Sermaye iktidarı açısından görece güçlü bir muhalefet gösteren işçi, emekçi ve öğrenci kadınlar; üniversitelerde, iş yerlerinde ve bulundukları mahallelerde yaşadıkları sorunlara, yoksulluğa, iktidar eliyle palazlanan şiddete, güvencesizliğe, savaş politikalarına ve halkın tüm demokratik haklarına yönelik saldırılara karşı tepki göstermeyi çeşitli zorluklar ve eksikliklere rağmen sürdürüyor. Özellikle şiddet ve cinayetlerin artması, iktidarın cezasızlık politikalarının ve kadınların yaşam haklarını korumamaya yönelik tutumunun son dönemde daha açık biçimde ortaya çıkması, kadınları iktidar ve onun politikalarından uzaklaştırıyor. Hâl böyleyken kadınların var olan tepkisini iktidarın lehine örgütlemeye çalışan ve son dönemde daha görünür hâle gelen muhalif görünümlü çeşitli gruplarla karşılaşıyoruz.
Meydanlarda beliren milliyetçi izler
2024 yılında Ayşenur ve İkbal’in vahşice katledilmesinin ardından özellikle üniversitelerde kadın topluluklarının öncülüğünde kitlesel eylemler gerçekleşmişti. Bu protestolarda, ufak da olsa bazı gruplar tarafından “Jin, jiyan, azadi” sloganına karşı çeşitli tartışmalar yürütülmeye çalışılmıştı. Ancak kadınların kız kardeşleriyle dayanışma arzularının baskın geldiği bir ortamda bu tartışmalar o denli karşılık bulmadı. Ardından gelen 19 Mart sürecinde ise özellikle gençler arasında seküler milliyetçi eğilimler görünür olmaya başladı. Bu eğilim, Türkiye’de uzun süredir resmi olarak baskın olan İslamcı motiflerle süslenmiş milliyetçilik ve etnik/ırksal zemine dayanan radikal milliyetçiliğin ortaklığı dışında; bu milliyetçilikle de karakterize olmuş Saray iktidarının karşısında haklarını savunmak isteyen ancak gerek göçmen karşıtlığı gerek Kürt ulusuna yönelik devlet tarafından palazlanan düşmanlıktan etkilenen gençlerde görülüyordu. Bu süreçte ve sonrasında 8 Mart ve 25 Kasım meydanlarında kadınların dövizlerinde de bunun izlerini görmek mümkündü.
Böyle bir atmosferde, geçtiğimiz 8 Mart’ta İstiklal Kadın Hareketi Derneği İzmir merkezli olarak resmen kuruldu. Daha önce nasıl bir örgütlenme modeli kullandıklarını bilmiyoruz. Derneğin kendi internet sitesinde ise şu ifadeler yer alıyor: “Bölücü ve yabancı güdümlü yapılara karşı millî değerlere sahip çıkan cesur Türk kadınları olarak bir araya geldik... Türk kadını; tarih boyunca yalnızca evinin değil, vatanın da bekçisi olmuştur.” Aynı zamanda dernek başkanının da daha önce “kadınların güvenliği” söylemini kullanarak göçmen karşıtlığını körükleyen Zafer Partisi ile ilişkisi olduğu biliniyor.
Milli Kadın Hareketi de başlangıçta sözünü ettiğimiz eğilimlere yönelik hamle yapan gruplardan bir diğeri. Aslında Milli Kadın Hareketi, Mart 2024’te Aydınlık gazetesinde yayımlanan bir köşe yazısında şu sözlerle anlatılıyor: “Milli Kadın Hareketi, kadınlarımıza Batı’nın dayattığı her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel saldırılara, yaptırımlara karşı birlik çağrısıdır.” Aslında bu, Vatan Partisi ile ilişkili olan Cumhuriyet Kadınları Derneğinin birleşme çağrısını yaptığı bir hareket. Bu hareket, Cumhuriyet'in kadınlara kazandırdığı hakları korumak için bir araya geldiğini iddia etse de belli konularda iktidar yanlısı tutumunu gizleme ihtiyacı duymuyor.
Bu iki hareket de Türk kadınlarını “Batı” ya da “yabancı” dayatmalara karşı özüne dönmeye çağıran, “vatanın” da bu saldırılara karşı korunmasında kadınlara görev yükleyen bir noktada duruyor. Peki, bu yabancı dayatmalar ne, vatanı kime karşı korumayı amaçlıyorlar, bunu yapmak için pratikte ne yapıyorlar ve bunun kadınlarla ne ilgisi var?
