Mağdur yasasından maraz doğmadan....
Yasa yapmak yetmez, ‘çok yasa çıkarmış olmakla’ övünmek yetmez! Biz kadınlar göstermelik yasaların kadınları korumadığını, yasalarda yer alan hakları fiili olarak kullanamadığımızı yaşayarak görüyoruz

AKP, 15 yıllık iktidarı boyunca kadın düşmanı politikalar uyguladı. Muhafazakar-neoliberal politikalarının hedefe ulaşması bakımından kadına biçilen görev/misyon her vesile ile dillendirildi, tartıştırıldı. Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’ın Ensar Vakfının genel kurulunda söylediği “sosyal ve kültürel iktidarı sağlamak” için, kadınların, onlara tarif edilen yerde, tarif edilen şekilde durmaları gerekiyordu. Devlet tüm kurumlarını seferber ederek, kadının, aile içine sıkışan, şiddete boyun eğen, itaat eden, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan bir konumda kalmasını sağlamaya çalıştı.
AKP kadınları eşitsizliğe mahkûm eden bu yolu döşerken, amacına hizmet edecek uygulamaları ve düzenlemeleri de peyderpey önümüze çıkardı. Üstelik bunları genellikle kadınların lehine olduğu propagandasıyla sundu. Peki, şiddet, istihdam ya da aile hukukuyla ilgili kadınlar lehine yapıldığı iddia edilen onca düzenlemeye, imzalamakla övünülüp durulan uluslararası sözleşmelere rağmen neden kadınların hayatlarında ibre huzur, güven ve eşitlikten yana dönmüş değil? Çünkü AKP’nin hedefleri ile kadınların beklenti, talep ve isteklerinin ibresi aynı yöne bakmıyor, aynı yolu göstermiyor.
Tıpkı gündemimize gireli çok olmayan Mağdur Hakları Yasa Tasarısı gibi. Yazımızda “mağduriyet” söylemiyle önümüze getirilen bu tasarının, çeşitli maddelerinin kadınların hayati sorunları açısından ne ifade ettiğini ortaya koyacağız.

TASARIYA BOŞANMA KOMİSYONU’NUN RUHU SİNMİŞ
Böyle bir yasa hazırlanmasına neden gerek görülmüş? Tasarının gerekçesinde bunu şöyle açıklamış iktidar: “Uluslararası sözleşmelere uygun bir biçimde, uygun bir yardım modeli ile çeşitli suçların mağdurlarına yardım yapılmasına yönelik bir sistem getirilmesi, kadına yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin uluslararası sözleşmelerin zorunlu kıldığı uygulamaların yapılması, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun önerilerinin gereğinin yerine getirilmesi.” Yani suç mağdurlarına tanınan haklara, onlara sağlanan hizmetlere, yardımlara ilişkin kuralları, yetki ve sorumlulukları düzenlemek...
Ama yasanın bütününe baktığımızda görüyoruz ki hükümetin amacı mağduriyetlerin doğmasını engellemek değil; tersine kendi politikaları nedeniyle daha da sarsıcı ve acı bir şekilde büyüyen mağduriyetleri “gideriyormuş” gibi yapmak. Araya serpiştirilen birkaç olumlu madde ile makulleştirilmeye çalışılan bu tasarının ruhuna, Boşanma Komisyonu’nun ruhu hakim.

