Ülkede demokrasinin kırıntısını dahi bırakmamaya yeminli saray rejiminin CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı ilanıyla karşıladığımız dokuz günlük bayram tatilini geride bıraktık. Dokuz gün dediysek kamu için geçerli. Bu süre fabrika, sanayi, tekstil, maden, market ve hizmet sektöründe ter döken milyonlarca işçi için derin bir ekonomik sıkışma ve yoğun çalışma temposuyla geçti. Pek çok emekçi ailesi için memleket ziyareti, maliyeti neredeyse asgari ücrete eşitlendiği için imkansız hale geldi. Ay ortasını dahi zor getiren emekliler için ise eş dostla dışarıda vakit geçirmek bile hayaldi. Öğünlerin atlandığı, porsiyonların küçüldüğü, et ve süt ürünlerinin giremediği mutfaklara; geçmiş bayramlara öykünme, çoluk çocuğu mahrum bırakmama ile “su faturasını nasıl ödeyeceğim” düşünceleri arasına bir kiloluk kıyma girdiyse ne âlâ!
Tatsız tuzsuz, neşesiz, eğlencesiz bayram haberlerinde öğrendik: 2026 Servet Raporu verilerine göre net serveti 30 milyon doların üzerinde "ultra zengin" sayısı son 5 yılda yaşanan yüzde 93,6'lık devasa artışla 4 bin 208 kişiye fırlamış. Diğer tarafta milyonlarca asgari ücretli ise açlık sınırının altında yaşıyor. Gerçek yoksulluk sınırı 117 bin lirayı aşmış durumda ve hanelerin yüzde 80'inden fazlası yoksullukla mücadele ederken, 7 milyon çocuk derin yoksulluk içerisinde.
Haziran ayı sonu itibariyle okullar kapanacak. Binlerce çalışan kadın için yaz ayları biraz daha fazla hesap yapmak, biraz daha fazla koşturmak anlamına geliyor. “Çocuğu kime bırakacağım; yaz boyunca bakımını nasıl sağlayacağım; tatili unuttuk, artan masrafları nasıl karşılayacağım?” soruları birçok evde şimdiden konuşulmaya başladı. Bu durum elbette her gün yeni zamlar, artan kiralar, düşen ve değerini her geçen gün yitiren ücretlerle katlanılamaz hale gelmiş durumda.
Tam da böyle bir dönemde, çok değil bir ay sonra 7-8 Temmuz'da Ankara'da NATO zirvesi toplanacak. İlk bakışta bu iki konu arasında bir ilişki yokmuş gibi görünebilir. Oysa bugün kadınların yaşadığı yoksulluk, bakım yükü, güvencesiz çalışma ve demokratik haklara yönelik saldırılar ile NATO'nun temsil ettiği savaş ve silahlanma politikaları doğrudan ilintilidir.
NATO emperyalist tekellerin çıkarı uğruna kurulmuş, kurulduğu günden bu güne kadar da bu görevi sürdürmüş bir silahlı bekçi, bir savaş örgütüdür. NATO'nun varlığı, sömürü ve emperyalist güç ilişkilerini yeniden üreten, savaş ve silahlanmayı kalıcı hale getiren ve buna bağlı olarak daha fazla silah daha fazla askeri harcama anlamına gelir. Türkiye'de ise 26 kentte NATO ve ABD'nin kullanımına açık toplam 31 askeri üs ve tesis bulunuyor.
NATO’nun hedefi daha çok silahlanma
NATO ülkeleri, daha önce yüzde 2 olan savunma ve güvenlik harcamalarını 2035 yılına kadar GSYH'nin yüzde 5'ine çıkarma hedefi üzerinde anlaşmış durumda. Bunun yüzde 3,5'i doğrudan askeri harcamalar, yüzde 1,5'i ise güvenlik, altyapı ve ilgili alanlar için ayrılacak.
2026 yılı itibariyle Türkiye'nin yıllık ekonomik büyüklüğü 1,64 trilyon dolar düzeyinde. Halihazırda askeri harcamalara yüzde 2 oranında bütçe ayrılıyor. NATO'nun yüzde 5 hedefi gerçekleşirse bu yaklaşık 82 milyar dolarlık bir askeri harcamaya denk geliyor. Bu da büyük küçük her bir yurttaş için kişi başına ayda 3 bin 530 lira, yılda 42 bin 640 liranın doğrudan silaha ve savaşa ayrılacağı anlamına geliyor.
