Emperyalist savaşlar yayılırken: Balistik füzeler, kelepçeler ve ‘piyade’ olmayanlar
Tablo hepimiz için kararıyor. Ancak karanlığa karşı ışığı örgütleyen halklar için bu karanlık fırsatlarıyla da geliyor. Burada önemli olan emperyalizmin oyununda birer piyade olamamak...

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesi, küresel ölçekte tırmanan çatışma dinamiklerinin ve askeri politikaların yeni bir aşamaya geçtiğini ortaya koydu. NATO toplantısı sürerken Trump’ın Ankara’dan İran’a yönelik saldırı emri yayılan bölgesel çatışmanın fitilini ateşledi. NATO üyeleri askeri harcamalarında büyük artışlar yapmayı taahhüt ederken, şimdiden on milyarlarca avro değerinde yeni tedarik anlaşmaları duyuruldu. AB ülkeleri ayrıca hazırlılık 2030 (Readiness 2030) programı aracılığıyla 800 milyar avroya kadar bir kaynağı askeri sanayi alanda harekete geçirmeyi planlıyor. 

Ankara’dan verilen vur emri üzerinden bir ay bile geçmeden şöyle bir tablo ortaya çıktı: İran’ın güneyinde bulunan köprüler, elektrik santralleri, su depoları, içme su tesisleri, askeri eğitim kışlaları hedef alındı. İran’ın güneyinde 50 dereceye varan sıcaklıkta yaşayan İran halkı elektriksiz, susuz bırakıldı. İran ABD’nin bölgedeki üslerini hedef alarak Kuveyt, Umman, Ürdün gibi farklı körfez ülkelerine saldırı düzenledi. İran’a yönelik sistematik saldırıya karşı Kızıl denizin can damarı Babülmendep Boğazı Yemen’deki Husiler tarafından kapatıldı ve Hürmüz’ün ardından Babülmendep’te kapatıldı. Husilere yönelik saldırılar da hızlanırken yeni bir savaş cephesi Irak’ta meydana geldi. Arabistan ve ABD, Irak’taki Haşdi Şabi’yi hedef aldı. 

Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş tekrar alevlenirken, Karadeniz’de birçok gemi Ukrayna tarafından hedef alındı, Türkiye’ye ait gemilerde Ukrayna tarafından vuruldu. Aynı zamanda İran’a ait gemiler de Hazar denizinde Ukrayna tarafından hedef alındı. İsrail ise Gazze’de işgal ve saldırılarını sürdürüyor.

Savaş hızla yayılıyor

NATO savaş örgütünün toplantısından bir ay bile geçmeden dünyamız adeta cehenneme çevrildi. Bu tablo NATO toplantılarında planlanmadı, zirve emperyalist- kapitalist batı bloğunun ahde vefa tazelemesinin bir aracı oldu. Birinci sonuç zaten ortada. Yukarıda özetlediğimiz sıcak savaş, yıkım, ölüm ve halklara reva görülen eziyet. 

İkincisi, kısa ve uzun vadede dünyadaki tüm işçi sınıfı ve özellikle kadınların etkileyecek yönler. NATO ve batı yanlısı bağımlı kapitalist ülkeler açısından askeri üretim acil bir öncelik olarak ele alınıyor. Toplumsal ihtiyaçlar ise mali disipline, denk bütçe kurallarına ve kemer sıkma taleplerine tabi tutulmaya devam ediyor. Artan askeri harcamalar kamu sağlığı, eğitim, çocuk bakımı, emeklilik, konut ve sosyal harcamalar ve kamusal hizmetleri sekteye uğratıyor. 

Örneğin Almanya, “tarihi dönüm noktası” olarak adlandırdığı süreçle ordusunu "Avrupa'nın en güçlü konvansiyonel ordusu" yapmayı hedefliyor. Almanya, savunma bütçesinin 2025'teki 86 milyar avro seviyesinden 2029 yılına kadar 152,8 milyar avroya çıkarmayı hedefliyor. Bunun karşısında Almanya, Resmi Kalkınma Yardımı (ODA) bütçesinde kesintiye gitti. 2024'te 11,5 milyar avro olan ODA bütçesi, 2025 yılında 10,3 milyar avro (yaklaşık 11,8 milyar dolar) düşürüldü.