KADIN= KIRILGAN GRUP
Mağdur Hakları Yasa Tasarısında mağdur, “suç nedeniyle fiziksel, zihinsel, ruhsal veya ekonomik olarak doğrudan zarar gören kişi” olarak tanımlanıyor. Bunun dışında bir de ‘kırılgan grup’ diye bir tanım yapılıyor; cinsel suç, aile içi şiddet, terör, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçu mağdurları ile çocuk, kadın, yaşlı ve engelliler bu gruba dahil edilmiş. Tek başına bu tanım bile aslında yasa hakkında bir fikir vermeye yeterli. Çünkü bu tanımla, kadına yönelik şiddet sadece aile içi şiddet üzerinden yasa kapsamına alınıyor. Kadına yönelik şiddeti toplumsal bir sorun olarak ve bir bütün olarak ele alınmıyor, ‘şiddet dolayısıyla oluşan mağduriyetin’ temel nedenlerinden biri olan eşitsizliğe ilişkin tek bir değinmede dahi bulunulmuyor. Güya İstanbul Sözleşmesinin gereklerini yerine getirmek için böyle bir yasa çıkarılıyor, ama sözleşmenin en temel zemini olan ‘eşitlik’ vurgusu ‘mağduriyet’lerin altında kalıyor.
Kadınların ‘kırılgan grup’ olarak tanımlanması, aslında eşitsizliklerin, şiddetin, yaşanan sorunların “fıtrat” nedeniyle yaşandığı algısını pekiştiriyor. Üstelik, şiddeti ‘aile içi şiddetle’ sınırlamak, çözümü de aile içi ile sınırlamak anlamına geliyor. Her seferinde ‘bizim hedefimiz aileyi korumak’ cümlesiyle temcit pilavı gibi önümüze çıkarıp durdukları anlayışın sonucu bu. Şiddetin kadın-erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu görmezden gelen bir Mağdur Hakları Yasası’nın şiddet karşısında kadınları güçlendirmesi, şiddetin önünü alması mümkün olamaz.

DESTEKLERE ERİŞMEK DAHA DA ZORLAŞIYOR
Normalde mağdurların desteklere erişmesi kolaylaştırılmalı. Tasarıda ise tersine bu erişimi neredeyse imkansız hale getiren bir mantık var. Tasarıda mağdurların hizmetlerden, yardımlardan faydalanabilmesi için kolluğa, Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmaları gerektiği belirtiliyor ve belli kriterler getiriliyor. Söz konusu hak ve hizmetlerin öldürme, kasten yaralama, işkence, cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları için sağlanacağını düzenliyor.
Oysa şiddete uğrayan kadınların var olan yasal düzenlemelere göre korunması, tedavi ihtiyaçlarının karşılanması gibi hizmetlerde illa ki suç duyurusunda bulunmak gibi bir zorunluluk yok. 6284 sayılı yasaya göre Devlet, kadını ya da çocuğu hiçbir suç duyurusu söz konusu olmadan da ilk adımdan itibaren korumak ve tedavi hizmetlerini sunmak zorunda. Ama güya mağduriyetleri gidermek üzere hazırlanan bu tasarıyla, yasadaki bu hak tırpanlanmış oluyor.

HANGİ BAŞVURULAR ‘CİDDİ’ SAYILACAK?
Tasarıdaki olumlu olarak nitelenebilecek bazı düzenlemelerde ise yasanın gereklerini yerine getirecek görevlilere verilen takdir yetkisinin çok geniş tutulduğunu, uygulayıcıların inisiyatifine bırakıldığını görüyoruz. Ataerkil bakış açısının tüm mekanizmalarına sirayet ettiği bir devlet aygıtında, bu kadar geniş takdir yetkisi ve inisiyatif taşıyan görevlilerin, kadınların lehine adımlar atacağının garantisi ne olacak?
Örneğin tasarının “korunma hakkını” düzenleyen 5. maddesinde “Eğer mağdur ya da mağdurun ailesi, birlikte yaşadığı kişiler başvurursa, ve de bu başvuru ‘ciddi’ bulunursa, suçun tekrarlanmaması için ya da başka bir suçun işlenmemesi için kolluk birimleri gerekli tedbirleri alır” deniyor.
Peki, nedir ‘talebin ciddi bulunmasının’ kriteri? Biliyoruz ki kadınların maruz kaldığı tehditlerin dikkate alınmadığı, ‘bir şey olmaz’ denilerek evlerine geri gönderildiği, hatta polislerin yanı başlarındaki şiddet vakalarına hiçbir müdahalede bulunmadığı ve sonuçta kadınların hayatına kast edildiği pek çok olay yaşandı. Şimdi siz takdirin kadının lehine uygulanması zorunluluğunu ortaya koymadan ‘takdir senin ey görevli’ derseniz ne olur?

