Yoğun koşuşturmanın, bitmek bilmeyen ev işlerinin, üstümüze düşen ağır bir bomba misali ekonomik zorlukların arasından çıkıp, ‘’Ekmek ve Gül’’de buluşmaya gelen bütün kadınlara kocaman bir merhaba!
Oldukça hızlı ilerleyen dünya gündemi, evlerimize kadar giren ’’savaş’’ korkusu, kurduğumuz her sofrada ‘’Yarın da koyabilecek miyim?’’ dediğimiz ekmek telaşı, hele de bayram zamanı nasıl yordu bizi, öyle değil mi? Sofra demişken; tatili fırsat bilip çıktığımız Anadolu yolculuğunda tattığım her şeyi sizlerle paylaşmak isterim.
Anadolu deyince ilkokuldan beri kalıplaşmış cümle gelir ya hemen aklımıza: Tahıl ambarı… İşte o tahıl ambarının; çilenin, emeğin ve kadim bir sabrın ete kemiğe bürünmüş halini görürsünüz Anadolu kadınında. Kimi hırçın, kimi yumuşak başlı dağların arasından süzülüp giden yolları, yüzyılların türkülerini çala çala süpürürler burada. Sonra da dağların arasından süzülüp gelen ırmaklar tek tek toplanır avuçlarında. Karşılarına gelen her şeyi yıkayıp temizleyip, öyle sunarlar size avuçlarında. Karadeniz’de fındık olur, Ege’de incir, Akdeniz’de turunç, Marmara’da ayçiçeği…
Dağların arasında bir yuva
Keşfedilmeyi bekleyen nice güzel illerimizden biri, Tokat ili. Etrafını saran dağların ovaların içinde saklanmış bir inci kolye sanki. Bizi kapıda karşılayan Gönül Hanım, bu kolyenin merkez taşı. Maviye boyalı, tüm gün güneşle sohbet eden huzur dolu evi, 13 tane kedisi, iki tavuğu ve güzeller güzeli köpeği "Yünlü" ile yaptığı "Hoş geldiniz" seremonisi inanılmazdı. Kedilerinin hepsini aynı adla çağırmakta: Cangül… Cangüllerin en irisi, Yünlü’nün göğsünün altında yaşıyor. Evet evet, insan insana özlemini çektiğimiz bu komün hayatı onlar yıllardır yaşıyor. Bir tabaktan beslenip, birbirlerini ısıtıp, Gönül Hanım’a dünyanın değerli hazinesini sunuyorlar: Koşulsuz sevgi.
80 yaşındaki Gönül Hanım’ın kurduğu bu muhteşem ailenin fertlerine elbette bahçesini ve serasını eklemeyi unutmayalım. Tabii bir de onu anneden ileri gören Gülten’i de… Coşkulu ses tonu, kaçamak bakışlarla kendini tanıtması Gülten’i hepimiz için ilgi odağı yapmayı başarmıştı. Ne yüzündeki derin çizgiler, ne bükülmüş beli onun içindeki kıpır kıpır kız çocuğunu saklayamıyordu. Gönül Hanım’ın özenle kurduğu sofrayı dikkatle izliyor, daha fazla yememiz için ha bire ısrar ediyordu.
Ağlamanın kavgada yeri yok
Orta halli bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmiş Gülten. İlkokulu bitirmesi gereken yaşta birinci sınıfa yazdırmışlar onu. Nedenini sorduğumda, ’’Kız kısmısı ya ere gidecek ya yara. Onun için bizde okula gittin mi, adını yazdın mı tamam. Artık everme vaktidir’’ diye yanıtlıyor. Oldukça hareketli, içi içine sığmayan bir çocukluk geçirmiş Gülten. Rakibi erkek arkadaşları olsa bile ne kavgadan korkarmış ne dayaktan. Hatta, sınıfa yeni gelen arkadaşı Mehtap’ı korumayı tereddütsüz üstlenmiş. Sabah arkadaşını evinden alır, bütün gün gözcülük eder, onu akran zorbalığından korur, akşam da evine bırakırmış. Tokat’a tayinle gelen memur bir çiftin kızıymış Mehtap. Gözleri ışıldayarak gururla lafını bağlıyor Gülten: "Annesi bana güzel elbiseler verirdi. Kızından hiç ayırmazdı." En sevdiği anısı, beslenme teneffüsünde Mehtap’ın annesinin hazırladığı yiyecekleri yedikleri zamanlarmış. Hele de o gün simit varsa heybelerinde...
Yıl sonuna doğru, okullar kapanmaya kalmadan görücü gelmiş Gülten’e. "İşte bu senin kocan" dedikleri adam 35'inde, Gülten ise henüz 12'sinde. Uzak bir köye gelin gitmiş sonrasında. Kocası, Gülten’in adet görmesini tam bir yıl beklemiş. Gülten bunu anlatırken elleriyle yüzünü kapatıyor. "Adamın iyiliğini inkar etmem" diye de ekliyor sözlerine. Peş peşe doğurduğu iki oğluyla, kalabalık bir ailede devam etmiş hayat kavgası. Yine bir bayram sabahı, gittikleri çarşıda gördüğü simitçiye doğru yaklaşmış Ayşe. Çocukluğundan kopup gelen rüzgarı koklamış özlemle. Derken adını koyamadığı, ilk kez yaşadığı bir hisle dolmuş içi. "Her şey üç beş günde bitti. Aynı filmlerdeki gibi kandırdı götürdü beni" diye anlatıyor gerisini.
İstanbul’da emekçi bir semtte devam ediyor Gülten’in hikayesi. Ne resmi nikaha layık görülmüş; ne de çocuklarına kavuşmaya. Her şey yabancı üstelik. Onu kaçırıp getiren, her akşam ona şiddet uygulayan adam da yabancı, her sabah gözünü açtığı tek göz gecekondu da. Ona tek tanıdık gelen ise yanında taşıdığı, ağlamaktan çürüttüğü yastığı.
Gülten, ağlamanın kavgada yeri olmadığına kanaat getirmiş sonra. Komşu kadınlar gibi o da ev emekçisi olmaya karar vermiş. Kocasının, üstüne getirdiği kumaya ve şiddete rağmen bırakmamış işini. Tek kurtuluşun, ayakları üstünde durmak ve kendi emeğini kazanmak olduğunu biliyormuş çünkü. Gülten, mücadeleyle geçen 25 yılın sonunda Tokat’a geri gelmeyi başarmış. Okul sıralarında Mehtap ile kurduğu dayanışmayı, İstanbul’da kendisi gibi emekçi kadınlarla büyütmenin; şimdilerde Gönül Hanımla sürdürmenin haklı gururuyla gülümsüyor bize. Hem de hiç yitirmediği dirençle..
İyi ki seni tanımışız Gülten.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















