Eşitlik yoksa adalet olmaz!
Günlerdir süren adalet yürüyüşünün kadınlar için ne ifade ettiğini, kadınların adaletten payına ne düştüğünü, adalet sağlanırken eşitliğin önemini TKDF Başkanı Canan Güllü anlattı.

Kadınların hayatlarının kısıtlandığı, yargı kararlarının erkek egemen adalet çerçevesinde verildiği, iktidarın adaleti cinslerin sadece kendi arasındaki adalet olarak kurguladığı bir Türkiye’de bugün bir yürüyüşle adalet arayışına girildi. Kadınlı erkekli yollara düşen kendi adalet taleplerini dillendirdi. 

Özellikle son dönemlerde artan ve sıradanlaşan şiddet, kadınların gündelik hayatlarına daha çok müdahaleyi getiren cezasızlık, hem aile içinde hem de sokakta, dolmuşta, parkta, otobüste fütursuzca sergilenen erkek şiddeti, bütün bu artan şiddet karşısında failleri bırakalım cezalandırmayı hani neredeyse ödüllendiren yargı kararları kadınların “adaletten” ne kadar da çok alacaklı olduklarını gösteriyor.
Ama “adalet” denilince kadınların aklına gelen bir mesele daha var. O da son yıllarda özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin kadın politikalarının akıl hocası ve uygulayıcısı Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM’in dilinde doladığı “kadın-erkek eşitliği yoktur, olsa olsa adalet tesis edilebilir” fikri.
Kadınlar için adaletin gerçek karşılığı ne peki? Adalet nasıl mümkün olabilir? Eşitliğin olmadığı yerde adalet olabilir mi? Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü sorularımıza cevap verdi.

Kadınlara “adalet” dendiğinde ilk akıllara gelen her gün duyduğumuz taciz, tecavüz haberleri ve bu suçların faillerinin cezalandırılmaması, çocukların istismarcılarla evlendirilmesinin önünü açan düzenlemeler, Meclis Boşanma Komisyonu’nun kadınları erkeğe bağlayan ve neredeyse boşanmaları “yasak” hale getiren önerileri, yargı kararları oluyor. Liste kabarık. “Adalet” özellikle kadınların erişemediği bir şey gibi görünüyor. Siz kadınların adaletsizlik gündeminin bu kadar kalabalık olmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Aslında bunların hepsi kadına bakış açısındaki adaletsizlikten kaynaklanıyor.
Örneğin kürtajda benim bedenime müdahaleye bir başkası karar veriyor. Daha bu sabah bir kadın arkadaşım aradı, birlikteliğini sonlandırmış ve hamile. ‘Ne yapacağım’ diye yana yakıla bizi arıyor, ‘Bana yol gösterin’ diyor. Süreç geçmişse kürtaj yaptıramaz, çünkü devlet müsaade etmez, sıkıntılı bir süreçte olduğu için istemiyor çocuğu, devlete gitmesi de sıkıntılı. Yasada var olmasına rağmen fiili olarak yasak kürtaj. Burada bir adalet yok işte.
İstismar Yasası tecavüz önergesiyle gündeme gelmişti. 13 yaşındaki çocuğun 40-50-60 yaşındaki tecavüz eden adam ile evlendirilmesi... Burada var mı adalet, yine yok. Bütün sivil toplum örgütleri; ideolojisi, etnik, mezhepsel, kimliksel olarak düşünceleri farklı olan bütün kadın örgütleri büyük bir başarı sergiledi istismar önergesinde. Adalet, işte bu olayın gerçekleşmesidir.
Boşanma Komisyonunun 12 tane maddesi kadınları ilgilendiriyor. Sadece 1 tanesini değerlendirirsek, diyor ki, ‘Hafta içinde kadınlar karakollara gitmesinler, adliyeye gitsinler.’ Bu demektir ki ‘Kadınlar şiddete uğradığınız, istismar edildiğiniz evde kalın, oturun, nasılsa alıştınız dayak yemeye orada devam edin.’ Günde 500 tane insan adliyeye gitse ne olacak yargının iş yükü?
Adalet kelimesinin neyi ifade ettiğini çok iyi anlamak lazım; ‘insanca yaşamak’. Ben insanca yaşamak istiyorum. Ama bize dayatılan ‘Hayır sen insanca yaşamayacaksın, sen erkek egemen zihniyetin talepleri, beklentileri, istekleri doğrultusunda yaşayacaksın’. Biz bunu kabul etmiyoruz.



Son 3 yılı düşündüğümüzde hem AKP’nin hem de Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) kadınlar açısından “adalet” kavramını “eşitlik” kavramının yerine geçirmeye çalıştığını görüyoruz. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan kadınla erkeğin eşit fıtraten eşit olmadığını, kadınla erkek arasında ancak adaletin sağlanabileceğini söylüyor. KADEM eşitliğin batılı bir yanlış kavram olduğunu, kadınların “adalete” ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu biçimde ortaya konan ‘adalet’ ile kadınların asıl istediği ‘adalet’ arasındaki fark ne peki?
Kadın ve Demokrasi Derneğinin kadın hareketi içinde kadınlara dair söz söyleyebilmesi 3 yıldır gelişen bir durum. Ben 27 yıldır kadın mücadelesi içerisindeyim. Bizler için adalet, kadına adalet ya da sosyal adalet kavramlarının anlamı birbirinden çok farklı.
Son dönemde adaletin sağlanamaması ve kadınların daha fazla hak arayışına uzanması, hak talep etmesi galiba rahatsız etmiş olmalı ki uzun yıllar önce Vatikan’da konuşulmuş ve daha sonra rafa kaldırılmış ‘Eşitlik yok adalet var’ söylemi bugün gündemimize pompalanmaya çalışılıyor. Bu gerçekten yanlıştır. Kadınları erkeklerin iki dudağına, merhamet adaletine mahkum ederseniz her erkeğin vücudunda, ruhunda var olan merhametin uygulama alanlarıyla hepimiz o adaletten farklı nasipleniriz. Dolmuşta tokat atan beyefendinin bir cümlesiydi ‘İyi halli kadınlar’. Ne demek iyi halli kadınlar! Sen neye göre şekillendiriyorsun kadınları, biri iyi halliyi eteğinin boyunun uzun olması olarak görüyor, biri saçının renginin koyu olmasıyla görüyor, biri makyajının fazlalığıyla görüyor. Örneğin, sadece pembe vagonlara geldiğimiz süreci irdelediğimizde görüyoruz ki kadınların sokağa çıkması, gece bir yerlere gitmesi, çalışması, okula gitmesi, kendi tercih ettiği kişiyle evlenmesi, çalışma hayatının içinde yer alması gibi çok basit, birey olmanın getirdiği en temel hakların hedef alındığı durumlar var.
Oysa kuralları, çevreleri, sınırları belirlenmiş hukuki kuralları uygularsanız, hakları tesis ederseniz bütün kadınlar adaletten yararlanmış olur. Bunun için mücadele verdi kadın örgütleri.
Böyle bir adalet fikri ne sağlar? İnsanca yaşamak, doğru düzgün yaşamak, umutlu yaşamak, mutlu yaşamak, bindiğimiz dolmuşta tekme yememek, bindiğimiz otobüste tecavüz edilmemek, gecenin herhangi bir yarısı keyfi ya da zorunlu nedenlerle sokaktayken başımıza bir şeyin gelmemiş olması...