Fransa’da artan askeri harcama miktarı 2026 bütçesinde 7 milyar avroluk “tasarruf” adı altında önümüze çıkıyor. Sağlık hizmetlerinden 5 milyar avro kesinti hedeflenirken, bu kesintiler daha yüksek cepten ödemeler ve ilaç geri ödemelerinde kısıtlamalar anlamına geliyor. Bu özellikle bakım ve sağlık alanında ciddi hak kayıpları demek. İtalya özelinde cinsiyete dayalı şiddetle mücadele fonlarının önceliğinin düşürüldüğü görülüyor. İngiltere’de çocuk yardımı, eşini kaybeden veya boşanan kadınlara sosyal yardımların kesilmesi ile sonuçlanıyor.

ABD’de IISS raporlarına göre trilyon dolarlık savaş bütçesi, "hemen hemen tüm hükümet alanlarındaki derin kesintilere rağmen" planlanıyor. Savunma bütçesi tarihi seviyelere ulaşırken, altyapı, sağlık ve barınma gibi toplumsal ihtiyaçlar baskı altında kalmaya devam ediyor. Latin Amerika’nın belirli ülkelerinde de benzer bir tablo ile karşı karşıyayız. Özetle sermayeyi koruyan devletler savaş için kuşanırken halkın tüm haklarını gasbetmeye, sofraları küçültmeye devam ediyor. 

Peki neden savaş yayılıyor ve savaşa ihtiyaç duyuluyor? Dünyadaki emperyalist kutuplar özellikle ABD, Çin ve Rusya arasındaki devasa rekabet son yıllarda yeni bir aşamaya geçti. Pandemiden bu yanan adım adım ticaret savaşları, bölgesel güç ve askeri tasfiyeler, yeni rotalar, daha fazla artı değer üretmek üzere teknolojinin ilerlemesi ve konumlanması üzre sermayedarlar arasındaki rekabeti kızıştırdı ve geldiğimiz nokta öngörülemez değildi. Emperyalizm bütün tıkanmaları ve sıkışmışlıklarını aşmak üzere tüm halkları kara deliğe sürüklüyor ve bu sürüklenme hızlanıyor.

Ekonomik tablo yukarıda bahsettiğimiz biçimde kadınlar için vahimleşirken öte yandan sermayedarlar savaşları organize etmek, ve günden güne artan sınıf öfkesini bastırmak için daha baskıcı, faşist eğilimler taşıyan devletlere ihtiyaç duyuyor. Pandemiden bu yana “yükselişte” diyerek bahsettiğimiz aşırı sağ kendini bu yüzden ileriden örgütledi ve emekçilerin içinde yer edindi. Avrupa’da sağcı hükümetler, ABD’de Trump etkisi, Arjantin’de Javier Milei hükümeti gibi birçok etken dünyada sağ, milliyetçi ve faşist eğilimler taşıyan özellikleri yaygınlaştırıyor. Birkaç yıl önce göçmenler, LGBTİ’ler ana hedef olarak gösterilirken şimdi bütün sağcı hükümetler ve temsilcileri tüm sol, sosyalist örgütleri apaçık düşman ilan ediyor. Aslında savaş, sömürü ve yıkımın karşısında duran herkes “terörist” ilan ediliyor.

Yıllar içinde yazılarımızda aşırı sağa dair açtığımız her tartışmada, “LGBTİ’ler ve göçmenlerin hedef gösterilmesi tüm işçi sınıfının hedef gösterilmesi anlamına geliyor” diyorduk. Bu tarif bazen kaba, bazen kopuk ve anlaşılmaz gelse de aslında işçi sınıfını bölme, hedef tahtasına oturtacak kimilerini bulma yöntemiydi. Bu çemberi genişlemesi de kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Devletlerin uyguladığı şiddet ve baskı tüm dünyada ciddi bir biçimde arttı. 

Savaş pazarlığında Türkiye payı

NATO’nun önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’de de tablo ayrıksı değil. Yıllardır Mehmet Şimşek’in “kemer sıkma” politikaları ile emekçiler ezildikçe eziliyor. Haklar gasbediliyor, sosyal haklar peş peşe buharlaşıyor.

