Covid 19 pandemisi sonrası, dünyada emperyalist bloklar arasında derinleşen rekabet ve hegemonya savaşları dünyanın her yerinde patlak verdi. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa ve NATO açısından askeri harcamaların arşa çıkmasını, sosyal hakların bastırılmasını ve aşırı sağın yükselişini beraberinde örgütledi. “Geleneksel aile”, “mülteci düşmanlığı”, “İslamofobi” ve “LGBTİ düşmanlığı” devletler ve sermaye gruplarının müdahilliği ile örgütlendi.
Donald Trump’ın ABD’de yeniden başkan seçilmesi, Latin Amerika’da Javier Milei gibi isimlerin iktidara gelmesi ve Ortadoğu’da peş peşe patlak veren savaşlar... İşçi sınıfının örgütlenme açısından en güçsüz dönemlerinden birinde olmasıyla da birlikte harıl harıl örgütlenmeye çalışan aşırı sağcı- milliyetçi akımlar çeşitli hareketlere de el uzatmaya çalışıyor.
Tarihsel olarak aşırı sağ hareketler, erkek egemen ve erkek seçmen tabanına dayalı yapılar olarak tanımlanmıştır. Ancak güncel veriler, sağ partiler ile kadın seçmenler arasındaki mesafenin daraldığını ve daha da önemlisi, sağ hareketten kadınların taban örgütlenmelerinde ve dijital alanda etki yaratan birer özneye dönüştüğünü gösteriyor.
Avrupa’da Sara R. Farris gibi farklı sosyologların kavramsallaştırdığı "Femonasyonalizm" etrafında örgütlenen kadın hareketleri, kadın hakları söylemini araçsallaştırarak göçmen ve Müslüman karşıtı politikaları meşrulaştırmayı amaçlıyorlar.
Geçtiğimiz yıl boyunca, İngiltere'de mültecileri barındıran otellerin önünde gerçekleşen göçmen karşıtı eylemlerde kadınlar da dikkat çekiyordu. Parlak pembe giyinmiş yaşlı, orta yaş ve genç kadınlar toplanarak “İşgali durdurun” gibi sloganların yazılı olduğu pankartlar taşıdılar.
The Pink Ladies (Pembe kadınlar) adlı bu örgüt; göçmenlerin, Britanya'daki kadınların ve kız çocuklarının güvenliği için bir tehlike oluşturduğunu propaganda ediyorlar. The Pink Ladies ayrıca aşırı sağcı Reform UK partisiyle de yakından bağlantılı.
Femonasyonalist grupların ve fikirlerin etkili olduğu ülkeler arasında Portekiz, Danimarka ve Almanya da yer alıyor. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisine bağlı kadın grubu Lukreta, sosyal medya hesaplarında “geleneksel giyim moda ipuçları” ve yaşam tarzı içeriklerinin yanı sıra, göçün kadınlara yönelik “ithal şiddete” yol açtığı yönünde mesajlar paylaşıyor.
Peki, özellikle Avrupa gibi “medeniyet ve mücadele” kıtasında neden böyle bir kırılma yaşanıyor?
Sağcı kadın liderler furyası
Avrupa Politika Merkezi (European Policy Centre - EPC) tarafından yayımlanan "Kendine Ait Bir Oda Sadece Karşılayabileceğin Kadardır: Genç Kadınlar Neden Aşırı Sağa Kayıyor?" başlıklı güncel araştırma, kadınların sağa yönelimindeki maddi temelleri ortaya koyarken genç kadınların önceki jenerasyonlardan çok daha düşük alım gücü ve yüksek barınma maliyetleri ile boğuştuklarını ortaya seriyor. Aşırı sağ, ana akım partiler, bu ekonomik çöküşe karşı sahte bir "geçmişin refahı ve düzeni" vaadi sunarak bu sınıfsal öfkeyi örgütlüyor.
Sermayenin belirli fraksiyonları ve onun temsilcisi olan siyasetçiler, kadın seçmenleri konsolide etmek için bilinçli bir vitrin değişikliğine gidiyor. Marine Le Pen (Fransa), Giorgia Meloni (İtalya) veya Alice Weidel (Almanya) gibi kadın figürlerin parti liderliklerine taşınması, partilerin ırkçı ve faşizan imajlarını yumuşatarak kadınlara "bizden birisiniz" mesajı vermek için tasarlanmış bir araç olarak da kullanılıyor.
