Urfa’nın muhafazakar, erkek egemen havası, organize sanayi bölgelerine doğru gidildikçe yerini devasa fabrikaların soğuk gri duvarlarına bırakıyor. Bu duvarların ardında sadece kumaşlar dikilmiyor; hayaller ve genç bir kadının özgürlük arayışı da o iğnelerin altında her gün yeniden şekilleniyor. 31 yaşındaki Mihriban, bu düzenin tam kalbinde kendini tekstil tozunun içinde bulmuş binlerce kadından biri.
Mihriban 31 yaşında. Onu diğer pek çok işçiden ayıran ama aslında Kürt illerinin acı bir gerçeği haline gelen bir detayı var; üniversite mezunu olması. Nişantaşı Üniversitesi Tıbbi Dokümantasyon Bölümünü bitirmiş, hayalleri olan bir genç kadın olarak okulundan mezun olmuş. Ancak diploması bölgedeki işsizlik duvarına çarpmış. İşsizlik engeli Mihriban’ı üniversiteden alıp Urfa’nın gürültülü tekstil fabrikalarına savurmuş.
Diplomadan güvenlik kartına, oradan makine başına
Mihriban’ın çalışma hayatı bir hayatta kalma mücadelesi gibi. Mezun olduktan sonra kendi alanında iş bulamayınca güvenlik kartı çıkarmış. Üç yıl boyunca bir tekstil fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışmış. Ancak orada yaşadığı anlaşmazlıklar ve müdür baskısı, onu bugün çalıştığı bant sisteminin içine, yani fabrika işçiliğine itmiş. “2019’dan beri bu tozun içindeyim” diyor Mihriban. Sesi hem yorgun hem de mağrur. “Önce güvenliktim, şimdi düz işçiyim. Urfa gibi yerde iş seçme şansınız yok. Hele ki eve ekmek getiren tek kişi sizseniz.”
Mihriban dört kardeşin en küçüğü. Ablaları evlenip evden ayrılınca yaşlı ve emekliliği olmayan anne-babasına bakmak ona düşmüş. Ne bir tarlaları var ne de bir dikili ağaçları... Tek gelirleri Mihriban’ın kazandığı ücret.
‘Fabrika kızı’ fabrika yolunda
Urfa’da kadın olmak zorken, işçi kadın olmak katmerli bir yük. Mihriban, sokaktaki bakışları ve o meşhur “fabrika kızı” tabirini anlatırken ses tonu değişiyor: “Burası muhafazakar bir yer. Fabrikada çalışan kadına neredeyse kötü gözle bakacaklar. ‘Fabrika kızı’ diyorlar ama bunu bir şarkıdaki gibi romantik değil, küçümsemek için söylüyorlar. Sanki fabrikada çalışmak çok kötü bir yola düşmekmiş gibi bir algı var. Ama bilmiyorlar ki biz burada onurumuzla, alnımızın teriyle ekmek kavgası veriyoruz.”
Mihriban, bu baskılara boyun eğmiyor. Aksine, fabrikada çalışmanın ona kazandırdığı öz güvenden bahsediyor. İlk işe girdiğinde içe kapanık, savunmasız bir genç kızken; şimdi haksızlığa karşı sesini yükselten bir kadına dönüşmüş. “Sustukça üzerimize geliyorlar. ‘Bu cahildir, bu konuşamaz’ diyorlar. Ama ben lafımı esirgemem. Kendimi ezdirmem” diyerek çalışma yaşamının onu nasıl çelikleştirdiğini vurguluyor.
Modern kölelik: Erkekle eşit iş, kadına sıfır taviz
Bölgedeki sömürü düzenini anlatırken sesi keskinleşiyor. İstanbul ile Urfa arasındaki o derin uçurumu; asgari ücretin bile altına düşen, fazla mesailerin verilmediğini, işçinin kendi parasını isterken dilenci durumuna düşürüldüğünü çıplaklığıyla seriyor önümüze: “Kendi emeğimizin karşılığını isterken bile eziliyoruz. Fabrikada kadın-erkek eşittir dedikleri tek yer, ağır işler! Erkeklerin yaptığı ütüyü bize yaptırıyorlar, koli taşıtıyorlar. Ama iş özel bir duruma, kadın olmaktan kaynaklı bir ihtiyaca gelince ‘taviz yok’ diyorlar. Ramazan ayındayız; evli kadın arkadaşlarım var. Akşam sekizde işten çıkıp eve gidip yemek yetiştirmeye çalışıyorlar. Onlara ‘bu kadındır, yorulur’ diyen bir tek amir yok.”
‘Evlenince hayatın mı kurtulacak?’
Mihriban’a yöneltilen toplumsal baskı sadece işiyle ilgili değil, medeni durumuyla da ilgili. 31 yaşında bekar olması, çevresinde bir sorun gibi görülüyor. Komşuların “Neden evlenmedin?” sorularına artık bağışıklık kazanmış. “Sanki evlenince hayatım kurtulacakmış gibi bir algı var. Hayır, kurtulmayacak. Ben bekar olmaktan mutluyum. Annem babam sağ olsun bu konuda beni zorlamıyor ama çevre... ‘Kaç yaşına geldin’ diye zorbalık yapıyorlar resmen. Evlenenler sanki çok mu dertten kurtulmuş?” diyerek gülümsüyor.
8 Mart’a giderken: Bizi görün, bizi anlayın
Sendika konusunda çok fazla bilgi sahibi olmadığını, çalıştığı yerlerde sendikanın hep korkutucu bir şey gibi anlatıldığını söylüyor Mihriban. Ancak araştırdıkça sendikanın bir hak arama kapısı olduğunu kavramış. Şu an çalıştığı fabrikada bir sendika olması ona biraz daha güven veriyor.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken Mihriban’ın talebi çok net: Görülmek ve insanca çalışmak. “Sadece bir gün değil, her gün özgür olmak istiyoruz. Kadınların iş hayatında bir tık daha öncelikli olması lazım. Çünkü yükümüz sadece fabrikada bitmiyor, eve gidince devam ediyor. Özel durumlarımızda, izin ihtiyaçlarımızda anlayış istiyoruz. Biz eşitlik derken hem işte hem de yaşamın içinde insanca bir muamele istiyoruz.”
Görsel: Midjourney
İlgili haberler
12 saatlik mesainin gölgesinde bir hayat: 'Robot muyuz biz?'
26 yaşındaki tekstil işçisi Ayşe ağır çalışma koşulları, düşük ücretlerle boğuşurken 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün asıl anlamının mücadelede olduğunu söylüyor.
Tekstil işçisi kadınlar: Ezilmek için dünyaya geldik gibi hissediyorum
Dudullu OSB’de çalışan tekstil işçisi kadınlarla görüşüyoruz. Çocuğunu üniversiteye gönderemeyen, bebeğini düşürdükten 3 gün sonra işe çağrılan kadınlar ‘Bıçak kemiğe dayandı’ diyor.
Uğur Tekstil işçisi kadınlar: Biz haklıyız, onlar değil!
Sendikalaştıkları için işten atılan Uğur Tekstil işçisi iki kadın yazdıkları mektuplarla seslendi: Haksızlığa uğrayan biziz, yasaları çiğneyen patron. Karşımızda bu kadar jandarma, polis neden var!
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























