Kadınlar adına değil, kadınlarla birlikte: Sendikaları yeniden iş yerlerinden kurmak
Sınıf sendikacılığı kadın işçi ve emekçilerin örgütlenmesine nasıl yaklaşır?

Bugün sendikaların en temel sorunu, sendikal faaliyetin iş yerlerinden ve emekçilerin katılımından uzaklaşmış bürokratik kurullara dönmüş olmasıdır. Sendikalar, yönetici heyetlerden ibaretmiş gibi, yöneticilerin açıklamaları, kurumlarla görüşmeler, merkez toplantıları ve temsil heyetlerinin faaliyetleri haline gelmiştir. Üyeler talep oluşturan, karar alan ve mücadeleyi örgütleyen olmaktan çıkarılmış; kendileri adına yapılanları izleyen bir konuma itilmiştir. Sendikal hareketin (!) iş yerlerinden ve emekçilerin karar alma ve mücadele süreçlerinden kopmuş (koparılmış) olması sendikaların yeniden inşasını zorunlu hâle getirmiştir.

Oysa sendika, aynı koşullarda çalışan emekçilerin ücretlerini, çalışma sürelerini, haklarını ve yaşam koşullarını korumak ve geliştirmek için kurdukları mücadele örgütüdür. Sınıf sendikacılığı sendikayı emekçiler adına hareket eden bir temsil kurumu değil; emekçilerin taleplerini belirlediği, karar aldığı ve mücadeleyi örgütlediği sınıf örgütü olarak ele alır. Kadın örgütlenmesine yaklaşımının başlangıç noktası da buradan kurulur.

Kadınlara sendikaların kapıları kendiliğinden açılmadı

Kadınlar kapitalizmin ilk dönemlerinden itibaren ucuz ve ikincil emek gücü sayılmış; düşük ücretlerle ve 14-16 saate varan sürelerle çalıştırılmış, birçok sendikanın örgütlenme alanının dışında bırakılmıştır. Buna karşı kadınlar; ücretlerin artırılması, çalışma sürelerinin kısaltılması ve örgütlenme hakkı için greve çıkmış, mücadele ederek sendikalarda kendilerine yer açmışlardır. 19. yüzyıl tekstil işçisi kadınların mücadeleleri, 1912’de kadın ve göçmen tekstil işçilerinin direnişi, Türkiye’de Cibali Tütün Fabrikası kadınlarından Bursa’nın ipek işçilerine uzanan grevler bu tarihin parçalarıdır.

Grev, toplu sözleşme, çalışma sürelerinin kısaltılması, doğum ve süt izinleri, kreş ve sosyal güvenlik hakları da örgütlü mücadelenin ürünüdür. Sınıf mücadelesinin tarihi, hakkı kazandıran örgütlü güç zayıfladığında kazanımların kağıt üzerinde kalabildiğini, uygulanmaz hâle getirilebildiğini de göstermiştir.

Kazanılmış hakların güvencesi örgütlü güçtür

Kadın kamu emekçilerinin bugünkü yaşamı geçmişte kazanılmış hakların onları koruyacak örgütlü mücadeleden koparıldığında kullanılamaz olduğunun örnekleriyle doludur. Artık kamu iş yerlerinde kreş neredeyse kalmamıştır. Süt, doğum ve mazeret izinleri mevzuatta yer almasına rağmen kadınlar bunları kullanırken idari baskıyla karşı karşıya kalmaktadır. Personel yetersizliği iş yükünü ağırlaştırmış, servisler tasarruf kalemi sayılmış; ücretler erirken kreş, bakım ve ulaşım maliyetleri kadınların sırtına yüklenmiştir.

Kadınların günü iş yerinden çıkınca da sona ermemektedir. Mesai dışı dijital iletişim iş yerinin denetimini eve taşırken bakım ve ev işleri büyük ölçüde kadınların sorumluluğunda kalmıştır. TÜİK’in 2025 Zaman Kullanım Araştırmasına göre çalışan kadınlar hane ve aile bakımına günde ortalama 2 saat 38 dakika ayırırken çalışan erkeklerde bu süre 47 dakikadır. Kadın emekçilerin mücadelesi bu nedenle yalnız yeni haklar kazanma değil, kazanılmış hakları fiilen kullanabilecek ve koruyabilecek örgütlü gücü yaratma mücadelesidir de.

Sınıf sendikacılığı neden iş yerini esas alır?

