Bu saldırı furyasının arkasında ne var?
Esas hedefi kadınların özgür bir biçimde yaşama, var olma talebi ve mücadelesi olan bu zihniyet, yıllardır gerici söylemlerini sürdürse de son yıllarda ‘kısmi başarılar’ elde etmiş gibi görünüyor.

Kadınların nafaka hakkının yok edilmesi için son yıllarda büyük yaygara koparan birtakım zevata, 6284 sayılı Şiddetin Önlenmesi Kanunu’nu, İstanbul Sözleşmesini hedef tahtasına oturtan daha geniş kapsamlı bir saldırı güruhu eklenmiş durumda. (Bu güruh uzun süredir var da; sesleri daha çok çıkar oldu diyelim.) Son birkaç haftadır, AKP’li muhafazakâr camianın “akil adamları”, köşe yazarları, akıl hocaları ve kıymeti kendinden menkul “entelektüelleri” eliyle yürütülen kadın hakları karşıtı kampanya, son noktada hükümet eliyle kurulduğu bilinen ve Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın yöneticiliğini yaptığı Kadın ve Demokrasi Derneğine kadar vardı. KADEM, “tüm kötülüklerin anası”, “zillet, şer odağı, fesat yuvası, azgın feminist otağı” diye yaftalanarak “kadınlara gereğinden fazla haklar veren yasaların yapıcısı, aile düşmanı politikaların mesulü, din-örf-gelenek bağının sürdürülmesinin önündeki engel” olarak hedefe kondu.

Tüm bu kampanyanın ana hedefini, “homoseksüelliğin teşvikini yapıyor, gayriahlaki durumları meşrulaştırırken gerçek aile değerlerini yıkıyor” diye lanse ettikleri eşitlikçi yasaların ve sözleşmelerin iptali talebi oluşturuyor. Bu yasa ve sözleşmelerin “Din bilmez, aile tanımaz, örf gelenek sürdürmez batılıların dayatması” olduğunu ilan ederek “Kendi yerli ve milli yasalarımıza dönmeliyiz” çağrısında bulunan bu kampanya, “eşitlik” kavramını tümüyle ortadan kaldırmaya, kadınların mücadeleleriyle elde edilmiş kağıt üstündeki tüm eşitlik söylemlerini tek tek ayıklamaya ve “erkeklerin reisliğinin yeniden tesis edildiği bir aile” hülyasını dirilterek kadın-erkek-çocuklar arasındaki ilişkiyi gerici ataerkil değerlerin kıskacına almaya niyetli.


‘YERLİ VE MİLLİ KADIN DÜŞMANLARI’NIN FİKİR BABALARI
“Kadınlara verilen aşırı haklar yüzünden erkeklerin mağdur olduğunu, bunun da aile ilişkilerini zayıflattığını, şiddetin bu yüzden yaşandığını, ailenin geleneksel var oluşunu din, örf, gelenek, milli değerler ile yeniden diriltmek gerektiğini” iddia eden bu gerici söylem, her ne kadar “yerlilik ve millilik” üzerinden kurulsa da esasen tüm literatürünü, “Batılı kadın düşmanlarının” sözlüğünden apartılmış kavramlarla oluşturuyor. Kullandıkları tüm argümanlar Vatikan’ın on yıllar önce ortaya attığı tartışmaların zeminiyle aynı. Bizim “yerli ve milli kadın düşmanları”, o çok eleştirdikleri “Hristiyan Batı zihniyetinin” birebir kopyası olan saldırı yöntemleri ile çalışıyorlar.

Esas hedefi kadınların özgür bir biçimde yaşama, var olma talebi ve mücadelesi olan bu zihniyet, on yıllardır gerici söylemlerini sürdürse de özellikle son yıllarda “kısmi başarılar” elde etmiş gibi görünüyor. Kadınların kürtaj hakkının, çalışma hakkının, kendi hayatları ve bedenleri üzerinde karar verme hakkının giderek daha fazla geriye götürüldüğü dünya konjonktüründe; artan muhafazakarlığın ve gerici kitlesel hareketlerin örgütlenmesinde, bunların siyasallaştırılıp kimi ülkelerde iktidar olma potansiyeli yakalamasında bu zihniyetin etkileri oldukça fazla.
Avrupa’da yükselen kadın düşmanı, homofobik, ırkçı ve sermaye dostu hareket için “aileyi ve çocukları queer tehdide, homoseksüelliğe karşı savunmak” iddiası, birleştirici ve geniş kesimleri etkisi altına alan bir siyasi etki yaratıyor. Asıl olarak “korku” üzerine yükselen bu etki, kapitalizmin geldiği aşamada ekonomik, siyasal, toplumsal krizlerin ağırlaşan etkisi altında giderek daha fazla ne olacağını bilemez, kaygı yaşar hale gelen halk kesimlerini aşırı sağcı ve gerici güçlere yedekliyor. Tam da bu nedenle korkuları derinleştirerek gerçekte kadınların yaşamsal haklarını daha da kötüye götürecek olan politikalar üretilmesine rıza yaratma zemini sağlama çabası var. Ve elbette buna karşı yürütülen bir kadın mücadelesi de...