AKP, faşizmi kurumsallaştırmak için hızlandıkça hızlanıyor. Belediyelere operasyonlar, Mutlak Butlan, kadın eylemlerine müdahale, kayyumlar, gazetecilere, komedyenlere kelepçeler. “Uyuşturucu” adı altında sanatçılara gözdağı operasyonları…  

Tüm bunlar Türkiye’de tüm muhaliflerin, susturulduğu, bastırıldığı, sindirildiği ve hatta tasfiye edildiği tarihsel bir dönemeci ortaya çıkarıyor. Ve bu gidişat “Erdoğan-Trump dostluk fotoğrafı”, Ankara’da o yöre halkının bile belki tatmadığı yemeklerin sunulduğu ihtişamlı NATO zirvesinden bağımsız değil. Emperyalizm Türkiye’ye bölgede bir görev atadı. Bu görevi kabaca iki yönlü tarif edebiliriz: Birincisi Türkiye özellikle sermaye açısından inşa edilecek transit hatlar açısından tampon bölge görevi üstlenecek ve özellikle Irak ve Suriye’nin “güvenliğinden” sorumlu olacak. İkincisi ise İsrail’in ABD için bölgedeki “tek karakol” olma ihtimalini ve olası ABD’nin kontrolü dışındaki hamleleri için kontrol mekanizması olacak.

İşte tüm bu dengelerin için Türkiye’de AKP iktidarı kendi bekası için içerideki hamlelerini sertleştiriyor. İktidarı, kadınlara, işçilere, muhaliflere ve bekasını tehdit eden tüm kesimleri hedef alıyor. Bunun bariz örneklerinden biri de bir yıldır Kürt meselesi üzerinden devam eden “süreç” tartışmalarıdır. Bir çerçeve yasa gündemde ama bir yıl boyunca işçilere, emekçilere, kadınlara “biz ne anladık bu süreçten” diye sorsak, hepimizin yanıtını benzerlik içerecek. Şeffaf olmayan, belirli dar kalıplara sokulan süreç tartışmaları ve Türkiye’de Kürt halkının sorunlarının çözümü de gündemde olan çerçeve yasada olmayacak. Çünkü sürecin kendisi Suriye’de, Irak’ta ve İran’da emperyalizmin sürdürdüğü çatışmalar, uzlaşmalar, el sıkışmalarla paralel ilerliyor. Son 20 yılda Türkiye, en antidemokratik dönemden geçerken Kürt sorununa da bu denli bir süreçten “demokratik” bir çözüm beklemek, kevgirle su taşımaya benzeyen bir tablo ortaya çıkarıyor. 

Savaşın yayılması ve Türkiye’nin de NATO ülkesi olduğunu düşündüğümüzde halklar için savaş tehlikesi dünden çok daha yakında. ABD üsleri diğer bölgelere ateş açmak için istendiğinde hazır ve donatılmış vaziyette. Dolayısıyla “güvende hissetmemek” artık çok daha bariz ve belirgin bir şekle bürünmüş durumda.

‘Proletarya için devrime hazırlanmak demek’

Dünya ve Türkiye’nin durumu ortadayken topyekun saldırılara karşı bulunduğumuz ülkelerde ve hatta sınır duvarlarının ötesinde topyekun örgütlenme ve mücadele kaçınılmaz bir yerde duruyor. Tablo hepimiz için kararıyor. Ancak o kibriti çakan, karanlığa karşı ışığı örgütleyen halklar için bu karanlık fırsatlarıyla da geliyor. Burada önemli olan emperyalizmin oyununda birer piyade olamamak, aksine bu karanlığı çökertmek için canla başla mücadele etmek. 

Savaşın Rus Devrimi'ni nasıl doğurduğuna dair en net ve tarihsel materyalist analiz, Lenin'in 1917'de sürgündeyken kaleme aldığı Uzaktan Mektuplar metninde geçer. Lenin, savaşın devrimci duruma nasıl ebelik yaptığını şöyle açıklar:

"Bu devrimin (Şubat Devrimi) bu kadar çabuk ve görünüşte bu kadar köklü bir şekilde zafere ulaşmasının nedeni, son derece özgün tarihi bir durumun bir sonucu olarak, tamamen farklı akımların, tamamen heterojen sınıf çıkarlarının ve tamamen zıt siyasi ve sosyal çabaların şaşırtıcı derecede uyumlu bir şekilde birleşmiş olmasıdır... Ancak bu birleşmeyi sağlayan, tarihi olayların muazzam bir hızlandırıcısı ve her şeye gücü yeten bir rejisörü olan emperyalist dünya savaşıdır." 

Aynı dönemde Bolşeviklerin savaşa karşı çizgisini belirlerken, emperyalist savaşın kendi içinde devrimci krizi barındırdığını şu ünlü şiarla kitlelere tartışılır:

"Emperyalist savaşın bir iç savaşa (sınıf savaşına) dönüştürülmesi, günümüzün tek doğru proleter şiarıdır... Her savaş kendi içinde yenilgisinin soyut olasılığını taşır ve proletarya için bu, örgütlü bir biçimde devrime hazırlanmak demektir."

Fotoğraf: Unsplush kolaj


Editörden