İnsan, bir bütün olarak insan. Niçin böyle yaşıyoruz? Ve hatta niçin ölüyü kadınlar bekler bu memlekette? Nefes gider gitmez niye herkes hayatına devam eder? Nasıl edebilir?
Sennur Sezer 2017 Emek-Direniş Öykü ve Şiir Ödülleri’nde öykü dalında birinci olan bu öykü, bir kıymık gibi batıyor insanın yüreğine. Eline sağlık Şeyma Koç...
Basit biri olmak istiyorum, herhangi biri gibi… Fakat beynimdeki ses beni rahat bırakmıyor…
‘Ahh, Pakize ah, kafamda ne çok yer tutuyorsun! Ne çok sıfatın var. İçine su perisi kaçmış, cindilidir diyenler, kafadan kontak, tahtasız, yabani diyenler...’
Anita hamile olduğunu Luca’ya söylediğinde genç adam dondu kaldı. Ne mutluluk, ne üzüntü… Hesapta olmayan, planlanmamış bir şeydi bu. Bir bebek mi?
‘İbrahim’le yaşamanın işkenceye dönüştüğü şu günlerde ilginç bir şekilde ailesi ile geçen günlere özlem duymuyordu. Neden sonra şefkat görmemiş olmanın da şiddetin başka bir biçimi olduğunu anladı.’
‘Depo önceki zamanlarda geldiği depo değil gibiydi. Hangara saçılmış kasaların yerinde, kapakları açık tabutlar vardı. Göğüs kafesi daraldı…’
Yokuşu yarıladığında iş görüşmesinde giyilmemesi gereken ne varsa üstüne geçirdiğini fark etti. İş görüşmelerinde kabul edilebilirliğini azaltacak kıyafetleri tercih etmesinin nedeni vardı elbet...
“Annem kitap okumazdı. İşi, gücü temizlik. Bizi, iki kızını sevmeye vakti yoktu. Ev, onun komuta alanıydı. Her yana serdiği dantel örtüler milim yerinden oynayacak diye ödümüz kopardı.”
Mayıs mayıs bir sıcakta, duman duman bir telaşla akıp giderken, ansızın sıçrayıverdi kucağına düşenlerle. Taş, toprak olsa aldırmaz, böyle boş bulunmazdı. Eyvah, dedi titreyerek...
Keşke hep kara önlük olsaydım. Kısacık etekleriyle ip atlasalardı bahçelerde…
Hastanelerin bekleyiş sürgünleri kadınlar en çok. Hayatın gizli hemşireleri ve gerektiğinde açık bekçileri. Erkeklerin korkma haklarını en açık savundukları yer, korkmayı bir tek orada kabul ediyorlar
Postallar düşüyor aklıma, kara postallar, derisi çatlamış, çatlakların arasında kurumuş çamur ve pislikler. Bembeyaz halılara basıyorlar, halıda kocaman ayaklarının izleri...
‘İnsanın kendisi ile yüzleşmesi bu kadar kolay mı? Yüzleşmek için insanın karşısında onu zorlayan bir şey olmalı.’
‘Ev işlerinde yardım eder. Sen de rahat edersin. Zaten resmi nikah sende.’ O zaman gelmişti aklına ‘Madem çok istiyorsun, tek şartım var. Kızı üniversiteye göndereceksin.’ Sessizliğinle yola getirdin.
Bütün gününü yalnız başına yolun kenarındaki küçük çadırında, geceyi de kızlarını ve eşini beklerken geçiren Fatma teyzenin öyküsü...
Ağabeyim başka bir zamana aitmiş gibi duruyordu yanı başımızda. Kaç başka zaman yaşamışız bizim evde. Kaç dil konuşuluyor, belli değil. Annem hâlâ soğanı kısık ateşte kavuruyordu...
Hayat sonunda yolunu değiştirmiş, farklı bir tarafa akmaya başlamıştı. Tarihini de kaderini de kendisi yazacaktı bundan sonra. Yalnızlığını sonlandıran bir yoldaş bulmuş gibi, sıcacık hissediyordu.
Kendini beş gündür ahıra kapatılmış bir inek gibi hissediyordu. Çok dövülmüş, vücudunda sigara söndürülüp defalarca çatal batırılmış sonra da günlerce kilit altında tutulmuş bir inek…
Okurumuz Heidi Korkmaz'ın koronavirüs sürecinde ölen bir annenin kızları üzerindeki etkisini kaleme alan öyküsü: Zamansız ölüm.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