‘ERKEK MAĞDURİYETİ’ SÖYLEMİNDEN ‘HOMOSEKSÜELLİK TEŞVİKİ’NE
Türkiye’de toplumsal cinsiyet gündemi, daha çok kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı gibi gittikçe derinleşen ve sürekli kanayan dertler çevresinde şekilleniyor. Gündem şiddet ve istismar olduğu sürece, iktidarın kendi muhafazakar ve gerici iddialarını meşrulaştıran, güçlendiren bir yön değil, zayıf karnını oluşturuyor. Aile ve aile değerlerine yapılan vurgular, hayatın acı gerçekleri karşısında boşa çıkıyor. Gürültücü “boşanmış erkekler” güruhunun yarattığı nafaka tartışması örneğin... “Ailenin korunması” ile bağının kurulması mümkün olmayan bu tartışmada öne çıkarılan “erkeklerin mağduriyeti” oldu. Ve bunun geniş kadın kesimleri açısından bir karşılığı yok. Nafaka, yoksul sınıflardan kadınlar için en temel yaşamsal ihtiyaçların karşılanabilmesi, zengin sınıflardan kadınlar için ise sınıfsal birikimlerden paylarını almak gibi çok temel farklar içerse de toplamda kadınların bir bütün olarak vazgeçmeyeceği/vazgeçemeyeceği hak olarak bir ortak kesen. Nitekim, KADEM’in bile “tümüyle ortadan kaldırılması hakkaniyetsiz olur” dediği, kimi AKP’li kadın vekillerin “nafaka hakkı İslam dininin de öngördüğü bir hak, ortadan kaldırmak yanlış” diyerek parti toplantılarında dillendirdiği bir konu. Aynı şey çocuk istismarcılarına af yasası için de geçerliydi. Nafaka ve çocuk istismarcılarına aftan bugün İstanbul Sözleşmesi’ne ve hatta Netflix’teki dizilere kadar ulaşan tartışmalar biraz da bu nedenle “homoseksüellik teşviki yapıyorlaaaarrrr”, “yaratılışımızı bozuyorlaaaarrr”, “eşcinselliği özendiriyorlaaaarrr”, “aile düzenini bozuyorlaaarrr” bağırtısına dönüşmüş durumda.

Son günlerdeki tartışmada “kadınlara aşırı haklar verildiği için kadınların çok şımarmış olması” iddiasının daha az, “ailenin, çocukların ve dinin, örfün, geleneğin, kutsalların korunması gereğinin” daha çok vurgulanması bir tesadüf değil, öğrenilmiş bir taktik de aynı zamanda. Ve KADEM’in bile “harcandığı” bu tartışma zemininden şöyle bir öngörü çıkarmak da zor değil: Kısa ve orta vadede LGBTİ’leri en önce, fütursuzca hedefe koyacak bir saldırı furyası kapıda. 2020 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin “nas” olmadığını, değiştirilebileceğinin söylenmesi, 6284 Nolu Şiddet Yasası’nın “uygulamada yarattığı mağduriyetin” giderilmesi için çalışma yapılacağının ilan edilmesi (ki bu mağduriyetin ‘erkek mağduriyetleri’ olduğu açık!), Medeni Kanun’da yıllar önce değiştirilen “Ailenin reisi erkektir” ibaresinden başlayarak farklı maddelerin “yerli ve milli bir eksenle tartışılabileceğinin” ifade edilmesi, ve tabii çocuk istismarcılarına af getirecek olan yasanın bu kez geniş kesimleri başka türlü ikna edecek söylemlerle gündeme getirilmesi ihtimali… Tüm bunlar topyekûn bir saldırının parçaları olarak karşımızda.


