Temmuz ayının ilk günleri Ankara, NATO toplantısıyla çok konuşuldu. Ancak Ankara’da yaşayan emekçilerin geçinememe derdi, NATO toplantısı için Ankara’nın sorunlarına yaptığı makyaj kadar iktidara dert olmadı. Oysaki Ankara, NATO’nun savaş çığırtkanları gelmeden çok daha önce emeğinin hakkı için mücadele edenlerin, sofrasındaki ekmeği gasbedilenlerin hakkını aradığı; halkların sesini politika yapıcılara duyurmak için sokaklarını aşındırdıkları bir şehirdi. Örneğin, haziran ayında taban ücret mücadelesi için özel sektör öğretmelerinin ya da hakkı gasbedilen Doruk Maden işçilerinin Ankara’nın sokaklarında süren mücadelesi konuşuldu. Bizler temmuz ayında Trump geleceği için ya da Macron koştuğu için kapatılan sokakları, parkları değil; emekçilerin insanca yaşayacağı ücret talebiyle doldurduğu Ankara’nın meydanlarını konuşuyor olmalıydık. Sefalet ücreti dayatılan özel sektör öğretmenlerinin taban ücret mücadelesini, her geçen gün sofrası küçülen emekçiler olarak insanca yaşayacağımız bir ücret ve ek zam talebi için mücadelemizi nasıl örgütleyeceğimizi, taleplerimiz için hayatı nasıl durdurabileceğimizi tartışmalıydık.
Geçim krizinin ortasında
Hepimiz için hayatımızı insanca devam ettirebileceğimiz bir ücret mücadelesi, çocuklarımızın temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale geldiğimiz şu günlerde oldukça elzem hale geldi. Bir yanda markete her gidişimizde artan tutarlar, zar zor kaynattığımız tencere, kabaran elektrik, doğal gaz faturaları, baş edemediğimiz yüksek kiralar; diğer yanda daha bankadan çekip cebimize girmeden çoğu kredi kartlarına giden ve enflasyon karşısında eriyen ücretlerimiz... İlk altı ayda gıda enflasyonunun en az yüzde 35, kira artış oranlarının yüzde 33’lerde olduğu bir dönemde kamu emekçisi ve emeklilere dayatılan yüzde 13’lük bir zam ya da işçilere sadece toplu sözleşmeyle sınırlı kalan ücret artışı, işçi ve emekçilerin ücretlerini alım gücünü koruyacağı bir noktanın çok gerisinde bıraktı. Üstelik ücretlerdeki bu gerileme uzun bir süredir de sürmekteydi.
Sendikalar ne yaptı, ne yapmadı?
Ne işçi ve emekçilerin yaşadıkları hak kayıpları, ne asgari ücretlinin geçim derdi ne de bu ülkenin çocuklarının beslenememesi iktidarın derdi olmadı. Gerçi olmasını da beklemiyorduk ama bütün bunları dert edinmesi gereken, bunu iktidarın gündemi haline getirecek emek örgütlerinin de temmuz ayında emekçilerin taleplerini örgütleyerek meydanları doldurduğunu ne yazık ki göremedik. Oysaki hayatın Trump ve savaş çığırtkanları için değil, emekçilerin insanca yaşayacağı bir ücret hakkı için durduğunu görmeliydik. Bu nedenle emekçilerin yaşadığı bunca sorunun karşısında özellikle çok fazla üyeye sahip olmakla övünen örgütlerin sesinin çıkmaması, sesi çıkanların ise emekçilerin taleplerini muhataplarına ulaştıracak güçten yoksun, bazen göstermelik eylemlerle sınırlı kalmış olması konuşmamız gereken başka bir sorunu getirdi önümüze. Sendikaların gündemlerinin ve mücadele pratiklerinin emekçilerin yaşam ve hak mücadelesinin uzağına düştüğünü gördük. Yaşadığımız yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında işçi ve emekçilerin alım gücünü koruyacak etkili bir mücadelenin örgütlenememesi, grev hakkının kullanılamaması, toplu sözleşme süreçlerinin emekçilerin taleplerini karşılamayacak şekilde sadece “yüzde kaç zam alınacak?” gibi dar bir pazarlık alanına sıkıştırılması gibi çokça sıralayabileceğimiz nedeni bu geriye düşüşte görebiliriz. Sendikal hakları iyileştirmekle övünen iktidara ve ekonomiyi bahane ederek kârları büyümesine rağmen fedakarlık isteyen patronlara karşı gerektiğinde grev ilan etmesi gereken sendikalara o zaman şu soruyu sormak lazım: “İnsanca yaşayabileceğimiz bir ücret için mücadele etmeyeceğiz ve bunun için grev yapmayacağız da ne için yaşayacağız?”
Haklarımız için mücadeleyi örgütleyecek örgütlerin bu sessizliği, güçten yoksun eylemleri ve hatta bazılarının iktidarla veya patronlarla özellikle toplu iş sözleşmesi dönemlerinde bize rağmen kol kola olması karşısında sendikaları gerçek birer sınıf örgütü haline getirecek bir mücadeleyi de önümüze koymamız gerektiğini gösteriyor bu süreç bize. Bu yüzden belki de sadece başımız sıkıştığında ya da toplu iş sözleşmesi dönemlerinde aradığımız değil, karar alma süreçlerini genel merkezlerden iş yerlerine taşıdığımız, ücret mücadelesinden bizi ilgilendiren politik gündemlere kadar söz sahibi olduğumuz süreçleri zorlamak ve bunun yöntemleri için de mücadele etmek gerekiyor.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















