Bütün bu yazılanlar ve yazılacak olanlar; doğum belgesi olmayanların, ölüm belgesi olmayanların, devletin kayıtlarında bile hiç var olmamış insanların kederli kaderi içindir.
Derdimi anlatırken, hayata dokunamamış bütün kadınların yazgısına sığınacağım. Vita yağ kutularına dizilmiş cam güzellerinin dizlerine başımı yaslayacağım. Çünkü hafıza, mezarı olmayanların son yurduymuş.
Doğduğum güne dair elimde yalnızca iki bilgi kırıntısı var.
Çok yağmur yağıyormuş o aralar.
Fasulyelerin derim zamanıymış (hasat zamanı). Anam beni bir haftalıkken derdiği fasulye destesinin altına koymuş.
Bu hikâyenin can alıcı yeri yine ben değilim. Mustafa Amcam, anama çok kızmış.
“Çağa çatlayacak, yılan sokacak.”
Yoksulluğun tam ortasına doğmuşum. Anamın yedinci yaşayan çocuğunun altıncısı olarak…
Benim bu şölen tadında doğumumdan üç yıl sonra kız kardeşim doğmuş.
Perihan.
Uzun saçlı bahar dalı.
Yaza varamadan kırılan bahar dalı.
Üç bahar, üç kış, iki buçuk yaz…
Buna ömür mü diyelim şimdi?
Perihan öldüğünde beş ya da altı yaşında olmalıyım.
Onun ölümünden bana, bir kardeşi kaybetmenin acısından çok, bir oda dolusu yazmalı kadının sessiz kalabalığı kaldı.
Gariptir…
Perihan’ın tutulmayan yası bugün benim yasım oldu.
Hatırlamak için çok yol yürüdüm, elli yaş eskittim.
Benim doğumum ne kadar kayıtsızsa, onun ölümü de o kadar yok sayıldı.
Sanki hiç yaşamamıştı.
Perihan vardı.
O bahçede kahkahalarla gülmüştü.
Birileri onu sevmişti.
Perihan’ım…
Kömür saçlı kelebeğim…
Ben doğduğum yılı bile bilmezken, Perihan’ın bir mezarı olmasını beklemek, doğduğum coğrafyada romantik bir hayalden başka bir şey sayılmıyor.
Bebekleri ardıç ağaçlarının altına gömerlerdi.
Büyüklerin cenazelerine benzemezdi bebek cenazeleri.
Evde musluğun patlaması ya da tandırın yıkılması nasıl hayatı kısa bir süre aksatıyorsa, bebek ölümü de öyle karşılanırdı.
Ne eksik ne fazla.
Bebekler ölürdü.
Perihan öldü…
Yazmalı kadınlar telaşsız, yaşsız bir araya gelir, küçücük bedenleri ardıç ağacının altına gömer, sonra hayat kaldığı yerden devam ederdi.
Perihan’ı da ardıcın dibine gömdüler.
Bazen hatırlamaya çalışıyorum.
Tam olarak neredeydi o ağaç?
Bulamıyorum.
Perihan’ı saklayan ardıç da kaybolmuş.
Yeryüzünde hiçbir iz bırakmadan gitmek düşüncesi, içimdeki en eski kırığı yeniden çatlatıyor.
O zamanlar cep aynaları vardı.
Her babanın, ütü yüzü görmemiş ceketinin iç cebinde küçük bir ayna bulunurdu.
Nefesi kesilen bebeğin ağzına tutulurdu.
Aynada küçücük bir buğu aranırdı.
Benim kasabamda yaşamak, bazen yalnızca bir cep aynasında beliren buğu kadardı.
Perihan üçüncü yazını göremedi. Ben fasulye destesinin altından sağ çıktım. Ama çocukluğum sağ çıkamadı.
Benim çocukluğum daha çok evin önünden akan dar su arkında kaldı.
Bahçenin başındaki salkım söğütte…
Ve dedemin tahta sandalyesinde…
Dedem hep orada otururdu.
Dünyada şefkat diye bir şey varsa, saçlarıma onun ellerinden aktı.
Abimin beni bir lastik top gibi oradan oraya savurduğu her gün, kaçıp sığındığım tek yer o dizlerin arasıydı.
Diğer torunlarına göstermediği sabrı, çocuklarına gösteremediği şefkati bana gösterirdi.
Dedem yüzyıldan çok yaşadı. Hani ayakta öldü derler ya… Öldüğü yıl bile ağaçlar dikti. O ağaçların can sularını verdim. Nazım, “Yaşadım.” demek için yetmişinde fidan dikmeyi kutsamıştı ya; benim dedem yüz yedi yaşında ağaçlar büyüttü.
Kahramanımdı.
Tütünden sararmış bıyıkları, o heybetli gövdesiyle eğilmeden, bükülmeden yaşadı.
Öyle de yumdu gözlerini.
At sırtında geçen ömrü…
Sevdiği kadınlar…
Anlattığı hikâyeler…
Dedem, en küçük torununu ardıç ağacına emanet ettiğinde yüz yaşındaydı.
Bugün mezarının başında, susuz bir coğrafyada bir türlü büyütemediğimiz ama her kuruduğunda yılmadan yeniden diktiğimiz bir ağaç var.
Umarım hâlâ o sandalyede Perihan’ın saçlarını okşuyordur.
Kırk yıllık kayıp bugün burnumun direğini sızlatıyor.
Burnu akan, üç tel saçı birbirine dolaşmış bir çocuğu kim sevsin?
Dedem beni severdi.
Hayatta bağışlayamadığım şeylerden biri de son nefesinde adımı sayıklayan dedemi görmeme izin vermemeleridir.
İnsan birçok şeyi affedebiliyor.
Yoksulluğu…
Dayağı…
Ölümü…
Ama vedalaşamamayı affedemiyor.
Ruhumdaki ilk çöküntü tam orada başladı.
Bebek ölümlerine gösterilen kayıtsızlığı, çocukların büyüklerine duyacağı yasa da yakıştırıyorlardı.
Benim tarihim, kitaplarda yazan savaşlardan çok önce dedemle başlıyor.
Perihan’ın eksik kalan ömrü hafızama emanet kaldı.
Belki de bu yüzden yazıyorum.
Resmî kayıtlarda olmayanların, mezarı olmayanların, mezarı olup fotoğrafı olmayanların, unutulmuş çocukların ve sesini hiç kimsenin duymadığı kadınların adını bir yere yazabilmek için.
Fotoğraf: OkorokovaNatalya-Getty Images / Canva Pro
İlgili haberler
GÜNÜN ÖYKÜSÜ: 13
Kulağına söylenmişti, bir gün bunun başına geleceği. Büyüdüğüne hem seviniyor hem de korkuyordu; lekelenen iç donuna bakarken. Koşar adım karlı avluyu geçti. “Ben kirlendim” dedi.
GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Zamansız ölüm
Okurumuz Heidi Korkmaz'ın koronavirüs sürecinde ölen bir annenin kızları üzerindeki etkisini kaleme alan öyküsü: Zamansız ölüm.
GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Korkmadan Uyanmak
‘Artık sesimi unuttum, dilimi yuttum. İki kulağım tetikte. Düşman rahat bırakmıyor. Sığınaktayım ve korkuyorum... Tek istediğim bir gece olsun baston sesiyle sıçramadan, korkmadan uyanmak.’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























