Bazen bir toplumsal gerçeği değiştirmek için gerçeği ortadan kaldırmak gerekmez; ona başka bir isim vermek yeterlidir.
Friedrich Dürrenmatt’ın Ziyaret oyununda ekonomik olarak çökmüş, yoksullaşmış bir kasabaya Clair adında zengin bir kadın gelir. Kasabaya büyük bir servet vadeder. Fakat bir şartı vardır: Yıllar önce kendisine haksızlık etmiş bir adam öldürülecektir. Kasabalılar önce bunu kabul etmez, öfkeyle karşı çıkar. İnsan hayatının parayla satın alınamayacağını, adaletin satılık olmadığını söylerler. Nihayetinde cinayet, cinayettir. Fakat yaşlı kadın acele etmez; kasaba halkını gelecekteki sahte bir refah ve mutlu hayat inancıyla baştan çıkarır. Kasaba halkı zamanla sistemli bir şekilde zengin yaşlı kadına borçlanır. Yaşlı zengin kadın, kasabanın tüm üretim araçlarını ve fabrikalarını satın alarak parayı mutlak bir iktidara dönüştürür. Sonunda kasabalılar başlangıçta reddettikleri cinayeti “adalet” adı altında kabul ederler. Oyunun çarpıcı yanı tam da burada ortaya çıkar: Gerçek değişmez; gerçekliğin adı değişir.
Bugün AKP iktidarının “ailem güvende” operasyonlarıyla yaptığı tam da böyle bir ters yüz etme.
Bakalım; gerçekten kim veya ne güvende?
Bir tarafta okulda açlıktan bayılan, kantindeki en ucuz yiyeceğe bile gücü yetmeyen yoksul halk çocukları, beslenme çantası boş kalan minik bedenler. Diğer tarafta halktan kısılan o kamu kaynaklarının, ihale çarklarıyla doğrudan sermayenin kasasına akıtıldığı şatafatlı bir lüks düzeni.
Bir tarafta kirasını, faturasını, çocuğunun okul masrafını denkleştirmeye çalışan, fabrikada öğle yemeğinde verilen meyveyi, ayranı akşam evde bekleyen çocuklarına götüren işçi kadınlar. Diğer tarafta halka "aile ve ahlak" vaazları verilirken, arka kapılardan milyonları borsaya yatırıp şaibeli hisselerle milyarlarca liralık fon vurgunu vuran, adı skandallara karışınca görevlerinden apar topar "affını isteyen" eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya gibiler…
Bir tarafta bir gecede milyarlık vergi borçları sıfırlanan, teşvikler, muafiyetler ve bedelsiz kamu kaynaklarıyla servetine servet katan dev holdingler. Diğer tarafta enflasyon karşısında eriyen asgari ücrete mahkum edilen, günde 12 saat parça başı sömürülen, insanca ücrete hasret bırakılan milyonlarca işçi.
Bir tarafta “kadın istihdamını artıracağız, güvenceli esneklik sunacağız” denilerek İşgücü Uyum Programı (İUP) kapsamında haftada üç gün, ayda 6 bin 800 liralık komik bir “harçlık” karşılığında okullarda köle gibi çalıştırılan, kişi başına on sınıf düşen, mesaisi bittiği halde okuldan çıkamayan, ücreti geciktiğinde ev sahibi kapıya dayanan temizlik işçisi kadınlar. Diğer tarafta “iş ve aile yaşam dengesi” yalanıyla kadınların anayasal, tam zamanlı, güvenceli ve sendikalı iş hakkını gasbedip; onları her an bir amirin iki dudağı arasından çıkacak karara, geçici sözleşmelere ve kreşsizliğe mahkum eden bu sömürü düzeni.
Bir tarafta kötü çalışma koşullarına, sefalet ücretlerine ve işten atmalara karşı her türlü tehdide rağmen büyük mücadelelerle sendikalaşan, bakanlıktan yetki belgesini alan ama patronların Kod 46 ahlaksızlığıyla, bitmek bilmeyen yetki davalarıyla anayasal toplu sözleşme hakkı gasp edilen Temel Conta, Digel Tekstil ve TKIS Blinds işçileri. Diğer tarafta “Batacağız, fabrikayı kapatırız” tehditleriyle toplu sözleşmeleri masada kilitleyen, grev kırıcılığı yapan, fabrikada ihtiyaç duyulan ya da yıldırılmak istenen işçilerin görev yerini zorla değiştirip ücretlerini el altından düşüren ve tüm bu pervasız hukuk tanımazlığı bütün bir Türkiye coğrafyasındaki havzalara bir virüs gibi yayan patronlar hukuku.
Sermayenin ihtiyaç duyduğu emek rejimi rotası: OVP
Saray bir yanda yeni orta vadeli programla emeği daha da ucuzlatacak, çalışma hayatını daha da esnekleştirecek düzeni büyütüyor; diğer yanda bu düzenin yaratacağı yoksulluğun, güvencesizliğin hesabı sorulmasın diye sahte düşmanlıklar üretiyor. Oysa kadınların, çocukların, işçilerin, gençlerin hayatında her geçen gün daha fazla güvencesizleştiren bir düzen kuruluyor.
Eylül ayında açıklanan 2027-2029 dönemine yönelik yeni orta vadeli program (OVP), sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ekonomiyi ve emek rejimini yeniden düzenlemenin çerçevesini ortaya koyuyor. “İş ve yatırım ortamının iyileştirilmesi” deniliyor; patronların maliyetini düşürecek, ücretleri baskılayacak politikalar büyütülüyor. “Kadın istihdamının artırılması” deniliyor; sendikalı, güvenceli ve eşit ücretli işler yerine aile yaşamına “uyum” adı altında daha fazla sömürü anlamına gelen esnek çalışma biçimleri öne çıkarılıyor. “Mesleki eğitim” deniliyor; çocuklar daha okul çağında iş yerlerinin çarkları arasında ezilmeye sürülüyor.

İsim değişikliği sadece örtü
Sermayenin yükü hafifletiliyor, işçi ve emekçi kadının yükü ağırlaştırılıyor. Üstelik bütün bunlar başka isimlerle anlatılıyor. Güvencesizlik “esneklik”, ucuz emek “istihdam”, bakım yükünün kamudan aileye aktarılması “aile sorumluluğu”, sermayenin korunması ise “iş ve yatırım ortamının iyileştirilmesi” oluyor. Gerçeklik değişmiyor; yalnızca ona verilen isim değişiyor. İşte bu tabloda evliliği ve doğurganlığı teşvik eden, aileyi toplumsal sorunların çözümünün merkezi haline getiren “aile 10 yılı” politikaları da OVP’nin yarattığı yükün nereye taşınacağını gösteriyor. Çünkü kapitalist toplumda aile, yalnızca özel hayatın alanı değil; çocukların büyütüldüğü, yaşlıya ve hastaya bakıldığı, emek gücünün her gün yeniden üretildiği toplumsal bir kurum.
Ücret yetmiyorsa aile tamamlasın. Kreş yoksa kadın baksın. Bakım hizmeti yoksa aile üstlensin. Sosyal destek yetmiyorsa kadın daha fazla çabalasın. Çünkü devletin ve sermayenin üstlenmek istemediği bu maliyet, kadınların emeğiyle kapatılıyor. Ama iktidarın hesabı yalnızca ekonomik değil. Çünkü bu politikalar daha fazla yoksulluk, daha fazla güvencesizlik ve daha fazla eşitsizlik yaratıyor. Ücretleri baskılanan, çalışma koşulları esnetilen, bakım yükü büyütülen kadınların; geleceği elinden alınan gençlerin; geçinemeyen işçilerin itirazı büyüyecek. İktidar da bunu görüyor. Ekonomik programı uygulamakla yetinmiyor; bu programın yaratacağı tepkiyi yönetmek için siyasal ve toplumsal bir zemin kuruyor. Baskıyı artırıyor, örgütlenme alanlarını daraltıyor, muhalif basını susturmak istiyor, sokağı yasaklıyor, itiraz edeni hedef gösteriyor. Toplumun farklı kesimlerini birbirinin karşısına dikerek biriken öfkenin gerçek adresine yönelmesini engellemeye çalışıyor. Bu yüzden o öfkenin karşısına şimdi “aileyi”, “genel ahlakı”, “müstehcenliği” çıkarıyorlar. LGBTİ’ler tam da burada hedefe konuluyor. Aile on yılı ve nüfus politikalarıyla ilişkilendirdikleri operasyonlarla “ailem güvende” diyerek toplumun bir kesimini hedef gösteriyor, nefret suçlarının önü açılıyor; LGBTİ’ler hedef gösterilerek yaşam ve sağlık hakkına, örgütlenme hakkına, haber alma hakkına, düşünce özgürlüğüne saldırıyorlar. T24’ün kapatılması, sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleri halkın doğrudan haber alma hakkına bir saldırı anlamına geliyor.
