Beyaz tülbentlerin yası: Kürt’ün bir mezarı bile yok
Kürt halkı yas hakkını bile direnerek ve bedel ödeyerek elde etmeye çalışırken, anaların beyaz tülbentlerinden süzülen barış çağrısı, bu ülkenin aydınlık geleceği için tutunabileceğimiz yegane umuttur

Ömrü hayatımda unutmadığım ve sanırım hiçbirimizin unutamayacağı o vahim olaylardan biri olarak kalacak Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenaze törenine yapılan saldırı. Eski HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, annesi yaşamını yitirdiğinde cezaevindeydi. Bir evladın, annesine karşı son görevini yerine getirme hakkı bile bin bir zorlukla, cezaevinden özel izinlerle ve Ankara İncek Mezarlığına ancak akşam saatlerinde, karanlıkta getirilmesiyle lütfedilmişti.
Cemevindeki Alevi dedesi, “Karanlıkta gömmeyelim, inancımıza uygun değil” dese de aile belki de o topraklarda yaşanacakları önceden hissetmişçesine “Defnedelim, bekletmeyelim” demişti. Ancak o defin işlemi, bir kişinin provokasyonuyla başlayıp hızla organize bir ırkçı saldırıya dönüştü. Onlarca kişinin toplanıp “Çıkın oradan. Ermeni gömdürmeyiz, Alevi gömdürmeyiz. Terörist gömdürmeyiz” nidaları eşliğinde bir cenazeyi, bir anneyi topraktan çıkartmaya cüret ettiği o karanlık gece, sadece bir ailenin değil; bir halkın hafızasına kazındı. Hatun Tuğluk’un cenazesi o topraktan çıkarıldı ve Dersim’e, kendi yurduna defnedilmek zorunda kalındı.
Tüm bu yaşananlardan sonra Aysel Tuğluk’un rahatsızlığı hızla ilerledi. Zihni, bu devasa kötülükle baş edebilmek için belki de kendini usulca kapattı. Gözünün önünde annesinin bedeninin topraktan çıkarılması gibi ağır, taşınması imkansız bir travmayı unutmanın, o acıyla hayatta kalabilmenin belki de tek yoluydu hafızayı silmek. O gece bize, bu coğrafyanın en çıplak, en acımasız gerçeklerinden birini bir kez daha haykırmıştı: Kürt’ün bir mezarı bile yoktu.

Mezarsızlığın ve yasın coğrafyası

Sadece Hatun anne değildi toprağa, yasa ve hürmete hasret bırakılan. Bu devlet, bir anneye yıllarca aradığı evladının naaşını, kemiklerini bir kargo kutusu içinde teslim etti. Bir başka anne, kızı Cemile'nin cenazesi sokağa çıkma yasaklarında sıcaktan çürümesin diye, o bedeni günlerce derin dondurucuda saklamak zorunda kaldı. Roboskî’de aileler, evlatlarının bombalarla parçalanmış bedenlerini karların arasından kendi elleriyle, katır sırtlarında topladılar.
Ankara Garı’nda, barış halayına durmuş bedenlerin, cenazelerin üzerine gaz bombaları atıldı. Hacı Lokman Birlik’in cansız bedeni bir panzerin arkasına bağlanıp sokaklarda küfürler eşliğinde sürüklendi. Ekin Van’ın işkence ile katledilmiş, çırılçıplak soyulmuş bedeninin görüntüleri sosyal medyada eril bir zafermiş gibi teşhir edildi. Sadece diriye değil, ölüye de tahammül yoktu; Bingöl, Diyarbakır, Van ve Hakkari’deki mezarlıklar başta olmak üzere birçok mezarlık tahrip edildi, mezar taşları yerlerinden sökülüp kırıldı, kemikler mezarlardan çıkartılıp kimsesizler mezarlıklarındaki kaldırımların altına gömüldü. Bu gözler daha neler görmedi, bu kulaklar anaların daha hangi feryatlarına sağır bırakılmadı ki...

Bir direniş biçimi olarak ortak yas

Kürt siyasal hareketinin “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırdığı dönemle birlikte, çatışmalarda yaşamını yitirenlerin kimlikleri tek tek ailelerine bildirildiğinde, yasın şekli de değişti. Diyarbakır’da başlatılan üç günlük taziye çadırları ve anma törenleri, kısa sürede pek çok kente yayılarak devasa bir toplumsal yas ve dayanışma alanına dönüştü.
Analar, kardeşler, eşler, kadınlar acılarını kendi evlerinin kuytularında değil, bir arada yaşadı, gözyaşlarını birbirlerinin omzuna dökerek iyileşmeye çalıştılar. Devlet aklı, bu ortak yasa yer yer müdahale etmeye çalışsa, o kitleselliğin gücünden ve birleştiriciliğinden korksa da anaların beyaz tülbentleriyle evlatlarının fotoğraflarını taşıdığı o kalabalık görüntülere engel olamadı. Yas tutmak, Kürt kadınları için artık bir mücadele biçimiydi. Çocuklarının bir mezar taşı olmasa da, kemiklerini dahi göremeseler de acının ortaklaştığı o çadırlarda birbirlerinden güç alıyorlardı. Yas, direnişe can suyu oluyordu.

Hakikat, yüzleşme ve barışın toplumsallaşması…

Çok acı çekti Kürt halkı. Dağa giden çocukları nedeniyle ailelerin evleri basıldı, işkencelerden geçirildiler, faili meçhul cinayetlerin karanlığında yitip gittiler. Geride ise hep gözü yaşlı analar kaldı. Çocuklarını ölü ya da diri bekleyen, hiç değilse bir kemik parçasına, başında dua okuyabileceği, çiçeğini sulayabileceği bir toprağa razı edilen analar... Ve bunca zulme rağmen, o anaların dillerinden dökülen tek bir sözcük vardı inatla: Barış.
Bugün geldiğimiz noktada Kürt anaların çocuklarının mezar yerini bilmek istemesi, evlatları için bir mezar talep etmesi ve yasını özgürce tutabilmesi, barışın bu topraklarda yeşerebilmesi için hayati bir adımdır. Ancak sadece bu adım yetmez. Gerçek ve kalıcı bir barış, ancak hakikatlerin ortaya çıkarılması ve yaşanan bu ağır ihlallerle yüzleşilmesiyle mümkündür. Barışın toplumsallaşması, bir halkın acısının diğer halk tarafından hissedilmesiyle başlar. Bugün Kürt halkı yas hakkını bile direnerek ve bedel ödeyerek elde etmeye çalışırken, anaların beyaz tülbentlerinden süzülen barış çağrısı, bu ülkenin aydınlık geleceği için tutunabileceğimiz yegane umuttur. O umudu yaşatmak, cenazesi buzdolabında bekletilen çocuklara, kemiği kargoyla gönderilen evlatlara ve hafızasını yitirmeyi seçmek zorunda bırakılan Aysel Tuğluklara borcumuzdur.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden