Yoğun pelvik ağrı, son derece ağrılı adet dönemleri, kısırlık -endometriozisle ilişkilendirilen bu belirtiler, Antik Çağlara kadar uzanan tıbbi metinlerde bile yer alıyordu. Ancak üreme çağındaki kadınların %10’unu etkileyen bu hastalık uzun süre göz ardı edildi. Bunun nedeni, kadın ağrısına ilişkin tıbbi ve toplumsal temsillerin uzun tarihidir.
Çok ağrılı adet dönemleri geçirmek. Sürekli bitkin hissetmek. Cinsel ilişki sırasında acı çekmek veya açıklanamayan sindirim sorunları yaşamak. Milyonlarca kadın için bu belirtiler günlük yaşamın bir parçası. Buna rağmen bunlar hâlâ çok sık küçümseniyor hatta “normal” kabul ediliyor. Bu ağrıların ardında, yaygın ancak uzun süre göz ardı edilmiş bir hastalık olan endometriozis bazen gizleniyor.
Endometriozisin dünya genelinde üreme çağındaki yaklaşık her on kadından birini etkilediği tahmin ediliyor; bu da yaklaşık 190 milyon kadına denk geliyor. Sadece Fransa’da Inserm’in 2024 tarihli bir raporuna göre bu sayı yaklaşık iki milyon kişi. İlk belirtilerin ortaya çıkması ile tanı konulması arasındaki ortalama sürenin birçok ülkede hâlâ yedi ila on yıl arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu gecikmeyi anlamak için kadın ağrısına ilişkin tıbbi ve toplumsal temsillerin uzun tarihine bakmak gerekir.
Antik Çağlara kadar izlenebilen acı
Yaygın bir inanışın aksine, endometriozis yeni ortaya çıkmış bir hastalık değil. Ayrı bir tıbbi hastalık olarak tanımlanması görece modern olsa da yoğun pelvik ağrı, son derece ağrılı adet dönemleri ve kısırlık gibi bu hastalıkla uyumlu belirtilerin tanımları, antik dönem tıbbi metinlerinde dahi görülüyor.
En eski referanslar, yaklaşık MÖ 1855 yılına tarihlenen Mısır tıp papirüslerinde ortaya çıkmaktadır. Antik Yunan’da ise Hipokrat’a (MÖ 5.-4. yüzyıl) atfedilen Hipokrat Külliyatı’nın yazılarında, şiddetli adet ağrısı, anormal kanama ve gebe kalmada güçlükle kendini gösteren jinekolojik rahatsızlıklar tanımlanmaktadır.
Bu belirtiler daha sonra, sözde hareketli olan rahmin fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkların kaynağı olduğunu öne süren “gezinen rahim” teorisiyle açıklanmıştır. Bu açıklama yanlış olsa da biyolojik bilginin bulunmadığı bir dönemde kadınların çektiği acıların fark edildiğini, ancak bunların felsefi ve kültürel çerçeveler üzerinden yorumlandığını göstermektedir.
“Histeri” veya fiziksel belirtiler ile kadınlara ilişkin temsiller arasındaki karmaşa
Yüzyıllar boyunca bu bakış açısı varlığını sürdürdü. Jinekolojik ağrı büyük ölçüde kadın olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görüldü ve çoğu zaman ahlaki ya da psikolojik bir dengesizliğin ifadesi olarak yorumlandı.
Yunanca hystera (“rahim”) kelimesinden türeyen “histeri” terimi, bedenle ilgili belirtiler ile kadınlığa ilişkin toplumsal temsiller arasında süregelen bir karmaşanın damgasını vurduğu bu uzun tarihin bir parçasıdır. Bu yaklaşım, kadınların şikâyetlerinin tıbben nasıl dikkate alındığını ve incelendiğini uzun süre etkiledi.
Şüpheden tıbbi tanınmaya
Bir dönüm noktası 19. yüzyılın sonlarında geldi. 1860’larda patolog Karl von Rokitansky, anatomopatolojik incelemeler aracılığıyla rahim iç yüzeyini andıran bez dokusu içeren ve rahim boşluğunun dışında bulunan lezyonları tanımladı. Bu gözlemler, daha sonra endometriozis olarak tanımlanacak durumun ilk morfolojik tanımını oluşturdu.
20.yüzyılın başlarında Amerikalı jinekolog John A. Sampson bir adım daha ileri gitti. 1921 ile 1927 yılları arasında “endometriozis” terimini ortaya koydu ve hastalığın ayrı bir klinik durum olarak ilk kavramsallaştırmasını önerdi. Endometriyal hücrelerin karın boşluğuna geri akmasını öne süren retrograd menstruasyon hipotezini ortaya attı. Bu hipotez günümüzde hâlâ başlıca açıklama çerçevelerinden biri olsa da hastalığın tüm biçimlerini ve yerleşimlerini tek başına açıklayamamaktadır.
