Eziyetiyle emeğiyle: Kokina
Kokina çiçeği tezgahlarda yerini aldı. Peki bu çiçeğin güzel görüntüsünün ardındaki zorluğu biliyor musunuz? Roman kadınların emeğiyle tezgahlara gelen kokinayı Çiçekçi Selda anlatıyor.

Sadece yılbaşı arifesinde gördüğümüz, beyaz sicimle bir dikenli dala bağlanan kırmızı başlı kokinalar bin bir emekle çiçek tezgahlarında yerlerini alıyor. İsmi Rumca kırmızı anlamına gelen Kokina’ya buralarda Tavşanmemesi de deniliyor. Şans ve mutluluk getireceğine inanılan Kokinalar bir rivayete göre de solmadan yılbaşına kadar beklerse sizi ev sahibi bile yapıyor. Tek bir çiçek değil Kokinalar. Meyvesi ve yeşil dalları ayrı zahmetlerle toplanıyor. Sonra bir araya getiriliyor. Güzel görüntüsünün ardındaki zorlu emeği bu çiçeği tezgahlara getiren roman kadınlardan Selda anlatıyor.


‘ELLERİMİN HEPSİ YARA’
Yılbaşından 2 ay önce kırmızı meyveleri, 1 ay kala da dalları dağlardan, ormanlık alanlardan çalıları yara yara, elleri yırtıla yırtıla topladıklarından bahsediyor Çiçekçi Selda. Kırmızı meyvelerle dikenli dalları birbirine bağladıklarını ve bir demet oluşturduklarını anlatıyor. Ellerindeki yaralar hâlâ duruyor, yara bandı baş parmağında sarılı. Ellerini gösteriyor ve ekliyor, “Görüyorsunuz, binbir emekle toplanıyor bunlar ama satacağımız zaman 10 lirayı çok görüyorlar bize. Pahalı diyorlar. Bu kadar emeği, zorluğu görmüyorlar. Ellerimin hepsi yara. El demeye bin tane şahit lazım.”

HER KOKİNA SATAN ROMAN KADININ DERİN BİR HİKAYESİ VAR
41 yıldır Bağdat Caddesi üzerindeki Çiftehavuzlar semtinde tezgah başında 52 yaşındaki Selda. 7 yaşından beri çiçeğe çıkıyor. Okula hiç gitmemiş, zaten çocukluğunu yaşadığı da söylenemez. 13 yaşında evlenen Selda tüm neşesine ve enerjisine rağmen konu çocukluktan açılınca duygulanıyor. Çekinerek söylüyor çocuk yaşta evlendiğini, “14 yaşımda anne oldum. Daha ben çocukken çocuklarım oldu. Herkesin bir bebeği vardı ama bezden, benimki ettendi. Çocukluğumu yaşayamadım, çocuğumla yaşadım. Hiç kimseden yardım almadım yaşamım boyunca. Biri eşikte biri beşikteyken hep devam ettim burada çalışmaya. Bu yaşıma geldim hâlâ çalışıyorum. Affedersin değneğin neresinden tutarsan tut aynıyım. Bu kadar çalışmamızla ipin ucunu bir araya getiremiyoruz.”


5 tane çocuğu 10 tane torunu olan Selda’nın tüm hayatı bu tezgah başında geçmiş. Halkla iç içe. Sohbetimizin başından sonuna dek selam verenin ardı arkası kesilmiyor. Tezgahın önünden geçenlerle ayaküstü sohbetler boyna bölüyor konuşmamızı. Ama bu durumdan memnun, “Ben onların derdini dinliyorum onlar benimkileri dinliyor. Aile gibiyiz burada. Eee Çocukluğum, anneliğim, kaynanalığım hep burada geçti.”
Çocukluğunda yaşadığı zorlukları anlatmaya devam ediyor, “Çocukluk nedir bilmiyorum bilmediğim için şimdi torunlarımı yaşatmaya çalışıyorum. Çocuklarım benim çilemi gördü, o yüzden onları çocukken evlendirmek istemedim. Hayatlarını yaşasınlar dedim.”