82 milyar dolar; Türkiye'nin birçok bakanlığının yıllık bütçesinden daha büyüktür, yüz binlerce kamu çalışanının ücretini karşılayabilecek bir kaynağa karşılık gelir. Bu para ile binlerce okul, kreş, öğrenci yurdu ve sağlık merkezi yapılabilir.
Bakanlığın yapı maliyetleri esas alınarak yapılan hesaplamaya göre, yalnızca bir savaş uçağının bütçesiyle 520 mahallede, her biri 100 çocuk kapasiteli 520 ücretsiz kreş açılabilir; böylece 52 bin çocuğa hizmet sunulabilir. Binlerce kadının çocuk bakım sorununa çare bulunabilir.
Tek bir modern ana muharebe tankının 631 milyon liralık bedeliyle, şiddete maruz kalan yüzlerce kadına güvenli bir ortam sağlayacak her biri 100 kişi kapasiteli 15 adet tam teşekküllü kadın sığınmaevi sıfırdan inşa edilebilir.
Sadece gövde üretim maliyeti 229,6 milyon lira olan tek bir taktik SİHA'nın bütçesi, yetersiz beslenen tam 25 bin ilkokul çocuğunun tüm eğitim yılı boyunca her gün okulda bir öğün sağlıklı, ücretsiz yemek yemesini karşılamaya yeter.
Havada tek seferde ateşlenen tek bir güdümlü füzenin 34 milyon 43 bin liralık maliyeti, 3 bin 700 kadının ücretsiz HPV aşısını garanti altına alacak bir bütçeye eşittir.
Bütçe dediğimiz şey; sadece ekonomik bir veri değil hayatımızın nasıl örgütlendiği, nasıl yönetildiği ve nasıl yönetileceğiyle ilgilidir. Silaha ayrılan her milyar, kadınların bakım yükünü azaltacak kreşlerden, gençlerin eğitiminden, işçilerin sağlığından ve toplumun ortak ihtiyaçlarından eksilen milyarlardır.
Bugün ABD, AB ülkeleri, Çin ve Rusya arasında süren ekonomik, teknolojik ve askeri rekabet, yeni savaşlara kapı aralarken sadece dış politikayı değil, ülkelerin iç siyasetini ve emek rejimini de etkiliyor. Türkiye de NATO üyesi ve ABD emperyalizmine bağımlı bir kapitalist devlet olarak tüm bu süreçlerden bağımsız değil.
Mutlak butlan kararında olduğu gibi demokrasinin rafa kalktığı, halkın söz ve karar hakkının, seçme seçilme hakkının zayıfladığı ülkelerde savaş bütçeleri, silahlanma kararları daha kolay uygulanır. Çünkü savaş ve kriz dönemlerinde kapitalistlerin istikrar beklentisi ucuz emek ve örgütsüz bir işçi sınıfıdır.
Birbirinden ayrı sorular değil
Sekiz saat çalışıp üzerine neredeyse yarısı süresinde ek iş yaptığın halde yine de geçinemiyorsan, büyük şirketlerin vergileri sıfırlanırken ücretli çalışanlar vergi yükü altında ezim ezim eziliyorsa, buna rağmen ABD emperyalizminin güdümündeki NATO’nun emriyle güvenlikçi politikalar artıyor, ve askeri harcamalara öncelik veriliyorsa, bu halk için değil; silah tekellerinin kârı, sermaye temsilcisi iktidarların varlıklarını sağlamlaştırma çabaları içindir. Muhalefet üzerinde yargının bir sopa olarak kullanılması, grev ve toplumsal itirazların, örgütlenmenin önüne gözaltı, tutuklama ve polis şiddetiyle gidilmesi boşuna değil. Oluşabilecek toplumsal bir itirazı bastırmak içindir. Bu nedenle savaş ve silahlanma politikaları yalnızca sınırların ya da orduların meselesi değildir. “Evde çocuğa kim bakacak, yaşlı annesine kim destek olacak, kadınlar çalışabilecek mi, gençler okuyabilecek mi, maaşımdan ne kadar vergi kesilecek, eşit özgür demokratik bir ortamda yaşayabilecek miyim?” sorularıyla doğrudan ilgilidir. Güvenlik adı altında silaha ayrılan her bir lira kadınların yaşamından eksilir.