Sınıf sendikacılığının sendikal mücadele söz konusu olduğunda her söze iş yerlerinden başlamasının nedeni açıktır. Ücretler, çalışma süreleri, nöbet, mobbing, şiddet ve ayrımcılık iş yerinde somutlaşır; bunları değiştirebilecek kolektif güç de burada oluşur. Elbette kadın kamu emekçilerinin mücadelesi yalnız ekonomik ve özlük talepleriyle sınırlı değildir. İktidarın emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyen ekonomi politikalarına; düşünce, ifade, basın, örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlüklerine yönelik baskılara; grev yasaklarına; savaş ve silahlanma politikalarına karşı mücadele; barış talebi; Kürt sorununun demokratik, barışçıl ve tam hak eşitliği temelinde çözümü ile demokratik ve siyasal özgürlüklerin savunulması da sendikal mücadelenin parçasıdır. Kadınların ekonomik, demokratik ve siyasal talepler ile bunların kendi hayatı arasındaki bağı kurarak bu mücadelelere en doğrudan ve sürekli katılabileceği alan yine iş yeridir. İş yeri; kadınların ortak sorunlarını tartıştığı, taleplerini belirlediği, karar aldığı, örgütlendiği ve ortak mücadeleye katıldığı temel örgütlenme alanıdır. Kadınlar açısından bunun ayrıca önemi vardır. Bakım yükünü taşıyan, mesai sonrasında çocuğuna, yaşlı ya da hasta aile bireyine yetişmek zorunda bırakılan kadınların sendikal katılımı sendika binalarındaki akşam toplantılarına bırakılamaz. Kadınlar sendikal mücadelenin kendilerini dışarıya atan, ulaşılmaz ve bürokratik işleyişinde yer aramak zorunda kalamaz. Aksine bütün bir sendikal faaliyet kadınların yaşam koşullarını dikkate alarak yeniden kurulmalıdır. İş yeri toplantıları, temsilcilikler, komite ve komisyonlar kadınların doğrudan katıldığı örgütlenme araçları haline getirilmelidir.

Sınıf sendikacılığı kadınların adına hangi taleplerin önemli olduğunu belirlemeyi değil, kadınların kendi taleplerini belirleyebilecekleri örgütlü zemini yaratmayı savunur. Bir hastanede 24 saat kreş ve nöbet düzeni, bir okulda mobbing, bir belediyede toplu sözleşmenin uygulanması ya da kayyımlar, bir büroda izin hakkı öne çıkabilir. Mücadele talebini iş yerindeki kadınlar kendi yaşamlarından çıkararak belirlemelidir.

Kadınların özgül talepleri bütün sınıfın talebidir

Sınıf sendikacılığı kadınların özgül taleplerini genel sınıf talepleri içerisinde eritilemeyeceğini ve bu talepler için mücadelenin sadece sendikada kadın yöneticilerin görevi olarak görülmemesi gerektiğini ifade eder. Tam tersine kadın emekçilerin tüm özgül sorunları bunları bütün bir sınıfın, toplam bir sendikanın mücadele konusu olmalıdır.

Örneğin, kreş yalnız kadınların talebi değildir. Bakımın kamusal hizmet haline getirilmesi yalnız annelerin sorunu değildir. Kadına yönelik şiddet, taciz ve mobbing yalnız şiddete uğrayan kadının ya da kadın çalışmalarının meselesi değildir. Bunların tümü sendikanın ve sınıfın ortak mücadele alanıdır.

Kadınların düşük ücretli, güvencesiz ve bakım yükü nedeniyle daha zayıf bir çalışma yaşamına mahkûm edilmesi yalnız kadınların konumunu geriletmez; sınıfın tamamının toplu pazarlık ve mücadele gücünü zayıflatır. Bu nedenle sınıf sendikacılığı kadınların yaşadığı eşitsizlikleri başta kadın kitlelerinin harekete geçmesiyle birlikte, eşitsizliği, şiddeti, ayrımcılığı ortadan kaldırmayı bütün sendikanın ve sınıfın sorumluluğu olarak ele alır.

Çalışma statüsü, sendika ve iş kolu farkları ortak mücadelenin sınırı değildir

Aynı hastanede hemşire kamu görevlisi, temizlik emekçisi işçi; aynı belediyede memurla belediye şirketi işçisi yan yana çalışmaktadır. Kreş yokluğu, hayat pahalılığı, güvenli ulaşım, taciz ve mobbing statü ve sendikal ayrım gözetmeksizin aynı ağırlıkta yaşanmaktadır. Farklı istihdam biçimleri, farklı sendika üyelikleri ortak mücadelenin sınırı haline getirilemez.

Kadınların mücadelesi iş yeri ve iş kolu ile de sınırlanamaz. Çeşitli sendika ve konfederasyonlarda örgütlü, sendikasız kadınların tek adam yönetiminin kadın düşmanı politikalara, savaş politikalarına, sermaye programlarına karşı ve insanca ücret, güvenceli çalışma, kamusal bakım, şiddetsiz yaşam ve demokratik haklar için ortak mücadele etmesi sınıf dayanışmasının gereğidir. Buradaki amaç farklı örgütleri tek bir merkezde toplamak değil, ortak maddi ve demokratik talepler etrafında mücadele birlikleri kurmaktır.

Sendikal mücadeleden dışlanma siyasetten de dışlanmadır

Kadın emekçilerin sendikal mücadelenin dışında kalması, kendi yaşamlarını belirleyen ekonomik ve siyasal kararların da dışında kalmasıdır. Siyaset yalnız seçimlerden ibaret değildir. Ücretin nasıl belirleneceği, bütçenin kreşe mi başka alanlara mı ayrılacağı, bakımın kamusal hizmet olup olmayacağı, çalışma süreleri, grev ve örgütlenme hakkı, merkezi bütçe sınıfsal ve siyasal tercihlerdir. 

Sınıf sendikacılığı, kadınların iş yerindeki taleplerini ve mücadelesini yalnız ülke içindeki değil, dünyadaki siyasal gelişmelerden de kopuk ele almaz. İş yerinde söz alan, örgütlenen ve mücadele eden kadın emekçi; eşitlik, şiddetsiz yaşam, insanca yaşam ve çalışma koşulları, düşünce ve ifade özgürlüğü, demokratik haklar, mülteci işçilerin hakları, savaş ve silahlanma politikalarına karşı mücadele ile emperyalizme bağımlılığa karşı yürütülen siyasal mücadelenin de öznesi hâline gelir.

İş yerinde söz alan, talep belirleyen, temsilcisini denetleyen ve ortak mücadeleyle sonuç alan kadınlar, kendi iş yerindeki sorunla genel politikalar arasındaki bağı kurar. Kendi yaşadığı sorunun başka iş yerlerinde de yaşandığını, güvencesizliğin çalışma rejiminden bağımsız olmadığını mücadele içinde görür. Sınıf bilinci ve demokratik katılım da bu deneyim içinde gelişir.

İş yeri temsilciliği örgütlenmenin merkezi olmalıdır

Toplu sözleşme yalnız 2 yılda bir yapılan masadaki ücret pazarlığı değildir. Taleplerin iş yerlerinde oluşturulduğu ve bu talepler için örgütlenmenin büyütüldüğü önemli bir mücadele sürecidir. Kadınlar ücret, çalışma süresi, kreş, servis, bakım izni, nöbet, mobbing, taciz ve ayrımcılık taleplerini iş yerlerinde tartışmalı; talepler şubelerde ortaklaştırılarak toplu sözleşmeye taşınmalıdır. Talebi belirleyen örgütlü güç, onu kazanacak gücün de temelidir.

İş yeri temsilcisi de yalnız aidat ve evrak işi yapan kişi değil, emekçileri bir araya getiren, örgütsüz kadınlara ulaşan ve iş yerindeki iradeyi şubeye taşıyan örgütçüler olmalıdır. İş yerinde kaç kadın çalışıyor, kaçı örgütlü, örgütsüz kadınlar neden sendikalı olmuyor, hangi talepleri var, hangi sorunlar onları ortak mücadeleye çekebilir? Bunlar temsilciliğin günlük örgütlenme soruları olmalıdır.

Bütün bir sendikal mücadele; ortak taleplerin iş yerlerinde belirlendiği, temsilcilikler aracılığıyla şubelere taşındığı, şubelerde ortaklaştırıldığı ve merkez yönetimlerin bu iradenin sorumluluğunda sadece yürütücüsü olduğu bir süreç olmalıdır. Konfederasyon yönetimleri ise kendilerini bir sendika gibi görerek karar almamalıdır. Sendikal işleyiş merkezden iş yerine değil, iş yerinden merkeze doğru kurulmalıdır. Aksi halde sendikal demokrasiden değil, bürokrasiden söz edilir.

Sendikal dil, yayıncılık ve eğitimde dönüşüm

Kadın örgütlenmesinin iş yerlerinden yeniden kurulması, sendikanın dili, yayınları ve eğitim anlayışının da buna göre şekillenmesini gerektirir. Ne kadın çalışması ne de kadınların sorunları yalnız 8 Mart ve 25 Kasım dönemlerinde yayımlanan özel metinlere sıkıştırılamaz. Ücret, bütçe, toplu sözleşme, iş güvencesi, çalışma süreleri ya da özelleştirme tartışılırken kadın emeği ve kadınların özgül sorunları sendikanın bütün yayınlarında cinsiyetçi dilden arınmış haliyle yer almalıdır.

Kadın yayınları farklı iş yerlerindeki kadınların mücadele deneyimlerini birbirine taşıyan örgütlenme araçları olmalıdır. Bir hastanedeki kreş mücadelesi başka bir hastaneye, fabrikadaki kadın işçilerin direnişi kamu emekçisi kadınlara ulaşmalıdır. Kazanımlar kadar kayıplardan çıkarılan dersler de kadın emekçilerin ortak deneyimine dönüşmelidir. Sendika yöneticilerinin ya da kadın uzmanların, farklı sendikal anlayışların kadın dergilerine yazı yazması bir sendikanın kadın yayıncılığı değildir.

Sendikal eğitim sendika içindeki anlayışların ideolojik örgütlenmesine sunulamaz. Kadın işçi ve emekçilerin tarihsel mücadeleleri, bugünkü örgütlenme deneyimleri, hakları ve mücadele yöntemleri kadınların kendi deneyimleriyle buluşturulmalıdır. Sendikanın dili de kadını yalnız, mağdur, korunması gereken ya da adına konuşulan bir kesim olarak değil, kendi hayatını değiştirecek mücadelenin öznesi olarak kurmalıdır.

Başarı mücadeleye katılan kadın kitlelerinin gücü ve kazanımla ölçülür

Sınıf sendikacılığının kadın örgütlenmesindeki başarı ölçüsü kadınlar için kaç açıklama yapıldığı, kaç panel düzenlendiği ya da kaç etkinlik gerçekleştirildiği değildir. Kadınların kendi talepleri etrafında örgütlenip örgütlenmediği, karar ve mücadele süreçlerine katılıp katılmadığı ve hangi taleplerin mücadeleyle kazanıldığı esas alınmalıdır. Sınıf sendikacılığı açısından kadın örgütlenmesinin amacı, kadınların yerine daha fazla konuşmak değil, kadınların kendi sözü ve talepleriyle örgütlü mücadeleye katılmasını sağlamaktır. Kadınların özgül taleplerini sendikanın kıyısında özel bir alan ya da yalnızca kadınların sorunu olarak değil, sendikanın asli unsuru olan kadın emekçilerin sorunları olarak ele almak; bu sorunları bütün bir sınıfın ve sendikanın tüm kurullarının temel mücadele başlıklarından biri hâline getirmek esastır. İş yerinden başlayan örgütlenmeyi farklı iş kollarındaki ve sendikalardaki kadınların mücadelesiyle birleştirmek, toplu sözleşmeyi ve sendikal temsili de bu örgütlü gücün araçları hâline getirmek ise son derece önemlidir. Sınıf sendikacılığı açısından kadın örgütlenmesi meselesinin özü budur. Dün olduğu gibi bugün de şiddetsiz bir yaşamın, insanca yaşam ve çalışma koşullarının güvencesi temsil edilmek değil; kadınların kendi sözünü kurması, örgütlenmesi ve mücadele etmesidir. Kazanılmış hakları koruyacak da, yeni kazanımlar yaratacak güç de buradadır.

NOT: Emek Hareketi sitesinden alınmıştır.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
3. KESK Kadın Kurultayı başladı: Mirasımız direniş, sözümüz mücadele

KESK 3. Kadın Kurultayı Ankara’da başladı. Kamu emekçisi kadınlar, güvencesizlikten şiddete ortak mücadele yollarını tartışıyor.

Kadın öğretmenler: Laiklikten uzaklaşma kadınların yaşamını da tehdit ediyor

Eğitim Sen Ankara 3 No’lu Şube, kadın öğretmenlerin laiklik, tarikat ve cemaatlerin okullardaki etkileri ile laiklik karşıtı uygulamalara dair görüşlerini anket ve atölye çalışmalarıyla ortaya koydu.

Sendikalar kadın emekçilerle birebir temas kurmalı

Eğitim Sen Malatya Şubesi’nin çalışması, neoliberal ve muhafazakâr politikaların kadın emeğini değersizleştirdiğini, kadınların sendikalardan daha güçlü bir mücadele beklediğini ortaya koydu.


Editörden