SIRA KADEM’E NEDEN GELDİ?
KADEM, herhangi bir örgüt değil. 28 Şubat sonrasında, varlıklı muhafazakâr ailelerin yurt dışında okuyan, AKP döneminde politik, ekonomik, sosyal alanlarda yıldızı parlayan, “konforlu” hayatlarıyla partinin kadın tabanından epeyce ayrılan kadınlardan müteşekkil bir yapı. Yani bir AKP Kadın Kolları değil, ama AKP’nin kadın kollarından zaten beklemediği, “politika yapıcılık ve think-tank kuruluşu” olma işlevini yerine getiren, bunun için tüm olanakların seferber edildiği iktidar güdümlü bir yapılanma.
Bu konumlanışlarıyla partinin üzerinde yükseldiği desteği oluşturan geniş kadın kesimlerinin yaşamsal sorunları, ihtiyaçları ve tartışmalarıyla kesinlikle örtüşmeyen bir yerdeler. AKP’nin “kanaat önderi” olma vasfıyla konfor alanı sunduğu, çoğunluğu erkek “ilişik entelektüellerin” hiç haz etmediği, “bilmiş kadınlar” olarak görülüyorlar. Söyledikleri ve yaptıkları, gerçekte kadınların eşitlik haklarını geriye götürüyor olmasına rağmen, iktidarın en gerici klikleri açısından “kabul edilemez” bulunuyor.
Bu gerilimli var oluşu, bizzat “Reis”in kanatları altında konumlanarak aşmaya çalışan KADEM, ne oldu da tüm güç, konfor ve iktidar birikimine rağmen hedefe kondu/konabildi?
KADEM, yapılan tüm kadın düşmanı düzenlemelere meşruiyet kazandırmaya dönük bir zemin oluşturmak için çabaladı. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramının karşısına “toplumsal cinsiyet adaleti”ni yerleştirerek, kadınların eşitlik mücadelesini ‘modernizm tarafından dayatılan ve kadını erkekle eşitlemesi nedeniyle mağduriyete yol açan, yetersiz ve tek tipleştirici bakış’ olarak lanse edilmesinde büyük rol oynadı. Gelinen noktada toplumsal cinsiyet kavramının dahi kullanılmasına katlanamayanların bağır bağır bağırdığı bir memleket tablosunda, KADEM bile okun ucunda.
Yani göstere göstere bilenen bıçak, sarıldığı kını delip, bileyenin elini kesiyor şimdilerde. Söylemde “kadın alanında fikri bir bütünlük, kadınları güçlendiren bir politika ekseni” yaratma hedefi ile gerçekte ataerkil, din eksenli, “fıtrata” dayalı, aynı zamanda da sermaye dostu bir zeminde yürümek arasında muazzam bir çelişki olduğu için, bile isteye yarattıkları fikri zeminin güçlendirdiği kesimlerin saldırılarına açık olmaları kaçınılmaz.
Nitekim, KADEM Başkanı Saliha Okur Gümrükçüoğlu’nun son tartışmanın ardından yayımlanan röportajında verdiği yanıtlar, kendilerine yönelik saldırı kampanyasını yürütenlerle aynı zeminde konumlandıklarını açıkça ortaya koyuyor.
Kimi kadın yazarlar “kadın hareketinin neden KADEM’e destek olmadığını” sorgulayan yazılar yazmış. Bence tüm bu olan biten karşısında KADEM’deki kadınların oturup düşünmesi lazım; kadın hareketinin bu zamana kadar ısrarla “eşitliğin en temel hak olduğu, eşitlikten vazgeçmenin tüm kadınlar için ciddi sonuçlar yaratacağı” üzerine söyledikleri ne kadar da haklıydı!
Yani, KADEM’in dayanak olduğu, eşitliğin altını oyan zihniyetin karanlık dünyası tüm kadınlar için tehlikeli…

İlgili haberler
Çocuğum için bile nafaka talep etmedim ama şimdi a...

O yuva yıkıldıysa bunun çok büyük sebepleri vardır. Bu bedellerin hem erkek tarafından hem de kanunl...

Hayatımı vermişim, nafaka benim hakkım

Sincanlı kadınlar, nafakanın hakkını savunuyor. ‘Okumamışım, çalışmamışım ben ne yapacağım? Üç çocuk...

Nafakaya göz diken devletliler şu hesaba bir baksı...

Yıllarca kahrını çekip, eziyet görüp bir de o kocalara çocuk veriyoruz. Boyun eğip eziyet çekmeye de...