Kadınların değil, ‘iç cephenin’ safında
Önce Milli Kadın Hareketi ile başlayalım. Milli Kadın Hareketinin çağrısını yapan Cumhuriyet Kadınları Derneği, uzun süredir işçi ve emekçi kadınların hak taleplerine karşı düşmanca bir tutum sergileyen iktidarla “iç cephe” fikrinde ortaklaştığını söylüyor. İktidarın iç cephe tartışmasının, Orta Doğu’daki paylaşım sürecinde, başta ABD olmak üzere emperyalistlerle kurduğu siyasal ve ekonomik ilişkiler devam ederken Türkiye içinde herhangi bir muhalif güce izin vermemenin sözdeki karşılığı olduğunu bugün daha net görebiliyoruz. Bu muhalif güçler ise yalnızca CHP, DEM Parti gibi siyasi partiler değil. Aslında işçi ve emekçilerin kendisinden oluşuyor. Milli güvenlik gerekçesiyle grevlerin yasaklandığı, kadınların boşanma hakkı gibi medeni haklarını savunmanın “Batı dayatması” olduğu bir ülkede iktidarın tartıştığı iç cephe, tüm işçi ve emekçi kadınların mücadelelerine karşı da kurulmuş bir ortaklık isteğini de ifade ediyor. Ve tam bağımsızlık, egemenlik, kadının gücü gibi sloganları öne çıkartmaya çalışan Milli Kadın Hareketi, işçi ve emekçi kadınları ve onların mücadelesini “düşman” olarak kodlayan bir iç cepheyi savunuyor. Kadınların binbir mücadele ile kazanmaya çalıştığı özgürlüğü ise Aydınlık gazetesinde yer aldığını bahsettiğimiz yazıda kadınların özgürleşme mücadelesini “kafes” olarak tanımlayarak bu kafesi parçalayacaklarını ilan ediyorlar.
İstiklal Kadın Hareketi ise alanlardaki saldırganlığı ile daha çok öne çıktı bu süreçte. 2026 8 Mart’ında alanlarında kendini göstermeye çalışan bu grubun ilk icraatlarından biri, İstanbul Kadın Platformunun düzenlediği 8 Mart eyleminde cinsiyetçi küfürler eşliğinde; güvenli bir yaşam, barış ve sömürüye karşı birlikte mücadele gibi ortak temalar etrafında bir araya gelen kadınlara saldırmak oldu. Sonraki süreçte ise hak mücadelesi için yan yana gelen yurttaşların buluştukları alanlara müdahale etmeyi ve provokasyon yaratmayı sürdürdüler. Ankara’da Doruk Madencilik’te çalışan maden işçilerinin eylemleri sırasında ve sonrasında Bağımsız Maden-İş’te örgütlü sendikacıları ve dayanışma için orada bulunan siyasi partileri, 1 Mayıs’ta Türkiye Komünist Partisinin eylemini ve son olarak da ODTÜ’deki Devrim Yürüyüşü’nü, öğrencileri, kadınları hedef göstermekten çekinmediler. Bu süreçte, kadınlar şiddete uğrarken ulaşamadığı, karakola gittiğinde eve gitmesini söyleyen polislerin, ne zaman gözaltı yapacağını dahi İstiklal Kadın Hareketinin sosyal medya hesabından öğrendik.
Bu grupların bugün ortaya koyduğu politik hat ise işçi, emekçi ve öğrenci kadınları kendi çıkarlarının tam tersine hareket edenlerle bir araya getirmeye; onları şiddet, yoksulluk, sömürü kafesine hapseden sermayenin politik hamlelerine ikna etmeye ve kendi mücadelesini, asıl bir arada hareket edebileceği kız kardeşlerini unutturmaya hizmet ediyor. Bu gruplar, “muhalif” görünse de işçi ve emekçi kadınların özgürlük mücadelesinin tam karşısında yer alıyor.
İşte bu yüzden bu dönemde, bizi birbirimize düşman etmeye çalışanların dayandıkları ayrılıklara değil; bizi ortaklaştıran taleplere, ortak çıkarlarımıza ve mücadele deneyimlerimize yaslanmak her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor.
Görsel: Canva pro
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















