Esenyurt’ta bir suriye
Yerinden, yurdundan edilmiş, travmatik süreçler yaşamış, özgürlükleri elinden alınmış, sığındıkları ülkede insan haklarından yoksun bir şekilde yaşam mücadelesi veren, ötekileştirilen mülteciler...

6 yıl önce başlayan iç savaştan kaçan 3 buçuk milyonun üzerindeki Suriyeli mülteci Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Sığınmacıların kitleler halinde akın ettiği Türkiye’nin uzun vadede bir arada yaşayacağımız mültecilere dair uyumlaştırma politikası olmadı çünkü 2011 yılında savaş başladığında savaşın kısa sürede sonuç bulacağı düşünülüyordu. Tam da bu sebeple ilk etapta Suriyeli mültecilere geçici korunma sağlandı. Savaş uzun sürdü ve ülkemize geçici olarak sığınan mülteciler kalıcı bir göçmen nüfusuna dönüştü. Bu süreçte kuşkusuz her iki toplumun da beklentileri dikkate alınmalıydı, dikkate almadığımız meseleler bizi ardı arkası kesilmeyen bir çok sorunla yüzleşmek zorunda bıraktı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik şartları düşündüğümüzde milyonlarca mülteci ile bir arada yaşayabilmenin koşulları nasıl gerçekleşecekti?
Uzun ve sancılı geçen 6 yılda Suriyeli mültecilerin yaşadıkları sıkıntılar her geçen gün artıyor. Ülkemizde mültecilere dair oluşan nefret iklimi devletin uyumlaştırma politikasında ciddi sıkıntılarının olduğunun göstergesi.
Bugün, 3 buçuk milyonun üzerinde mültecinin maruz kaldığı emek sömürüsü, cinsel istismar, ayrımcılık, çalışma koşullarının yoksunluğu, sağlık, barınma, eğitim koşullarının yetersizliği gibi çok sayıda problemi, onların yaşadıkları deneyimlere bakarak tahlil etmek gerek.

GEÇMİŞ GÜZEL GÜNLERİ BUGÜNE TAŞIMAK
“Göç sadece geride bir şeyler bırakıp denizler aşmak, yabancılar arasında yaşamak değil aynı zamanda dünyanın anlamını yerle bir etmek, en sonunda da insanın kendisini saçma bir dünyaya bırakması demektir.”
Tam da John Berger’in söylediği gibi, savaşın ve zulmün içerisinden hayatta kalmayı başarabilmiş, artık yerli biri olmuş memleketini, yurdunu geride bırakan göçmenlerin gittikleri ülkelerde karşıladıkları tam olarak saçma, katlanılması zor şeylerdi…
Bir süredir Esenyurt’da yaşayan Suriyeli mültecilerin yaşam mücadelesi sürecine tanıklık ediyoruz. Özellikle ucuz iş gücü olarak çalışan, kadın ve çocukların hayat hikayelerini, çalışma koşullarını araştıran bir saha çalışması yürüttük ve bir belgesel film çekmeye başladık. Esenyurt hızla gelişen sanayisiyle birlikte Suriyeli mülteciler için önemli iş imkanı olan semtlerden birisi haline gelmiş. Çok sayıda mülteci buraya yerleşmiş, sonra akrabalarının, komşularının gelmesine vesile olmuş hatta kendi mahallerini bile kurmuşlar. Suriye mahallesi; müzikleri, yemekleri sokağın rengiyle adeta Suriye’nin zihinlerdeki güzel günleri hatırlatan bir mahalle…
Yerinden, yurdundan edilmiş, çok ağır travmatik süreçler yaşamış, özgürlükleri elinden alınmış, sığındıkları ülkede insan hakları koşullarından yoksun bir şekilde yaşam mücadelesi veren, ötekileştirilen mültecilerin gözünden birkaç tanıklık hikayesini aktaracağız.
Savaşın en ağır yükünü sırtlanan, acılarını içinde yaşamayı tercih eden, ailesi ve evlatları için yılmadan mücadele eden göçmen kadınlar… Günde 20 lira karşılığında kağıt toplayan, tekstilde 12 saat çalışan, hayata sıkı sıkı tutunmuş, iş sahibi olmuş, gözleri kocaman umutla bakan ve evlerine gittiğinizde size bol şekerli çay ikram eden, sıkıca sarılan, sarıldıkça yaraları hafifleyen kadınların hikayelerini...