ROMAN KADINLARIN YOKSULLUĞU...
Sabahın 7’sinde başlıyor mesai Selda için, akşam 9.30’a dek sürüyor. Boş zamanlarında ne yapıyorsun sorusuna “Ev işi” diye yanıt veriyor. Bir sosyal hayatı yok. “Hiçbir eğlencemiz yok. Benim hiçbir şeyim yok aslında. Ne sigorta, ne düzenli bir gelir, ne güvenceli bir gelecek...”
Birçok sağlık sorunu olan Selda, dizlerini sohbetin başından beri ovuşturuyor, “Dizlerim de sıvı varmış, ağrıyor hep. Kolumda yırtık var. Sağlık güvencem yok devlet hastanesine gitmek dert, özele para yetmiyor, böyle kaldık” diyor.
Kazancının da kâr getirmediğini anlatıyor bir yandan “Müşterilerim çok iyi. Çok samimiyiz. Aile gibiyiz burada. Ama kazancım o kadar iyi değil. Bugün varsa yarın yok. Bugün 20 lira kazandıysam benden zengini yok diyorum. Ama o da yok . Aldığını oraya buraya veriyorsun bitiyor eldeki.”

‘FAKİR YERİN DİBİNDE’
Oğlu ve eşi belediyede taşeron olarak çalışan Selda’ya taşeronda kadro vaadini sorunca dudak büküyor. İnanmıyor anlayacağınız. Umutsuz ama “Olsa ne güzel olur” demeyi ihmal etmiyor. Konu dönüp dolaşıp memleket meselesi olan yoksulluğa geliyor, “Bu yoksulluk zor bir şey. Çeken bilir. Eskiden iyi halli, orta halli bir de fakir vardı. Şimdi fakir hiç yok. Fakir yerin dibinde. Fakiri kimse görmüyor. Bir sinek, böcek gibi ayak altında eziliyor. Herhangi bir yardım alamadığım için okutamadım çocuklarımı. Devletten hiç yardım alamadım. Bir bardak su bile almadım. Ömrümde hayatımda bir kez başvurdum. Yıllar önce engelli oğlum 3. kattan düştü. Yardım istemeye gittim. Bir kartal arabamız var diye ‘Sana yardım yapamayız’ dediler. O çocuğumu nasıl büyüttüm? Buradaki halkımın yardımıyla, devletimin yardımıyla değil” diye isyan ediyor devletin kendilerini görmemesine.


‘ÜŞÜYORUM, AMA İŞ YAPARSAM ISINIYORUM’
Sabahtan beri bir çalışma var yol ortasında ses en yüksek seviyede, biz sese rağmen sohbete dalmışken yoldan geçen Aysel abla “Kazıyorlar yeri durmadan, ne yapıyorlar burada böyle” diye soruyor mahallenin çiçekçisi Selda ablaya. “Elektrik çalışması” diyor Selda abla. Aysel ablada bir şaşkınlık “Ay benim elektriğim ondan mı kesik!” Selda abla buranın piri gibi. Tezgah önünden geçenlerin selamı, sohbeti eksik olmuyor.
Tezgahtaki tüm Kokinoları kendisi yapan Selda ablaya tüm gün burada üşüyüp üşümediğini soruyorum. “Üşüyorum. Ama iş yaparsam ısınıyorum” diye cevap veriyor. Alışmışsındır artık dediğimde “Yok alışamadım” diyor. “Alışmak diye bir şey yok. Eğer sen üşüyorsan ben de üşüyorum. Sen ısınırsan ben de ısınırım” diyor ve üşümemek için kazaklarını gösteriyor, “Üst üste giyiniyoruz annem üşümemek için.”
Daha önce bir kentsel dönüşümle evlerinden olan Selda abla insanların geçim sıkıntısı geçirmesinden dolayı kendilerinin de geçinemediklerini söylüyor, “Para olmayınca millette bizde de iş olmuyor. Asgari ücret yetmiyor insanlara. Çiçek yenilecek, içilecek bir şey değil. Gelen müşterimin keyfi olacak ki benden çiçek alsın. İnsanlar mutlu mu, keyifli mi diye sorarsan mutlu değiller, insanımızda sefa arama!”