Türkiye’de tam gaz baskı süreci ve dalgakıranlar
Düşmanlaştırıldığımız, güvensizleştirildiğimiz böylesi bir dönemde “Kime güveneceğiz ki?” sorusunun yanıtını işçi kadınlar buldu: Birbirimize!

Türkiye yakın tarihinde belirleyici ve geleceğimizi doğrudan etkileyecek bir dönemden geçiyoruz. Dünyada ve Türkiye’de bizleri etkileyen, birbirine bağlı üç ana etkeni şöyle özetleyebiliriz. Birincisi, emperyalist bloklar arasındaki çatışmanın yeni bir dünya ve yeni bir Ortadoğu yarattığı tablo. Ki Türkiye burada Batı bloğunda, Trump ile ele ele yürüyor. İkincisi Türkiye’nin ekonomisi ve içerideki sermaye bloğunu güçlendirmek ve muhafaza etmek için yapılan koruma kalkanları ve üçüncüsü de iç siyasette muhalefete baskı, faşist bir rejimin inşasını tamamlamak. 

ABD’nin güvenilir taşı

Bu üç temel mesele birbirine bağlı, hepsi birbirinden etkilenen temel tartışmalar. Trump’ın Türkiye’yi Ortaoğu’da yeni bir oyun kurucu olarak belirlemesi, Suriye ve Irak’ta etkisini arttırması ve belirli imtiyazlar vermesi belirli ihtiyaçlarla paralel ilerledi. Çin ve Rusya’nın etkisini en aza düşürmek isteyen Trump, Ortadoğu’daki istediklerine sadece İsrail ile erişemeyeceğini çok iyi anladı. Keza İran ile süren savaştan istediği hiçbir şeyi alamayan Trump, Kasım ayındaki seçimlerde başına geleceklerin hesabını düşünüyor. 

Trump’a karşı öfke ABD’de günden güne büyüyor. Özellikle kadınların Trump’a karşı tepkilerin bir yanı da Ortadoğu’daki savaşların faturasının kadınlara kesilmesinden dolayı. Bir örnek verelim; ABD’nin 2026 bütçe teklifinde Savunma Bakanlığı'na yüzde 13 artış öngörülürken, neredeyse diğer tüm federal kurumlar ciddi kesintilerle karşı karşıya kaldı. Konut, eğitim, beslenme ve sağlık gibi alanları destekleyen programlara yönelik kesintiler meydana geldi. Bu bütçede özellikle hamile ve doğum sonrası kadınlara yönelik Kadınlar, Bebekler ve Çocuklar için Özel Beslenme Programı bütçesinden yaklaşık 300 milyon dolar kesilmesini de barındırıyordu. Bu sadece bu süreçte yaşananların örneklerinden biri. Dolayısıyla Trump’ın yeniden aday olup olamayacağı, seçilip seçilemeyeceğine dair çok fazla tartışma ve soru işareti var.  

Ancak ABD siyasetini kişilere indirgememek lazım. Zira ABD’de kendi içinde farklı sermaye bloklarının çatışması ve bu bloklardan hangisinin ne zaman güç sahibi olduğuyla alakalı olarak belirli siyasetler izleniyor. Ancak hepsi, Çin ve Rusya rekabeti açısından ortak tutumda ilerliyorlar. Bu noktada Türkiye’nin, ABD’nin önümüzdeki yıllar için planladığı tabloya uyum sağlamak üzere destek bulması ve bu doğrultuda ilerlemesi, rejimini güçlendirmek ve faşizmi hızla inşa etmek isteyen AKP iktidarı için de adeta bal kaymak oldu.

İç cephe, süreç ve yeni anayasa

Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için çetrefilli görünse de tüm tuşlara basılıyor. Baskı ve zorla yaptırılan, “yok artık” dediğimiz her şey tek tek gerçekleşiyor. AKP dışındaki belediyelere operasyonlar devam ediyor, Üsküdar Belediye Başkanının tutuklanması ve devamında İBB davalarının gösterdikleri, “tam gaz baskı”yla devam eden AKP iktidarını ortaya seriyor. Halkın, kadınların seçtiği tüm belediyelere tek tek tehdit, gözdağı, korku veya suçlamayla operasyonlar yapılıyor, AKP, halkın iradesini gasbediyor. Keza bu operasyonlar sadece Yeni Parti’yi veya CHP belediyelerini kapsamıyor. 

Daha düne kadar iktidarın zemin hazırladığı, beslediği, sırtını sıvazladığı, tam anlaşamasa bile politik yönüne yaradığı için hoş gördüğü cemaatlere bile operasyon yapıyor. Deniz Göktaş aylardır tutuklu, sanatçılar baskılanıyor, konserler iptal ediliyor. Kısacası: Erdoğan’a “uymayan” herkes tasfiye ediliyor. 