‘MAĞDUR BABALAR’ YİNE KARŞIMIZDA
Tasarının en dikkat çeken maddelerinden biri de boşanma/ayrılma süreçlerinden sonra yaşanan “çocuk teslimi ve çocukla kişisel ilişki kurulmasına dair hizmetler” başlığı altında yapılan düzenleme. Bu maddenin gerekçesi Boşanma Komisyonu raporundan besleniyor. AKP’nin Aile Bakanlarının dönem dönem “şiddet gören erkeklerin de korunması bizim görevimiz” dediğini biliyoruz. Bu zihniyeti, kadına yönelik erkek şiddetini muğlaklaştıran tasarının, çocuklarını görmekte zorluk çektiğini söyleyen bir grup erkeği ‘mağdur’ olarak önümüze koymasında görüyoruz. Biliyoruz ki kadınlar, içine düştükleri şiddet sarmalından binbir zorlukla kurtulduktan sonra, çocuğu ile yeni bir yaşam kurmaya çalışır, bunu her vesile ile engellemeye çalışan erkekle temas noktalarını da sıfırlamayı ister. Çoğu kez çocuk, erkek açısından kadına karşı duygusal bir koz olarak kullanılır ve kadının bir şekilde “kutsal aile”ye dönüşünün teminatı olarak görülür.
Tasarı bu haliyle şiddete uğrayan kadınla şiddet uygulayan erkeği sürekli yüz yüze getirecek ve yeni şiddet ortamlarının yaratılmasına vesile olacak düzenlemeler içeriyor. Mevcut uygulama babaların çocukla kişisel ilişki kurması konusunda şöyle bir yöntem izliyor: Eğer anne mahkeme ilamları ve tedbir kararlarını uygulamıyorsa o zaman baba icra yoluyla çocuğun kendisine gösterilmesini sağlıyor. Bu, öncelikli olarak çocukların zararına bir yöntem ve çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor elbette. Ama tasarı güya buna çözüm iddiası taşımasına karşın, başka sorunları ortaya çıkarıyor; kadının yeniden şiddetle karşı karşıya kalması ihtimalini güçlendiriyor. Tasarıda diyor ki “Teslim yükümlüsüyle irtibat kurarak belirlenen gün ve saatte kararda belirtilen koşullarda, herhangi bir işlem veya ihtara gerek kalmaksızın çocuğun bulunduğu adreste, müdürlükte veya belirlenen başka bir yerde karşı tarafa teslimini ister.” Bir kere şiddet riski olmasa dahi kadın boşandığı kişiyle yüzyüze gelmek istemeyebilir, bu dikkate alınmalı.
Çocuğun babaya tesliminin nasıl ve nerede olacağı konusunda takdir kadında olmalı ve çocuğun daha az yıpranacağı ve icra masraflarını da ortadan kaldıracak, tarafları karşı karşıya gelmek zorunda bırakmayan bir düzenleme yapılmalı. Madde taraflardan herhangi birinin karşı karşıya gelmeyi istememe hakkını “adlî destek uzmanı veya görevlendirilen memurun gerekli görmesi”ne bağlıyor. Zira velayetin babada olduğu durumlarda anneler, şiddet görme tehlikesi nedeniyle çocukları ile ilişki kuramayabiliyor. Kadın ve çocuğun güvenliğini önceleyen ve bu güvenliği sağlayacak mekanizmalar kurulmalı.

‘PARAN KADAR ŞİDDET UYGULAYABİLİRSİN’ Mİ DENİYOR?
Yasa tasarısı mağdur olanlara yapılacak yardımlar ve adalet arayışları sırasındaki giderler için her yıl Adalet Bakanlığı bütçesine ödenek konulacağını söylüyor. Ama ayrıca mağdurlara sağlanan maddi yardımlara destek olarak, mahkumiyetle sonuçlanan davalarda (çocuklar hariç) her hükümlüden katkı payı alınmasını da getiriyor.
Mağduriyete neden olan suçlulardan para tahsil etmek demek işlenen suçu bireysel özelliklere indirgemek demektir. Özellikle kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar suçları düşündüğümüzde, bu suçların toplumsal ve politik nedenlerine ilişkin bir bakış açısının olmadığı, devletin bu suçların önlenmesinde hiçbir sorumluluğu olmadığı fikrini ortaya koymaktadır. Şiddet gibi bir suç, sadece bireysel bir suç değildir. Toplumsal, kültürel, ekonomik, politik nedenleri vardır. Tam da bu yüzden devlet de sorumludur. Suçun failinden suçunun yarattığı sonuçlar açısından para tahsil edilmesi esasen “paran kadar hukuk” anlayışının da bir sonucu.