Ama kadınlar ne zaman “Silaha değil kadınlara bütçe” dese "Onunla bu aynı şey mi, ülke savunulmayacak mı, tehditler varken ordu güçlü olmak zorunda değil mi?" itirazları peş peşe sıralanır. Irak'ta, Suriye’de çocuğunu kaybeden annenin, Afganistan'da eve kapatılan kadının, Ukrayna'da bodrumlarda doğum yapanın, bu topraklarda eşit yurttaşlık talebi milli güvenlik adıyla onlarca yıldır bastırılan Kürt kadının tanıklığıyla biliyoruz; kapitalist düzende büyük ordular halkları değil, iktidarları korur. Türkiye dünyanın en büyük ordularından birine sahip, askeri bütçesi son üç yılda iki katına çıktı ama kreş yok, sığınak yok, emekçi kadının yaşamında güvenlik yok. Savaşın faturası yalnızca bombaların düştüğü yere kesilmiyor; her silah alımı işçinin vergisinden çıkıyor, her harcama artışı bir kreşin, bir sığınağın, bir aşının iptaline dönüşüyor. Ve tüm bu koşullarda bombaların katlettiği kadar çocuk, kadın, işçi katlediliyor bu ülkede!
Emekçi kadının ihtiyaç duyduğu ‘güvenlik’ bu mu?
Bir işçi ve emekçi kadın açısından güvenlik şudur; iş bulmak, işini kaybetmemektir. Çocuğunu bırakacak kreş bulabilmektir. Evde, okulda, sokakta şiddete uğramamaktır. Depremde evinin başına yıkılmamasıdır. Hastalandığında tedavi olabilmesidir. İnsanca çalışabilmesi ve insanca yaşayabilmesidir. Yani emekçiler açısından güvenlik öncelikle yaşam güvencesidir.
Kadınlar NATO karşıtı, barış ve demokrasi mücadelesinin öznesidir. Çünkü savaş ve silahlanma politikalarının en doğrudan etkilediği hayatlar kadınların hayatlarıdır. Toplumsal üretimden savaşa ayrılan her bir lira en çok da kadın ve çocukların yaşamından çalar. Bütçe savaş harcamalarına ayrıldıkça ilk eksilen şey eğitim, sağlık ve sosyal destek mekanizmaları olur. Bu da kadınların omzundaki yükü daha da büyütür, çalışma yaşamına katılımını güvencesiz ve esnek hale getirir, sömürü derinleşir, ücretler düşer, yoksulluk artar. Giderek otoriterleşen rejimler, örgütlenmeyi risk olarak gördükçe kadınların sendikal hakları, iş yerinde eşitlik mücadelesi ve toplumsal yaşamda söz sahibi olma imkanları zayıflar. Bu yüzden barış mücadelesi kadınlar için salt bir savaş karşıtlığı değil, yaşamın yeniden kurulmasıdır. Daha fazla kreş, daha fazla sosyal hizmet, daha güvenli bir yaşam, daha güvenceli çalışma demektir.
NATO karşıtı anti-emperyalist mücadele, yalnızca dış politikaya dair bir tutum değil; doğrudan yaşamın kendisini savunma, emek ve gelecek mücadelesidir. Bu yüzden NATO zirvesi Ankara’ya gelirken iş yerinde, mahallede, okulda mutlak butlana karşı demokrasi mücadelesiyle antiemperyalist mücadeleyi buluşturmak kadınların en temel gündemidir. Ve bütün bu tablo içinde soru yeniden aynı yere döner:
Bir silah kaç kreş eder?
* Türkiye 2024 yılında ABD’li silah tekeli Lockheed Martin ile 40 adet F16 Blok 70 tipi savaş uçağı tedarik anlaşması imzaladı.
Not: Tablodaki veriler hesaplanırken Çevre, Şehircilik ve İmar Bakanlığı yapı yaklaşık birim maliyet verileri ile savunma sanayi verileri ve devletler arası ihale/satın alım sözleşmelerindeki resmi beyanlar baz alınmıştır. Güncel dolar kuru 45.91 lira üzerinden hesaplanmıştır, rakamlar kura göre değişiklik gösterebilir.
Görsel: Yapay zeka ile oluşturuldu
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















