GÜNÜN BELLEĞİ: Mahlaslı kadınlar
20. yüzyılda isminin zikredilmesinde bir sakınca kalmamış kadın yazarlar yaşadıkları dönemde isimlerini gizliyordu, neden mi?

İnsanın, daha dünyaya gelmeden başlıyor belirlenmişliği. Nasıl bir aileye, hangi dile, hangi topluma doğacağımız gibi… İşte daha biz doğmadan önce belirli olan bu gerçekliğimizin bütününü özetler gibi adımız. Zenginlik ya da yoksulluğumuzun, köylülüğümüzün ya da kentliliğimizin, ulusal kimliğimizin, kadınlığımızın ve sair sıfatlarımızın ilk nişanesi. Peki, bu sıfatların önümüze engel olarak çıktığı anlar? Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içerisinde on yıllardır adını ‘Rojda’ koyamayanlar. Ya da, doğma adı Ayşe olup da sahneye ancak Ajda diye çıkabilenler. Ya da Mary adının kabul görmeyeceğini bilip de kendi yazdığı kitaba George imzası çakanlar. Evet, edebiyat ve düşün camiasında ‘kadınlık özrünü’ erkek mahlası kullanarak gizlemeye çalışan kadınlar. Kırılan kolu yen içinde yaşatmaya çalışanlar.


YA GEORGE YA TERK ET!
19. yüzyıl İngilteresindeyiz. Kadın yazarlar kendi isimleriyle yazılar, şiirler, romanlar yazamıyor mu? Yazıyor elbet. Ama kitapevlerinin, romantik romanlar, aşk şiirleri ve de taş çatlasa ‘kadınlar için Hıristiyanlık kılavuzu’ için ayrılmış raflarına hapsedilerek. Öyle yok felsefeymiş, yok hukukmuş, siyasetmiş, bilimmiş… Ne gerek var. O raflar halihazırda George’larla, David’lerle, John’larla dolu. Onlara doğuştan rezerve. Bu gerçeği gören ve “pembe panjurlu aşk romancısı” elbisesini giymeyi reddeden birkaç kadından biri Mary Anne Evans.
1819 yılında çiftçi bir aileye doğan Mary Anne, Hıncal Uluç cibilliyetindekilerin ‘çirkin ama zeki’ diyeceği türden bir kadın. İlk gençliğinde kütüphanelerde su içercesine kitap okuyan Mary Anne, olgunluk yıllarında kendi içinde bir dinle hesaplaşma sürecine giriyor; en çok da kadınlık üzerinde. Tam bu dönemde ütopik sosyalizmin ünlü siması Robert Owen ve Viktorya döneminin liberal filozoflarından Herbert Spencer’ın da dahil olduğu bir aydın çevresine giriyor. Bu dönemde, David Strauss’un İsa’nın yaşamını konu edindiği kitabını İngilizce’ye çeviriyor. Mary Anne, 30 yaşında Londra’da Westminister Review adlı solcu bir dergide editör yardımcılığına başlıyor. 19. yüzyılın İngiliz Hıncalları da bu çirkin kadının editörüne çaresiz bir şekilde aşık olduğu dedikodusunu yayıyor. Diğer yandan Mary Anne, karısıyla açık bir evlilik yaşama konusunda uzlaşmış olan evli bir düşünüre, George Henry Lewes’e aşık oluyor ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Dedikodular alıp başını gidiyor. Kimse bu kadının Strauss, Feuerbach, Spinoza gibi dönemin ünlü filozoflarının eserlerine olan yoğunlaşmasını dikkate almıyor. Marry Anne’in canına tak ediyor ve ‘Bayan Romancılardan Şapşal Romanlar’ adlı bir makale kaleme alıp bu tarz bir ‘entelektüel kadın’ imgesine meydan okuyor. Makaleden bir süre sonra adı sanı daha önce duyulmamış realist bir çizgiyi benimsemiş bir yazar patlayıveriyor: George Eliot.
Tabi bizim İngiliz Hıncallar, şöyle güzel bir edebiyat böyle güzel bir kurgu diye öve öve bitiremiyorlar bu yüzünü kimsenin göremediği Eliot’ı. Mary Anne ise kendini her türlü önyargıdan korumak adına biraz da ironiyle seçtiği bu isimle o dönemin Hıncallarından intikamını alıyor bir bakıma.


