Kadınların vatanı, milleti, bayrağı
‘Vatan kadınların her odasına, her sokağına pasaportsuz ve rahatça girebildiği; yönettiği ve denetleyebildiği tertemiz, büyük evidir. O yuvayı emeğiyle, direnciyle kurmuştur, yine kurabilir.'

İnternet arama motoruna “Vatan nedir?” diye yazdığınızda yapay zeka teknolojisinin hazırladığı, aşağı yukarı şöyle bir cevap gelir önünüze: “Vatan bir milletin üzerinde bağımsız olarak yaşadığı, kültürünü oluşturduğu, sınırları belli toprak parçası, yurt ve memleket demektir. Sadece coğrafi bir toprak parçası değil manevi değerleri de içeren, kişinin doğup büyüdüğü veya ev olarak gördüğü yerdir.”

Yapay zekanın sayısız verinin içinden süzerek yaptığı bu kısa özetin içindeki her kavram ayrı bir tartışma konusudur. Kişinin doğup büyüdüğü ev ile onun ait olduğu “bir milletin bağımsız olarak yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası” arasındaki ilişki nasıl kurulur ve giderek bu bağ sayesinde o toprak parçası nasıl kutsallaştırılır sorusunun yanıtı da yoktur bu tarifte.

Resmi tarih yazımına göre Türkler Anadolu’ya 1071 yılında girdiler ve burayı yurt edindiler. Söylencenin yansıttığı, gerçeğin yalnızca bir parçasıydı. Anadolu o zamanlar çeşitli yurtluklara bölünmüş bir toprak parçasıydı. 1299’da kurulan Osmanlı İmparatorluğunun sarayında Anadolu halkları “etrakı bi idrak” yani idraksiz Türkler olarak aşağılanıyordu. Bugün Türklerin soy ağacına haşmetiyle yerleştirilen Osmanlı, kendisini Türk olarak adlandırmıyordu. Fetihler çağında, bir kavimden İmparatorluk yaratan hiçbir devletin teb’ası zaten bir millet olarak adlandırılamazdı. Çünkü millet, milliyet bilinci yoktu. Millet veya ulus hukuki bir terim olarak gündeme çok sonraları, neredeyse 19. yüzyılda girdi.

Aynı dili konuşan, aynı kültürden beslenen toplulukları bir araya getirerek bir iç pazar yaratmak isteyen ticaret burjuvazisinin ekonomi politik ihtiyaçlarının da ürünüydü, vatan. Ancak lehçelerinden arınmış rafineleşmiş bir dil, ortak bir tarih bilinci, ortak ataların tasnifi, ulusun dağınık kutsallarının bir çatı altında sistematik bir biçimde toplanması, mitlerin ayıklanması kendiliğinden değil; ulus devletlerin yaratmak istediği millet şuurunun işlenme sürecinde ortaya çıktı.

Yıkılan son imparatorluklar arasındaki Osmanlı imparatorluğunda da vatan kavramının ortaya çıkışı yine 19. yüzyılın ortalarıydı. İmparatorluğu oluşturan ulusların bağımsızlık ve ayrılma taleplerinin yoğunlaşması; 1913 Balkan Savaşı ile birlikte Batı topraklarının kopması ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’nun İngiltere ve Fransa tarafından sömürgeleştirilmesiyle sonuçlandı. “Türklük” bilincini oluşturan da bu gelişmeler oldu.

1923 yılında Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye’nin karmaşık nüfus yapısının bir ulusa dönüştürülmesi yeni devletin en önemli işlerinden biri oldu. Ezelden beri var olduğunun kanıtlarını toplamadan, ona ortak bir ülkü ve gelecek tayin etmeden Anadolu’nun karmaşık etnik yapısından “tasada, kıvançta ortak” bir ulusal bütünlük çıkamazdı. Etnik ve mezhebi ayrılıklara bölünmüş, sınıf farklılıklarının olduğu, toprak ağalarıyla ile topraksız köylülerin çatışmalı ilişkisinin sürdüğü genç cumhuriyetin bu birlik ve bütünlüğe şiddetle ihtiyacı vardı.

