Bu dünyadan bir Rukiye gelip geçmiştir. Ölüm hep ona selam vermiştir. Ama artık tanışma vaktidir. Yıl 2016, Anadolu’nun köylerinden biri. Bir Havva torunu daha doğup, yitmiştir burada.

‘Olanca gücüyle yüklendi. Tüm ağırlığını vererek omzundan bastırıp çökertti yere. Daha açılan açıldıkça irileşen, irileştikçe kanlanan gözleri, kızaran yüzüyle tanımadığı biriydi.’

‘Artık sesimi unuttum, dilimi yuttum. İki kulağım tetikte. Düşman rahat bırakmıyor. Sığınaktayım ve korkuyorum... Tek istediğim bir gece olsun baston sesiyle sıçramadan, korkmadan uyanmak.’

‘Düş düşü açıyor, tüm ülke vapura dönüşüyor, ebemkuşağına doğru ilerliyoruz...’

Bordo cüppesiyle ağır akıllı duran nikâh memuru, bizi dünya evine sokmaya sabırsızlanıyordu. Nişanlım ağır ağır kayıp, masanın altına gizlenmek üzereydi. O iri yarı adam ufalıp, küçücük kaldı...

Bugün bir başka dokunuşla yeniden can bulmuştu. Işıldamıştı günden güne solan gözleriyle küskün kalbi. Tıpkı sağaltım gördüğü başka hastanede tekerlekli sandalyede bir oğlanla bakıştıkları günkü gibi.

Yarın onlar da dönecekti. Evde kimse olmayacaktı. Falımdaki boş mezarı göreceklerdi ve onlar da değiştirilecekti. Bence birini öldüren herkes, bir başkasıyla değiştirilir.

Şehri binlerce gözde terk ettim. Büyük kemerin altından geçerken hepiniz ordaydınız. Kapılar ardımdan kapandığında hayatın tek bir andan ibaret olmadığını anlamıştım.

Yataktan kalkar kalmaz banyoya gitti. Çişini temiz kaba yaparken gülümsüyordu. Bir gün önce eczaneden aldığı testi paketinden çıkarttı... Ya sonra? Sonrası herkes için farklı...

Şimdi benim kızım kapalı bir odada adamın tekiyle uzun süre yalnız kalsa huylanırım, aynı adamla aynı odada bulunmak istemese orayı yıkarım, açıklamasını yapmaya mecalim yetmedi.

Onu son gördüğümüzde bir kâğıdın üstüne ev çiziyordu. O evin önünden sahile uzanan kısacık bir yol. Denizin üstünde bir kayık... Kayığın gölgesi dağınkine karışmış...

“Kızın gözleri belleğinden silinmişti. Bir bakışı kalmıştı geriye. Onu bir kez daha görse tanımazdı. O an çoktan geçip gitmiş; geçmişin derinliklerinde puslanmaktayken; bugün neden anımsıyordu?”

Küçük bir kız çocuğunun öyküsü bu. Yasemin Yazıcı’nın kaleminden hayatın acımasızlığı ile çok erken tanışan bir çocuğun öyküsü…

‘Her yeni güne sevgiye başlarsın, annem sen benim yanıma kalansın...’ başımı yavaşça önüme eğdim ve bunca kalabalığa rağmen, yüreğimin sızlayan yanını kendimle baş başa bıraktım.

Bir kadın kir izlerini üstünde taşımaktan kirleniyorsa, yaşadığı şeyin ne olduğunun önemi yoktu. Yüzündeki iz, kolundaki geçmeyen yaralar, uykusuz gözlerinin dipler, konuşuyordu onun yerine...

Aynur öfkeden kulaklarına kadar kızarmış, terden avuçları bile ıslak. Ellerinin titremesi yüzünden her iplik kopuşunda zıvanadan çıkıyor. Gücü tükendi, yoruldu, usandı...

“Kaç kere söyledi oysa! Sıkı sıkı tembihledi. ‘Bu saatlerde arama! Çok yoğun oluyor, Akif Abi kızıyor. İnadına mı yapıyor ne! Ardı ardına çaldırıyor telefonu. Belki de önemli bir şey olmuştur!”

Başlarındakine yol veriyor kapının ağzında durarak. “Yakın” diye bağıran bir ses duyuluyor arkalardan “Yakın hepsini” Başlarındaki arkasına dönüp sesin geldiği yöne doğru gülümsüyor.

Her geldiğimde önüme en az iki çeşit hamur işi koyuyorsunuz. Eviniz her daim derli toplu, makyajınız, saçınız yerli yerinde. Ben bundan böyle evimi sizin evleriniz kadar temiz tutmaya uğraşmayacağım.

“Seni yeterince aşağıladığına inandığında öldürecek,” diye mırıldanan gölgemin sesi duyuluyor. Dehşetle bunun bir öngörü değil gerçek olduğunu fark ediyorum...

Editörden