LOUİSA AŞIK OLURSA
Mary Anne henüz 13 yaşındayken, Amerika’da Luisa May Alcot adında bir kız dünyaya geliyor. Baba Alcot, içerisinde David Henry Thoreau gibi ünlü düşünürlerin de yer aldığı, siyah kölelerin özgürleştirilmesine dayanan özgürlükçü bir akımın mensubu. Deneysel okullar açıp sisteme alternatif yaşam alanları yaratmaya çalışan bir eğitimci. Louisa ise birçoğu aile dostu olan bu filozofların kitaplarını okumanın yanı sıra onlarla bire bir sohbet etme şansına sahip bir gençlik dönemi yaşıyor.
Fakat ailenin dostlarla birlikte kurmaya çalıştığı ütopik komün deneyimleri çöküyor. Hikayenin buradan sonrası biraz daha tanıdık. Dört kızı olan aile can yakıcı bir sefalet içerisinde kalıyor. Dört kız kardeş ne iş bulurlarsa yapıp aileyi geçindirmeye çabalıyorlar. Bizim feryat figan, kan çanağı gözlerle izlediğimiz Küçük Kadınlar böyle ortaya çıkıyor işte. Louisa, daha böyle ‘suya sabuna dokunmaz’ eserlerini kendi adıyla yayınlıyor. Ama kendine, kadınlığına, hislerine dair anlatacak daha çok şeyi var. Şehvet dolu aşk hayallerini, cinsellik ve haz temeline oturan eserlerini öven kartlar, balolara davetiyeler, protokol yayınlar ise gerçekte hiç var olmamış “A.M. Barnard”a gidiyor.


İMZA: BİR KADIN
Louisa 40 yaşına geldiğinde, tarihçi Ahmet Cevdet Paşa İstanbul’daki evinde Fatma’yı ilk kez kucağına alıyor. Henüz 17 yaşındayken evlendirilen Fatma, edebiyata duyduğu tutkuyu kocasından gizli gizli kitap okuyarak dindirmeye çalışıyor. Elbet bir gün yakalanıyor. Artık aralarında nasıl bir tartışma yürüdü bilinmez, bir şekilde kocasından ‘izin’ koparan Fatma, kapıları açılmış, suyu çağlayan bir baraj misali tercümelerine ve denemelerine başlıyor.
1889 yılında Georges Ohnet’in Meram adlı kitabını çeviriyor ama ‘Bir Hanım’ imzasıyla. Bu başarılı çeviri ile Ahmet Mithat Efendi’nin manevi kızı olmaya hak kazanıyor ama adı onda saklı olmak şartıyla. Ders kitaplarında çoğunlukla Ahmet Mithat’ın olarak bilinen Hayal ve Hakikat’in kadın ağızlı kısımlarının yazarı olan Bir Kadın, kadınlığa yapışmış tüm klişeleri yine kadın ağzıyla ama ‘Ahmet Cevdet’ adıyla yıkıp, yeniden tartışmaya açıyor. Yarattığı, erkek eline bakmadan yaşayabilen, kendi parasını kendi kazanan, düşünen, arzulayan kadın kahramanlarla ‘doğuştan eksik kadınlığa’ meydan okuyor. Batılı feminist yazarların İslam toplumlarında kadına doğrulttukları önyargılara dair eleştiriler, dönemin “Kadınlara Mahsus Gazete”sinde muhafazakarlığından vazgeçmeden kadın sorunlarına ilişkin makaleler yazıyor.
O dönem ‘Bir Kadın’ ya da ‘Ahmet Cevdet’ mahlasını kullanmak zorunda hisseden Fatma Aliye ‘Türk Edebiyatının ilk kadın romancısı’ olarak bugünün ders kitaplarında ve 50 TL’lerin arka yüzlerinde yer buluyor.



İlgili haberler
GÜNÜN BELLEĞİ: Kadınlar Karl Marx’a ne borçludur?

Bundan tam 115 yıl önce Zetkin’in, Marx’ın ölümünün 20. yılında kaleme aldığı ‘Kadınlar Karl Marx’a...

GÜNÜN BELLEĞİ: Türk, Rum, Ermeni, Yahudi ipek işçi...

Bursa’yı bir işçi kenti yapan koza ve kozadan ipek çıkarma işlemini yürüten işletme ve fabrikalarda...

Kadınların yazıdan dışlanışının tarihi ve gerekçel...

Neden ‘iyi’ eğitim almış kadınlar ‘iyi’ edebiyat eserleri sunabilmişken, bazı kadınların yazma şansl...