Osmanlı ve devamındaki Türkiye Cumhuriyetinin en önemli işi, nüfusu Türklük çatısı altında birleştirmekti: “Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” yaratma iddiasıyla sınıflar mesleklere indirgendi, mezhepler Diyanet İşleri Başkanlığı nezaretinde yaratılan devlet dini bağlamında yok sayıldı, milliyetler ve farklı milletler kesintisiz mübadeleler ile ülkeden çıkarıldı, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla farklı dillerin varlığı yasaklandı. Her birey artık sadece Türk’tü. Vatandaşlık Türk milletinin bir unsuru olan bireye tanınan haklar, kısıtlamalar ve görevler ile tanımlanmıştı.

Bu inşa sürecinde kadınlara özel bir rol de belirlendi. Özellikle üst sınıftan kadınlar; Türk milletinin kültür, görgü, Türklüğün doğuştan var olan hasleti, eşitlik ve modernleşme gibi kavramlar eşliğinde yürütülen açılımının başlıca göstergesi, en önemli sahne figürüydü. Türk kadını milletin şefkatli, toparlayıcı, estetik yüzü olacaktı. Ancak emekçi kadınlar vatandaş hakları bakımından en gerideydi. Seçme seçilme hakkını 1935’te kazanabildi. Kadın meslekleri olarak görülen düşük standartlı işlerde düşük ücretle çalıştı.

Vatan ve vatandaş

Gerçekte millet hiçbir yerde türdeş bir topluluk değil; farklı sınıflardan oluşan, milli servetin büyük bir çoğunluğunu aralarında paylaşan sınıfın en tepede olduğu bölünmüş bir topluluktur. Çıkarları birbirinden farklı olan bu topluluğa bütünlük duygusunu veren, Anayasa’daki ve yasalardaki “eşitlik” düzenlemesidir. Ne var ki servet ve iktidarı elinde tutanların sahip olduğu olanaklar emekçilerin sahip olduklarından çok daha fazladır. Bu nedenle ezilen sınıflar tarih boyunca fiili eşitlik için örgütlenmiş ve mücadele etmiştir.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin görünen yüzünde yer alan modern kadınların ardında toprak işiyle uğraşan çok çocuklu köylü kadınlar, fabrikalarda ezilen ya da çalışamadığı için açlık ve yoksulluk çeken bir kadın kitlesi vardır. Yine, yoksul kesimlerin kadınlarının bakım yükünü sırtlandığı, çalışırken en düşük ücreti aldığı bir dünyada kadın erkek eşitliği de söz konusu edilemez. Bu eşitsizliğin üstünü örtmek için devlet, daima iç ve dış düşman rezervini elinde bulundurur. Türkiye'de bunun başlıca hedeflerinden biri uzun yıllardır Kürtler olmuştur. Dış düşman ise sayısız. Bütün komşuların vatana ve millete kastedenler olarak propaganda edildiği resmi iletişim sistemi, yurttaşları her fırsatta bayrağın gölgesinde toplanmaya çağırır. Bu neredeyse günlük çağrıya dönüşen okullarda, devlet törenlerinde ritüelleşen çağrı, millet oluşun bir dışa vurumuna dönüşür.

Bu resmi ritüellerin dışında da parlamentodaki ve dışındaki, milliyetçiliği kimseye bırakmayan partiler ve taraftarları en milliyetçi kesimin kendilerinin olduğunu kanıtlamak için toplumsal ajitasyonu tırmandırmak, gösteriler düzenlemek, linç gruplarını tetiklemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Bugün ise, bir tarafı milliyetçi-şoven damarın diğer tarafı kendi yorumladığı bir dinin sahibi gibi davranan iktidar koalisyonu için, iç düşman ana muhalefet partisine kadar genişlemiştir. Bunun siyasi ve toplumsal sonuçlarını gündelik bir vakaya dönüşen kayyum uygulamasıyla, rakip partinin belediyelerine yapılan operasyonlarında görüyoruz.

Bu siyasi operasyonların yanı sıra, gündelik yaşamda da hoşnutsuzluk ve tepki yaratacak figürler devlet eliyle belirlenmektedir. Eserleri yeterince milli bulunmayan sanatçılar, kostümleri "uygunsuz" görülen kadın şarkıcılar, dayatılan yaşam biçimini benimsemeyen kadınlar, boşanmak isteyenler, kendilerine biçilen dar toplumsal rolleri reddedenler giderek hedef haline getirilmektedir. Başıboş ilan edilen sokak hayvanları, fenomenler ve daha birçok kesim de "yerli ve milli olmayan" unsurlar olarak düşmanlaştırılmaktadır. Kişi kişinin kurdu haline getirilmeye çalışılmaktadır. Yargı bu nüfus terbiyesinin de güdümlü aparatı haline getirilmiştir.