Antidemokratik bir yapıdan demokrasi bekleyemeyiz

İmralı ile ilerleyen süreç ve sonuçlarını da bu bağlamdan ayrı değerlendiremeyiz. Ancak bu süreç, Türkiye’nin içinde çeşitli eleştirilerle ilerliyor. Kürt halkı bu sürecin şeffaf ilerlemediğini ve sonuçlarının kapsayıcı olmadığını dile getiriyor.

Gidişat, Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu “yeni iç cephe” ve yeni Anayasa tartışmalarını düşündürtüyor. Sadece son iki yıla baktığımızda Meclisten geçen kadınların tamamen zararına olan yasalar da bu hazırlığın bir parçası. Suça sürüklenen çocuklar, müstehcenlik, nafaka ve sayabileceğimiz onlarca yasa aslında çocukların, kadınların kazanılmış haklarının gasbedilmesiydi. Şimdi bahsi geçen ve tekrar gündem olan yeni Anayasanın ne olacağı da ortada. 

Suriye’den örnek vermek gerekirse, SDG’nin entegrasyonu tartışılırken Kürtler açısından dil ve eğitim haklarının anayasal güvence altına alınması üzerinden bir demokratikleşme propagandası yürütülüyor. Oysa ortaya konan düzenlemenin sınırlarına bakmak gerekiyor. 16 Ocak 2026’da yayımlanan 13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Kürtçe, ikinci resmi dil olarak değil, “ulusal dil” olarak tanımlanıyor. Kararname, Kürt nüfusunun kayda değer oranda bulunduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçenin seçmeli ders ya da eğitsel-kültürel faaliyet kapsamında öğretilmesine izin veriyor. Fiili özerklik sona ererken ana dilinde Kürtçe eğitimini garantilemek, kazanım olarak tarihe geçecek bir hedefti. Görüşmelerin en önemli konusu buydu. Çıkan sonuç bu hedefin de çok gerisinde.

Antidemokratik bir yapıdan, demokratik adımlar atmasını bekleyemezsiniz. Hele ki AKP iktidarının karnesi belli. Kadınların medeni haklarına saldırı, nafaka hakkının gaspı, boşanmalara arabuluculuk, cezasızlık, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, LGBTİ’leri hedef alan yasalar, özellikle kadınları ilgilendiren müstehcenlik yasası, kürtajın fiilen yasaklanması gibi birçok gelişme yıllardır tartıştığımız gündemler. Dolayısıyla saray düzeninin yeni anayasasından “eşitlik ve demokrasi” beklemek talihsiz bir analiz olur. 


İktidarın mali hamleleri, kadınları hedef aldı

İktidar her alanda örgütlenmeyi, onun sefalet ve baskı politikalarına karşı boyun eğmemizi istiyor. Bu yüzden de günden güne emekçilerin cebinden çalınan paraların hacmi büyürken, patronlar zenginleşiyor, örgütlülük engelleniyor ve işsizlik bir sopa gibi kullanılıyor. 

İktidar ve Şimşek yıllardır Orta Vadeli Planlarla kadın işçilere emekçilere adeta kan yutturdu. Şimşek’in vaat ettiği tüm enflasyonu düşürme propagandası fos çıktı. Esnek çalışma, düşük ücret, işsizlik kadınların gerçeği bu oldu. 

Sayısal verilere bakıldığında; ocak 2025’te 16 milyon 864 bin 733 olan işçi sayısı, temmuz 2025’te 17 milyon 326 bin 143’e çıkıyor. Bu sayı 2026 ocak ayında 16 milyon 699 bine geriliyor. Kadın işçi sayısında da bir artış söz konusu: Ocak 2025’te 5 milyon 353 bin 868 olan kadın işçi sayısı, temmuz 2025’te 5 milyon 441 bin 187’ye yükseliyor. Ancak kısa dönemli dalgalanmalar yerine iktidarın türlü projelerle “Kadın istihdamını artırdığını” iddia ettiği son bir yıl bütüncül olarak baz alındığında; toplam kadın işçi sayısı ocak 2025 yılında 5 milyon 353 binken ocak 2026’da 5 milyon 344 bine geriliyor. Sektörler arasındaki ciddi değişkenlik ve sendikal örgütlenmedeki belirgin kan kaybı ise dikkat çekiyor.

Tekstil ve metalde 88 bin kadın işçi kaybı

Son bir yıla sektörel bazda baktığımızda, en dikkat çekici düşüş Türkiye imalat sanayisinin önemli bir parçası olan tekstilde yaşanıyor. Dokuma, hazır giyim ve deri sektöründe kadın işçi sayısı bir yılda yüzde 14,53 azalarak 473 binden 404 bine geriledi. Yani tek bir sektörde 68 binin üzerinde kadın işçi işini kaybetti. Benzer şekilde metal sektöründe de kadın istihdamı yüzde 5,61 geriledi; kadın işçi sayısı 377 bin 816’dan 356 bin 636’ya düştü; 21 bin 180 kadın işçi sektörden koparıldı. Bu iki sektör, kadınların sendikalaşma oranının en düşük olduğu alanlar arasında yer alıyor. Petrokimya, enerji ve taşımacılık sektörlerinde de kadın işçi sayısı düşmüş vaziyette.