Bu çalışmalar, endometriozisin modern anlayışının temellerini attı. Ancak bunun hasta bakımında hemen bir iyileşmeyle sonuçlanması söz konusu olmadı. 20. yüzyılın büyük bölümünde hastalık hafif bir durum olarak görülmeye devam etti ve adet ağrısı da yaygın biçimde önemsizleştirildi.
Uzun süre görünmez kılınmış kronik bir hastalık
Uzun süre esas olarak anatomopatolojik açıdan ele alınan endometriozis, son birkaç on yılda giderek iltihaplanma süreçleriyle ilişkili kronik bir hastalık olarak kabul edilmeye başlandı. Bilgideki bu değişim, hastalığın klinik belirtilerinin tamamının daha iyi anlaşılmasını mümkün kıldı: şiddetli ağrı, sürekli yorgunluk, sindirim ve idrar yollarıyla ilgili sorunlar, yaşam kalitesinde ciddi bozulma ve bazı durumlarda kısırlık.
Bu ilerlemelere rağmen tanıya ulaşma sürecindeki belirsizlik ve gecikme hâlâ önemli boyutta. Bunun nedeni hem belirtilerin büyük çeşitlilik göstermesi hem de adet dönemi ve kadın ağrısı etrafındaki toplumsal kabullerin devam etmesidir. Çok sayıda çalışma, hastaların uzun süre ağrılarının “normal” olduğunun söylendiğini veya ağrılarının stres ya da kaygıya bağlandığını bildirdiğini göstermektedir. Bu durum, tanıya ve uygun tedaviye erişimin gecikmesine katkıda bulunmaktadır.
Hâlâ yazılmakta olan bir tarih
Son yirmi yılda endometriozisin yönetimi önemli ölçüde değişti. Özellikle MR görüntüleme ve uzmanlaşmış ultrasonografi gibi tıbbi görüntüleme teknolojilerindeki gelişmeler, karmaşık vakaların tanısının iyileştirilmesini sağladı. Bunun yanı sıra tedavi stratejileri çeşitlendi ve yaşam kalitesine giderek daha fazla önem verilmeye başlandı.
Fransa’da bu gelişmeye, özellikle 2022 yılında Endometriozisle Mücadele Ulusal Stratejisinin oluşturulmasıyla birlikte kurumsal düzeyde artan bir tanınma eşlik etti. Bu strateji; erken tanıyı geliştirmeyi, bakım süreçlerini yapılandırmayı, sağlık çalışanlarının eğitimini güçlendirmeyi ve araştırmaları desteklemeyi amaçlıyor.
Bu gelişmeler hastalığın anlaşılma ve yönetilme biçimini derinden değiştirmiş olsa da birçok zorluk devam ediyor. Günümüzdeki araştırmalar özellikle erken dönemdeki ağrı süreçlerinin daha iyi anlaşılmasına ve daha erken müdahale edilmesine odaklanıyor. Amaç, yalnızca tedavi etmeye dayalı katı bir mantığın ötesine geçerek uzun vadede önleme stratejileri geliştirmektir.
Endometriozisin tarihi, sağlık sistemlerinin kadın ağrısını tespit etme ve yönetme konusunda karşı karşıya kaldığı kalıcı zorluklara ışık tutmaktadır. Kadın ağrısı, günümüzde hâlâ önemli bir halk sağlığı meselesi olmaya devam etmektedir.
The Conversation’da 2 Eylül’de yayımlanan yazı kısaltılarak çevrilmiştir.
Fotoğraf: 19. yüzyılda Paris’teki Salpêtrière Hastanesi’nde gerçekleştirilen histerektomi ameliyatını gösteren bir gravür. Salpêtrière, psikolojik rahatsızlıklar için Fransız bir kurumdu ve histeri tanısı konulan kadınlar genellikle tedavi için buraya gönderiliyordu. Wellcome Collection (CC BY 4.0)
İlgili haberler
Her 5 kadından birinin sorunu: Miyomlar
Rahim ve çevresinde gelişen iyi huylu olan bu kitlelerin oluşum mekanizması net ortaya koyulamamış olsa da özellikle östrojen ve progesteron hormonları ve genetik yatkınlık oluşum sebebi.
Vajinismuslu kadınlar yalnız değilsiniz!
Vajinismus her ne kadar çiftler arası bir sorun olsa da bu durum kadının kendini özellikle eşine karşı yetersiz, beceriksiz, başarısız ve suçlu hissetmesine neden olur.
Menopoz: Doğal bir süreçten kârlı bir pazara
Menopoz, kadınların yaşamının doğal bir dönemi olmasına rağmen sağlık sistemi tarafından giderek daha fazla tüketim alanına dönüştürülüyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