ABD’de ve Latin Amerika’da da sağ kadın hareketinin yükseldiğini gözlemlemek mümkün. Latin Amerika'da Javier Milei (Arjantin), Jair Bolsonaro (Brezilya), José Antonio Kast (Şili) ve Nayib Bukele (El Salvador) gibi figürlerin yükselişi, ABD'de Trump'ın başlattığı sağ popülist dalganın bölgedeki yansımaları. Bu isimlerin kadın hareketlerine ve haklarına yönelik sistematik saldırıları, "kültürel" veya "ahlaki" tartışmalar üzerine kurulu olmaktan ziyade, neoliberalizmin krizini aşmak için sermaye birikim modelini yeni biçimlerle aşmanın yollarını aramak üzere kurulu.
Latin Amerika’da sosyalizme karşı piyasacı kadın hareketi
Kendisini "anarko-kapitalist" olarak tanımlayan Javier Milei, göreve gelir gelmez devletin sosyal fonksiyonlarını hızla tasfiye etti. Bu tasfiyenin ilk ve en büyük hedeflerinden biri kadınlar oldu. Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığını kapattı ve şiddeti önleme programlarının bütçesini kesti. Javier Milei'nin etrafında örgütlenen, onun tarafından fonlandığını söyleyebileceğimiz yeni nesil sağcı kadınlar literatüre, “libertaryan feminizm” veya “sağcı feminizm” kavramlarını sokmaya başardı. Bu gruplar devletin sosyal yardım ve koruma programlarını reddeden bir "piyasa feminizmi" inşa etmeye çalışıyorlar.
ABD’de uç veren Hristiyan milliyetçiliği
ABD’de Trump’ın yeniden seçilmesi ile birlikte kadın hareketleri alanında yaşanan kutuplaşma son derece keskinleşmiştir. Avrupa’da göçmen karşıtlığı, Latin Amerika’da ise "sosyalizm karşıtlığı" üzerinden yükselen sağcı kadın hareketi, ABD’de doğrudan kültür savaşları ve geleneksel aile, Hristiyanlık ve kadın hareketine karşı ciddi online propaganda ile şekilleniyor.
Örneğin Trump'ın ilk döneminde muhafazakar yargıçları Yüksek Mahkeme'ye atamasıyla başlayan süreç, 2022'de Roe v. Wade (federal kürtaj hakkı) kararının iptal edilmesiyle sonuçlanmıştı. Trump'ın yeniden seçildiği dönemde, "Pro-Life" (Yaşam Yanlısı) olarak kendini adlandıran Hristiyan kadın hareketleri, kürtaj yasaklarını federal düzeye yaymak ve hatta doğum kontrol haplarını yasaklatmak için çalışıyor.
‘Milli beka’ kalkanı ardındaki gerçek
Neoliberalizmin yarattığı güvencesizlik ortamında, ana akım merkez ve liberal sol siyasetin işçi sınıfının sorunlarına yapısal çözümler sunamaması, kadınların bir kısmını kendilerine yegane koruyucu kabuk olarak sunulan "ulus", "din" ve "aile" üçgenine sığınmaya itiyor. Otoriterleşen, savaş sanayi ve yeni rekabet alanlarına akmak isteyen sermaye ve onun temsilcileri için de bunun iki yönlü bir getirisi var. Birincisi; toplumdaki hareketleri bölmek ve sınıfı hareketinin olası yükselişinin önüne geçmek. Yani işçi sınıfını cinsiyet, cinsel yönelim ve etnik köken üzerinden bölerek topyekun bir sınıf dayanışmasının önüne geçmek için bu muhafazakar kadın mobilizasyonunu destekleniyor. İkincisi ise kendisiyle aynı safta tutmaya ikna ettiği kadınları örgütlemek ve işçi sınıfının içinde örgütlenmek.
Bugün aşırı sağın "geleneksel aile" ve "milli beka" kalkanı ardında gizlediği sermaye sömürüsünü teşhir etmek önemli bir yerde duruyor. Küresel sermayenin çatlakları büyürken, bu krizleri faşizan ve kadın düşmanı bir restorasyonla onarmaya çalışan sağ dalgaya karşı yegane yolumuz, kadınların emeğini ve bedenini kapitalizmin tahakkümünden kurtaracak, fabrika ve mahallelerden küresel dayanışma ağlarına uzanan birleşik bir kadın mücadelesi ağını örmekten geçiyor.
Fotoğraf: thepinkladies.uk
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