DÖNMEK İSTİYORUM AMA SURİYE ESKİ SURİYE DEĞİL
Linda, merdiven altı bir tekstil atölyesinde çalışıyor. İş sahibi ve ustabaşı dışında atölyede çalışan 20 kadar işçinin tamamı Suriyeli. Çalışanların tamamı sigortasız ve kayıt dışı. Atölyede hareketli Arap müzikleri çalıyor, müziği ritmine göre iş performansları artıyor. Makineciler 1100 TL, ortacılar 600 TL ücret alıyor. Öğlen yemek saatinde herkes evine gidiyor çünkü yemek verilmiyor, evleri uzak olanlar ise atölyede kalıyor ve varsa bisküvi ile günü geçiştirmeye çalışıyor. Çalışma saatleri esnek ve maalesef çok uzun saatler çalışıyorlar. Linda, ortacı olduğu için 600TL ücret alıyor.
Atölyedeki diğer kadınlar kameraya konuşmaktan kaçınıyorlar ve kendilerince haklı sebepleri var, korkuyorlar… Linda, belki içlerinde en sakin en kendi halinde birisi.. Gözlerinde derin acı var. Bizimle konuşmak istiyor ve başlıyor hikayesini anlatmaya:
“Halep’ten kaçak yollarla Türkiye’ye geldik ve şimdilik İstanbul’da kalıyoruz. Suriye’de çalışmıyordum. Savaş çıkınca; işsizlik oluştu, gıda ihtiyacımızı karşılayamadık ve buraya geldik. Türkiye’de yaşayabilmek zor bir şey. Ev kirası pahalı, kimliğimiz yok. Bir şehirden başka bir şehre gidemiyoruz. Çocuklarımızı okula gönderemiyoruz. 4 çocuğum var. Oğlum 12, kızım 7, ikizler 6 yaşında. 12 yaşındaki oğlum çalışıyor. Eşim 1 gün çalışıyor 10 gün evde bekliyor. İnşaat işi çıkarsa ancak çalışabilir. Burada ne iş var ne de okul. Suriye’de çocuklarımız okula gidiyordu. Avrupa’ya gitmek istiyoruz. Orada çocuklarımız için okul var bir de yaşam buradan daha iyi. Burada çocuklarımız okula gitmek yerine çalışıyor. Hayat burada çok zor. Buradaki halkın bazıları iyi bazıları kötü. Açıkçası bize bazıları hiç yardımcı olmadı. Ev sahibi bizi her zaman tehdit ediyor, kirayı artırmak istiyor, bizi evden çıkarmak istiyor. Savaş bitince Suriye’ye dönmek isterim ama artık Suriye eski Suriye değil.”


BU FELAKETİN ÜSTÜNE BİR SU SERPİLSE...
Emine Muhammed Halepli. Burada 4 katlı, yıkık dökük, neredeyse savaştan kalma görünümü olan harabe bir evde yaşıyorlar. Bu binada 5 aile yaşıyor. 300 TL kira veriyorlar. Evin penceresi, suyu, elektriği yok. Hijyen koşullarından çok uzak mesela mutfak olmadığı için tuvalette bulaşıkları yıkıyorlar. Emine henüz 32 yaşında ve 5 tane çocuğu var. Çocuklarından İbrahim’in kalbi delik, tedavi ettiremiyorlar. İbrahim’in vücudu mosmor. Emine ve ailenin diğer üyeleri kağıt topluyorlar, günde 20 TL kadar kazanıyorlar. Çocuklar okula gidemiyor, sağlık ve beslenme koşullarından yoksun. Kısacası hayatları çok zor. Ama yine de umutlular çünkü bütün aile bir arada…
Emine kendi hayatına dair pek bir şey anlatmıyor aslında, zaten her şey ortada. Çoğunlukla çocuklarına dair oluyor söyledikleri:
“5 yıl oldu Türkiye’ye geleli. Bu evde her katta bir başka aile yaşıyor hepsi akrabamız. Oğlum İbrahim hasta, kalbi delik. Hastaneye götürdük, ameliyat yapamayız dediler, ilaç verdiler bize. İbrahim Suriye’de hasta oldu. Bir yaz ayında savaşın içinden kaçtık. Çocuklarımıza bir şey olmasın diye düştük yollara. Orada işlerimiz iyiydi, evimiz vardı, varlığımız vardı. Akrabalarımızla bir aradaydık. Burada herkes bir tarafa dağıldı. Bizim şehrimiz güzeldi. Bu savaş bir bitse, Allah bir su serpse bu felaketin üzerine biz tekrar evimize gitsek. Ülkemizin olmasını istiyoruz, dönüp gitmek istiyoruz. Çocuklarımız ve herkes için istiyoruz.”