Kadın işçi sayısının arttığı sektörlerde ise iletişim, sağlık ve sosyal hizmetler, savunma ve güvenlik ile konaklama ve eğlence öne çıkıyor. Tele satış hizmetleri çalışanlarının da dahil edilmesiyle iletişim iş kolundaki kadın işçi sayısı 23 bin 411’den 104 bin 56’ya yükseldi. Sağlık ve sosyal hizmetlerde yüzde 57,87 artışla kadın işçi sayısı 303 bin 470’ten 479 bin 79’a ulaşmış durumda. Savunma ve güvenlikte yüzde 8,41 artışla 41 bin 149 kadın işçi; konaklama ve eğlence sektöründe ise yüzde 7,47 artışla 468 bin 625 kadın işçi yer alıyor.

Bu rakamları iki yönlü okumakta yarar var: Birincisi, sektörel bazlı değişimler öne çıkarken sendikalı kadın işçi sayısındaki düşüş ciddi bir fark ortaya koyuyor. İkinci yönü ise iktidarın en çok kadın istihdamı sağladığını savunduğu imalat ve sanayide kayıtlı kadın işçi sayısında, iddia edilenin aksine düşüş yaşanıyor.

Sendikalı kadın işçi sayısı düşüyor

Bu süreçte aynı zamanda sendikalı kadın işçi sayısı da düşüyor. Veriler geçtiğimiz yıllara göre toplam sendikalı işçiler arasındaki kadın oranı ve kadınların sendikalılık oranlarında bir artış gösterse de sendikalı kadın sayısının azaldığı belirginleşiyor. Yani çalışma şartları zorlaşıyor ama örgütlenmenin önündeki engeller artıyor. 

Dardanel işçileri güven inşa etti, kazandı

“Bu kadar şey oluyor memlekette neden kimse bir şey demiyor?” sorusunun yanıtlarından biri de bu. İşçi ve emekçi kadınların en örgütsüz dönemden geçiyoruz. Evet iktidar her operasyonu gözümüze sokarcasına korku salıyor. Ancak örgütlenenlerin, mücadele edenlerin böylesi bir ortamda bile kazandığını görüyoruz. Belki farklı örnekler sayılabilir ancak burada Dardanel işçisi kadınların mücadelesinden örnek vermek gerekir. 

Dardanel Çanakkale’de dört ay boyunca sekiz saatten on saate çıkarılmış mesailerle yorgun ve bitkin bir şekilde çalışmaya devam eden kadın işçiler önemli bir kazanıma imza attı. Yüzde 80’i kadınlardan oluşan ve sendikalaşmanın çok zor hale getirildiği bir fabrikadan bahsediyoruz. En az 150 kişinin son aylarda işten çıkarıldığı, böyle ekonomik zorluklara dolu bir dönemde doğal olarak “işsiz” kalma korkusu yaşayan kadınlar, fabrika çalışma saatlerini 12 saate çıkarınca birbirine güvenmeyi ve mücadele etmeyi seçti. İki vardiya fabrikaya girmedi, “ya tek kalırsam” korkusu yaşasalar bile birbirine güvendiler ve iki saatlik iş bırakma sonucu fabrika yönetimi geri adım attı. Evet bu büyük bir kazanım gibi görünmeyebilir ancak umut verici ve dersler barındırıyor. 

Düşmanlaştırıldığımız, güvensizleştirildiğimiz böylesi bir dönemde “Kime güveneceğiz ki?” sorusunun yanıtını Dardanel’deki işçi kadınlar buldu: Birbirimize! Dolayısıyla iktidarın saldırıları devam ederken tüm bu saldırıların hayatımıza, ekmeğimize, haklarımıza ve insanlığımıza karşı olduğunu bilmeli ve buna karşı “birbirimize” güvenmeliyiz.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
Emperyalist savaşlar yayılırken: Balistik füzeler, kelepçeler ve ‘piyade’ olmayanlar

Tablo hepimiz için kararıyor. Ancak karanlığa karşı ışığı örgütleyen halklar için bu karanlık fırsatlarıyla da geliyor. Burada önemli olan emperyalizmin oyununda birer piyade olamamak...

NATO’nun gölgesinde kadınlar

‘Kadınların hayatının her alanını kuşatan saldırılara karşı rotamız, yan yana geldiğimiz her mekanı barış için bir direniş ve dayanışma ağına çevirmekten geçiyor.’

Hayat duracaksa NATO için değil, emek için durmalı

‘Hayatın Trump ve savaş çığırtkanları için değil, emekçilerin insanca yaşayacağı bir ücret hakkı için durduğunu görmeliydik.’


Editörden