Hangi bayrak altında?

Süreçten yana olmamanın göstergesi de süreçten yana olmanın ifadesi de aynı bayrak dalgalandırarak yapılıyor. Bayrak her seferinde kimin elindeyse onun değerlerinin simgesine dönüşüyor. Toplumun zenginliklerini yiyip bitirenler de, oy talep edenler de, kara para toplayan mafyanın da sığındığı yer aynı bayrak olabiliyor. Birbirini iç düşman olarak kodlayanlar diğerinin üstüne bayrakla gidebiliyor. İsteniyor ki milleti soyan da soyulan da aynı bayrak altına toplansın! İstismar edilen kadınla erkek aynı bayrak altında eşitlensin.

Oysa bir bayrak yurttaşların özgür ve gerçekten eşit olduğu bir vatan kurulduğunda herkesin bayrağı olabilir; altında herkesin aynı gururu duyduğu bir simgeye dönüşür. Bugünkü gerçeklik içinde bayrak kendini diğerlerinden ayırmanın, ayrıcalıklarını ilan etmenin, kendi şahsında vatanın sahipliğini kimseye bırakmamanın aracı olarak görülüyor.

Gazze halkı soykırıma uğrarken İsrail ile ticari ilişkilerini sürdüren ve böylece siyonizmin ve emperyalizmin üstü örtülü destekçiliğini yapan iktidarın bir yandan da yüz binlerce insanı Galata’da toplayarak milliyetçi ve dini duyguları kışkırtarak mitingler düzenlediği, ama hak taleplerine, 1 Mayıslara meydanları yasakladığı bir ülke burası. Eşitsizliğin Anayasal ve yasal örtülerine bile ihtiyaç duyulmuyor.

Bayrağın gölgesinde bu rekabet sahneleniyor. Vatan iç düşmanlara karşı en yüksek dozda nefret gösterildikçe korunduğu sanılan bir toprak, vatandaş Anayasaya değil kurt kanununa tabi bir varlık olarak muamele görüyor. Emekçi sınıflardan gelenlerin bir sınıf olduklarını hatırlamalarına siyaseten izin verilmemesine rağmen sırf Türk oldukları için patronlar sınıfıyla aynı duyguları paylaştığı hayali toplum, millet olarak resmediliyor.

Egemen ve bağımsız bir ülkede eşit, özgür ve mutlu yaşamak için…

Bütün yeraltı yer üstü kaynakları iktidar tarafından yerli yabancı şirket ortaklıklarına hibe edilmiş veya satılmış bir ülkenin bağımsız bir vatan olması mümkün değildir. Akbelen’de köylülerin yaşam alanlarına çöken Limak Holding ve IC Holding ortaklığına karşı mücadele eden kadınlar arasında yer alan ve 42 gün yasa dışı olarak tutuklanan Esra Işık ve mücadele arkadaşları egemenliğin ulusa değil, yerli yabancı tekellere ait olduğunu çok açık biçimde gösterdi. Türkiye’yi bir ucuz emek cehennemine çevirerek halkın ortak mülkiyet alanlarını ve değerlerini yine emperyalist tekellere satan bir iktidar ulusal egemenlik kavramıyla birlikte anılamaz.

Bugün yerli ve milli değerlerin şövalyeliğine ellerinde bayraklarla koşan linç ve kargaşa güruhlarının, onları kollayan iktidar destekçilerinin bu artık gizlenemeyen bağımlılık durumuna karşı hiçbir itirazları yoktur.

