Unutmayacağız, affetmeyeceğiz…
10 Ekim 2015 günü gerçekleştirilen katliam AKP’lilerin bizzat ifade ettiği ‘400 vekili verin bu iş huzur içinde çözülsün, kaos mu istiyorsunuz buyurun size kaos’ sözlerinin gerçekleşmiş hali oldu.

‘Ailem Güvende’ ismi konulan operasyonlarla LGBTİ örgütü temsilcilerinin, LGBTİ’lerin ev baskınları ile gözaltına alındığı, müstehcenlik ve dernekler kanuna muhalefet suçlaması ile akıllara zarar tutuklamaların yaşandığı günlerde yazılıyor bu yazı.
Kimsenin kendini güvende hissetmediği ülkede, bu operasyon başlığı çok manidardı gerçekten. “Aileleri güvende tutacağız” diye yapılan operasyon, kimsenin güvende olmadığını daha da gözümüze soktu sanki. MESEM’lerde ölen işçi çocuklar, okullarda açlıktan bayılan öğrenciler, her gün katledilen kadınlar, intihar eden emeklilerin ülkesinde güvende olan ve güvende hisseden kimse yoktu sonuç olarak. Hele de son fon skandalı bir tek Fatma Betül Kaya ve onun gibilerin ailelerinin güvende olduğunu cümle aleme gösterdi sanki.
İktidarı güvende tutmak, değişmesini engellemek, siyasal iktidarın temel düsturu bir süredir. Bir süredir her şey bunun için yapılıyor. Açıkça ifade de ediliyor kaldı ki. Seçimleri kaybetmiş bir iktidar seçim sonuçlarını kabul etmiyor ve bu nedenle de kendilerini ve iktidarlarını güvende tutmak için tüm ülkeyi güvensizliğe terk ediyor. 
Nasıl geldi bu ülke sahi bu noktaya? Nerede başladı bu görece burjuva demokrasisinin en temel ve en göstermelik unsuru olan seçimleri tanınmama aşaması? Öyle ya bu ülkedeki iktidarların AKP dahil demokrasiye dair en sık tekrarları sandık olmuştu öteden beri. “Sandık karar verir, sandıktan ne çıkarsa kabuldür” ve işçi emekçilere de siyasete katılımın tek yöntemi olarak da bu sunulmuştur her zaman. Zamanı gelince sandığa gidip oy verirsin ve senin seçtiklerin senin adına ülkeyi yönetir. 
Bunu anlayabilmek için. AKP’nin çoğunluğu kaybettiği 2015 yılı haziran seçimlerine gitmeliyiz. O zamanki sisteme göre tek başına hükümet kurabilecek oyu alamayan siyasal iktidar, koalisyon kurulmasını engelleyip, yeniden seçim kararı alarak süreci başlatmıştı. Kendisinin kaybettiği seçimi tanımayan bir iktidar vardı artık karşımızda.
Sadece seçimi yenilemekle kalmadılar. Seçimin sonucunu da garantilemek istediler ve bunun için kendi ifadeleri ile kaos ve kargaşaya ihtiyaçları vardı ve tam da bu noktada ülkenin en büyük kitlesel katliamları yaşandı. 
10 Ekim 2015 günü tam da bunun adıdır. İki seçim arasında yeniden başlayan/başlatılan savaş ve çatışma sürecinin son bulması talebiyle barış, özgürlük ve demokrasi mitingi yapmak isteyen on binlerce kişinin arasında patlayan iki canlı bomba ülkenin en büyük katliamını gerçekleştirdi. 103 kişi hayatını yitirdi, 500’den fazla insan yaralandı. Binlerce kişi tanıklık etti, binlerce kişi ölümün kıyısından döndü. 
10 Ekim 2015 günü gerçekleştirilen katliam AKP’lilerin bizzat ifade ettiği “400 vekili verin bu iş huzur içinde çözülsün, kaos mu istiyorsunuz buyurun size kaos” sözlerinin gerçekleşmiş hali oldu. 
Nitekim dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu katliamın arkasından anket yaparak oylarının artmış olduğunu açıkça ifade ederek 2015 kasım seçimlerine bu katliam ile gidildiğini tartışmasız ortaya koymuştu. 
Evet 2015 kasım seçimlerine bu katliamın arkasından gitti ülke. Bu katliamın izi ile seçime giden ve iktidarı kaybetmemek için neleri göze aldığını açıkça göstermiş olan AKP, iktidarı geri aldı. Kaybedilmiş seçim bu şekilde kazanılmış oldu.
Ülkenin sonrası da adım adım bugün yaşadıklarımıza geldi. Bir süre sonra geçilen tek adam rejimi demokrasinin, insan haklarının, örgütlenmenin yok edilmek istendiği bir sistem olarak hâlâ varlığını bir biçimde sürdürmeye çalışıyor. 
Derinleşen ekonomik kriz, ülkede eşi benzeri görülmeyen geniş yoksulluğa dönüşürken, grevlerin yasaklanması, örgütlenme önündeki engellerle işçi ve emekçilerin tepkisi durdurulmaya çalışıldı. Kadınlar ve çocuklar şiddet sarmalı altında yaşama mücadelesi verirken, güvenli bir gelecek gençler için hayal bile edilemez hale geldi. 
Bu tablo giderek meşruiyetini yitiren iktidarın seçimleri kaybetmesi anlamına gelirken, iktidar kaybedilen seçimleri tanımadığı sürece devam etti. Yenilgi kabul edilmeyince İBB seçimleri yenilendi. Arkasından 2024 yerel seçimlerinde ülke genelinde iktidar kaybedildi. Belediye başkanlarının tutuklandığı süreç başladı arkasından. Belediyelerin önce kayyım arkasından da satın alınan meclis üyeleri ile el değiştirdiği, iktidarın bu şekilde tesis edildiği dönemi yaşıyoruz şimdi. 
2015 yılında 10 Ekim Ankara Katliamı ülkenin bu içinden geçtiği güncelle ilgili tam olarak. O günle birlikte bugünün ülkesi adım adım örülürken, 10 Ekim için adalet talebi ve yargılama süreci de tam bu bağlamla birlikte yürütülmeye çalışıldı.
Ülkenin toplamına bakarak adalet talep etti davayı takip edenler. Çocuklarını, eşlerini, sevgililerini, yoldaşlarını kaybetmiş olanlar, yaralananlar, tanıklık edenler, emek demokrasi güçleri davanın peşini hiç bırakmadı. 
10 Ekim Ankara Katliamı için adalet sadece IŞİD’lilerden ibaret bir cezalandırma ile yetinmemek anlamına geliyordu. Siyasiler dahil katliamın tüm sorumlularının yargılanması adalet sözcüğünün karşılığı idi. IŞİD’in örgütlenmesine engel olmayanlar, sanıkları yakalamayanlar, katliam planı engellenebilecekken engellemeyenler, sınırları IŞİD kontrolünde bırakanlar, miting için gerekli önlemleri almayanlar, istihbaratları gizleyip gerekli önlemlerin alınmasına engel olanlar ve seçim kazananlar, oylarının bu sayede arttığını ilan edenler…   
11 yıl aynı zamanda yargının iktidarın devamını sağlama aracına dönüştüğü sürece de denk geldi. İktidarın doğrudan bir kurumuna dönüşmüş olan yargı mekanizması 10 Ekim Ankara Katliamı yargılamasının saydığımız tüm sorumlularına gitmesine engel olurken, IŞİD’in insanlığa karşı suç işleyen bir örgüt olduğunu da kabul etmedi. İktidarın “öfkeli çocuklar” tarifi yıllar geçse de varlığını sürdürüyordu. 
Ama geçen yıllar ne katliamı unutturdu ne de ülkeyi bugüne getiren sürecin başlangıcı olduğunu. Barış için bir araya gelenleri, katledilenleri unutmadık. Adlarına parklar yapıldı ülkenin dört bir yanında, kütüphaneler açıldı; ülkenin barış, emek ve özgürlük mücadelesinin simgeleri olarak hafızalarımızdalar. 
Israrla süren ve halen devam eden hukuk mücadelesi yargılama sürecinin kamusallaşmasını sağlarken, duruşma salonlarını aşan bir adalet çığlığı yükselmeye devam ediyor. Çünkü biliyoruz ki; 10 Ekim 2015 günü için süren adalet mücadelesi, ülkenin bugünü için de adalet, demokrasi ve özgürlük demek… 

Fotoğraf: Evrensel




Editörden