Yani mesele ailenin değil, OVP’nin güvenliği. Sermayenin kârının, patronların ucuz işgücünün güvenliği. Saray rejiminin güvenliği. Çünkü mesele gerçekten çocukların, kadınların ve ailelerin güvenliği olsaydı, önce onların hayatını güvencesizleştiren koşullar ortadan kaldırılırdı. Yoksulluğu büyüten, kamusal hizmetleri daraltan, kadınları ekonomik bağımlılığa iten politikalar yerine; insanca yaşamı mümkün kılan politikalar uygulanırdı. Vergilerimiz sermayeye aktarılırken milyonlarca insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum edilmezdi. Çocuklar iş cinayetlerinde yaşamını yitirmez, okullar güvensizliğin ve yoksulluğun mekanına dönüşmez, kadınlar evde, iş yerinde ve sokakta şiddet karşısında yalnız bırakılmazdı.
‘Ne güvendesi?’
Her ne kadar LGBTİ’ler üzerinden yürütülen bu ayrıştırma emekçi halk nezdinde kimi şekillerde karşılık bulsa da operasyonun adının “ailem güvende” olarak seçilmesi sokakta büyük bir “Ne güvendesi?” tepkisiyle karşılaşıyor. Çünkü kadınlar ne çocuklarının ne kendilerinin yaşadıkları koşullarda hiçbir yerde güvende olmadığını çok net biliyor. Çünkü kadınların ekonomik bağımsızlığını, boşanma sonrası yaşam güvencesini hedefe koyan yeni yasal hazırlıklar var. Bir süre geri çekilen nafaka ve aile arabuluculuğu yönelik değişiklikler, Resmi Gazete’de yayımlanan ve Medeni Kanun’un "süresiz nafaka" ibaresini iptal eden Anayasa Mahkemesi kararı ile dünden çok daha büyük ve yakıcı bir tehlike olarak masada duruyor.
Saldırılar tüm halka mücadeleleri birleştirelim
Kış kapıya dayanırken enflasyon da geçim maliyeti de artıyor, yoksulluk derinleşiyor. Üstelik artık yalnızca ücretin ne kadar olduğuna bakmak da yetmiyor. Çünkü gerçek ücretler; elimize geçen para ile o paranın karşılığında alabildiğimiz gıda, barınma, eğitim ve sağlık hizmetleri arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor. Dolayısıyla asgari ücretin insanca yaşayacak seviyeye çıkarılması mücadelesinin vergide adalet mücadelesiyle birleştirilmesi de önümüzde duruyor.
Kadının yoksulluğu ile güvencesizliği aynı düzenin ürünü. Ekonomik bağımlılık ile kadına yönelik şiddet arasında, kreş hakkı ile kadınların özgürlüğü arasında, nafaka hakkı ile boşanma sonrası yaşam güvencesi arasında bağ var. Bu yüzden 25 Kasım’a giderken kadınlar olarak bulunduğumuz her yerde bu bağı kurmak zorundayız.
Giderek büyüyen ve büyüyecek olan yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı örgütlenmek, kamusal kreş ve bakım hizmetleri için mücadele etmek, kadınların ekonomik ve hukuki güvencelerini birbirinden ayırmadan savunmak zorundayız. Nafaka hakkına ve medeni haklara yönelik saldırılara karşı, kadına yönelik şiddete, kadın cinayetlerine ve cezasızlığa karşı mücadeleyi esnek çalışmaya, ucuz işçiliğe, düşük ücretlere karşı, LGBTİ’lere saldırılara karşı mücadeleyle birleşmek zorundayız. Başta yaşam hakkımız olmak üzere örgütlenme, haber alma ve ifade hakkımıza sahip çıkmak zorundayız. Çünkü bu sistematik güvencesizliğe karşı, tek güvencemiz mücadelemiz.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
İlgili haberler
Unutmayacağız, affetmeyeceğiz…
10 Ekim 2015 günü gerçekleştirilen katliam AKP’lilerin bizzat ifade ettiği ‘400 vekili verin bu iş huzur içinde çözülsün, kaos mu istiyorsunuz buyurun size kaos’ sözlerinin gerçekleşmiş hali oldu.
Beyaz tülbentlerin yası: Kürt’ün bir mezarı bile yok
Kürt halkı yas hakkını bile direnerek ve bedel ödeyerek elde etmeye çalışırken, anaların beyaz tülbentlerinden süzülen barış çağrısı, bu ülkenin aydınlık geleceği için tutunabileceğimiz yegane umuttur
Eğitimde sorunlar büyürken çözüm turnikeye sıkıştı
Mehmet Akif Ersoy İlkokulunda turnike ve bileklik için velilerden 500 ila 2 bin lira arasında para istenirken, ödeme yapamayan çocukların okula alınmama korkusuyla yaşadığı panik, içler acısı...
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