İşçi ücretlerinin, emekçi ve emekli maaşlarının ne kadar olacağına varıncaya kadar uluslararası finans kurumları tarafından belirlenen bir ülkede kadına biçilen rol de bağımlılık olmuştur. Erkek egemen sistem kadınları aile içindeki erkeklere bağımlılaştırırken, kadınların medeni haklarını ellerinden almakta, can güvenliklerini de tehdit edilmektedir. Kadına yönelik şiddet neredeyse coğrafi sınırları içinde görünmez ayrıcalık sınırları çizmekle meşgul iktidarın keskin kılıçlarından biri halindedir. Hemen her dönem kadın haklarının tartışmaya açılması; torba yasalar içinde kadının çocuk yaşta evlenmesinin yolunun açılması, okulsuzlaştırma sürecinde en önce kızların gözden çıkarılması bir tesadüf değildir. Bugün işsizlik ve yoksulluk yüzünden bir önceki ve sonraki kuşağın bakım işleri kadınların üzerine yüklenmiş durumdadır.

Kadınlara ait bambaşka bir vatandaşlık düzeni oluşturuldu. Bazen yasalardaki değişikliklerle, bazen her kurumun başında bulunan küçük küçük tek adamların tehdit ve ya teşvikleriyle, o da olmuyorsa evin içindeki ve sokaktaki hazır, donanmış şiddet failleriyle terbiye etmek suretiyle kadınlar sindiriliyor.

İktidar için açık açık ilan edilmemiş siyasi iç düşmanlardan biri de kadınlar. Emekleri sömürülerek, annelikleri istismar edilerek, bedenleri kontrol altında tutularak, duyguları ve talepleri bastırılarak, sürekli şiddet tehdidi altında, vatanlarında küçücük bir alana sıkıştırılmaya çalışılanlar da onlar.

Bütün zenginliklere, üretim araçlarına sahip, ekonomide ve siyasette tekelleşmiş bir azınlığın kendileri için bağ bostana çevirdikleri vatan, bu sömürücü kapitalistlerden geri alınmak zorunda. Memleketin çarklarını çeviren nüfusun yarısı; işçi kadınlar, kamu emekçileri, hemşireler, aşçılar, öğretmenler, yevmiyeciler, sanatçılar, akademisyenler kısacası geçimini emeğiyle sağlayan kadınların vatanı öldürülmemek için herkesin arkasını kolladığı bir yer değildir. Kadınları vatana bağlayan nitelikli bağ “gerçekten” eşit yurttaşlık, koruyucu medeni haklar, bakım emeğinin toplumsallaşması, kamu bütçesinde kadınları gözeten düzenlemeler, gözleri arkada kalmadan çocukları için huzurla büyüyecekleri bakım, eğitim ve sağlık sisteminin varlığı, yaşanabilir konut ve çevre düzenlemesi, yerel ve genel düzeyde politik söz söyleme ve karar alma süreçlerine etkin ve engelsiz katılım, örgütlenme özgürlüğüdür.

Egemen ve bağımsız, eşitlikçi ve özgür bir ülke hayal değildir. Kadınların modern köleler olmadığı, fetvalar ve resmi direktiflerle yönetilmediği, yüksek koltuklarda oturanlar veya en yakındaki ustabaşılar tarafından aşağılanmadığı, ders kitaplarında ikinci sınıf yurttaş olarak gösterilmediği, örgütlü bir toplumun karar ve yetki sahibi bireyleri olarak gelişmelerinin önünün açıldığı bir toplumun eşit bireyleri olmaları mümkündür.

Bu hapishaneden kurtuluşun yolu kadınların örgütlü mücadelesinden geçiyor. Kadınlar elbette mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu parlayıp sönen mücadelelerin, bölgesel ve olay bazlı direnişlerin kadınların birleşik söz ve eylemini güvenceye alan bir hedefi olmadığı sürece; her tekil kazanım, bir başka yerde bir başka zamanda yeniden başlamaya, sil baştan harekete geçmeye mahkum kalacaktır.

Bugün direniş, grev ve eylemlerde dile getirilen taleplerin yarattığı birikim taştığı zaman, vatanın kadın erkek bütün ezilenlerinin de altında toplandığı bayrak o zaman sömürücülerin, mafyatik organizasyonların, kadın düşmanlarının, şovenizmin değil özgürlük ve eşitliğin bayrağı olabilir.

Kadınlar ancak bunun farkında olarak mücadele ettikleri ve kazandıkları oranda sınıfsız ve imtiyazsız, eşitlik içinde bir vatanın kuruluşunda özne olabilirler. Yurt o zaman özgür, yurttaşlık o zaman gerçek, bayrak herkesin altında toplandığı bir simge olabilir.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden