Son günlerde Ahbap Derneği ve Haluk Levent hakkındaki yolsuzluk iddialarının ardından en çok duyduğumuz soru şu: "Kime güveneceğiz?" Bir tarafta "Demek ona da güvenilmeyecekmiş" diyenler, diğer tarafta iddiaların siyasi bir operasyon olduğunu savunanlar var. Yandaş medya ise tartışmayı Haluk Levent'in muhalefetle çekilmiş fotoğraflarına kilitlerken; iktidarla kurulan ilişkilere, verilen ödüllere neredeyse hiç değinilmiyor. Deprem dönemi Ahbap'a bağış yapan binlerce insan da "Devlete değil bunlara güvendiniz" denilerek hedef gösteriliyor. Böylece iktidarın yıllardır yarattığı yıkım görünmez hale gelirken, tartışma bir kez daha kişiler üzerinden yürütülüyor.
Asıl üzerinde durulması gereken, bu tartışmanın kendisinden çok tekrar tekrar aynı soruya dönüyor olmamız: "Kime güveneceğiz?" Çünkü bu soru yalnızca bir hayal kırıklığını değil, güven ilişkilerinin nasıl kurulduğuna dair çok daha büyük bir dönüşümün de izlerini taşıyor.
Neoliberal politikalarla yalnızca fabrikalar özelleştirilmedi. Sağlık, eğitim, sosyal hizmetler, afet yönetimi de piyasa mantığına göre yeniden düzenlendi. Devlet, kamusal hizmet üreten bir yapı olmaktan çok, sermayeye kaynak aktaran, ihale dağıtan, piyasayı düzenleyen bir aygıt olarak yeniden ve daha ileriden yapılandırıldı. Sosyal haklar ise giderek hak olmaktan çıkarılıp yardım faaliyetine dönüştürüldü. AFAD'ın kuruluşundan itibaren afet yönetiminde yaşanan dönüşüm de bunun bir parçasıydı. Kamusal kapasitenin güçlendirilmesi yerine proje, lojistik ve ihale mantığı öne çıktı. Çadır üretiminden geçici barınma alanlarına, yeniden inşadan rehabilitasyona kadar pek çok alan sermaye için yeni kârlı faaliyet alanlarına dönüştürüldü.
6 Şubat depremleri ise bu dönüşümün bütün sonuçlarını ortaya çıkardı. Milyonlarca insanın hafızasına kazınan "Devlet nerede?" çığlığı yalnızca koordinasyonsuzluğa duyulan öfke değildi. Günlerce bekletilen maden işçileri, sağlık emekçileri, gönüllü ekipler, kullanılmayan askeri imkanlar, satılan çadırlar, ulaştırılamayan yardımlar... Bütün bunlar devletin yalnızca "başaramadığı" değil, yıllardır izlediği tercihlerin sonucunda bu hale geldiğini gösteriyordu. Tam da bu boşlukta Ahbap büyüdü. Ama bunu yalnızca devletin güven kaybetmesiyle açıklamak eksik olur.
Neoliberalizm güven ilişkilerini nasıl dönüştürdü
Neoliberal dönüşüm yalnızca kamusal hizmetleri değil, insanların güven kurma biçimini de dönüştürdü; güven giderek kurumlardan ve örgütlü ilişkilerden çok tek tek kişilere yöneltilmeye başladı. Kamusal hizmetlerin tasfiyesinin toplumsal meşruiyeti ise gönüllülük, hayırseverlik ve bireysel kahramanlık üzerinden kuruldu. Kamudan hak talep eden yurttaş yerine ya yardım eden “iyi insan” ya da yardım bekleyen “makbul mağdur” yaratıldı. Ahbap gibi yapılar bu dönüşümün ürünü olarak ortaya çıktı. İnsanlar gerçek ihtiyaçlarından dolayı bu yapılara yöneldi ancak bu yönelim aynı zamanda kamusal sorumlulukların küçük bir grubun kontrol ettiği sivil yapılara devredilmesini de olağanlaştırdı.
Bu yüzden mesele Haluk Levent'in şahsı ya da Ahbap değildir. Mesele, toplumsal güvenin nasıl üretildiği, nasıl yönlendirildiği ve gerektiğinde nasıl dağıtıldığıdır. Böyle büyük bağışların ve ekonomik kaynakların oluştuğu alanlar, aynı zamanda farklı sermaye ve siyasal çevrelerin nüfuz ve denetim mücadelesinin parçası olur. Bugün soruşturma kapsamında yürütülen tartışmalarda bu denli kutuplaşma yaşanmasının nedeni de budur.
Gerçek güven nerede, nasıl kurulur?
"Kime güveneceğiz?" sorusunu yalnızca kişiler üzerinden tartıştığımız sürece, bu mekanizmayı da görünmez kılmış oluruz. Çünkü "Kime güveneceğiz?" sorusu, farkında olmadan bizi yine tek tek insanlar, tek tek kurumlar ve yeni kahramanlar aramaya yöneltiyor. Oysa toplumsal güven, kendiliğinden ortaya çıkan bir duygu ya da insanların iyi niyetine bırakılmış ahlaki bir tercih değildir. Güven, toplumsal ilişkilerin içinde, ortak mücadele deneyimleriyle kurulur. İnsanlar ancak birlikte karar alabildikleri, söz söyleyebildikleri, yanlışlara müdahale edebildikleri, yönetenleri seçebildikleri, denetleyebildikleri ve gerektiğinde görevden geri çağırabildikleri süreçlerde gerçek bir güven ilişkisi kurabilirler. Bu güveni kalıcı kılan ise insanların ortak iradesini hayata geçirebildikleri, birbirleriyle, kurumlarıyla, kamusal yaşamla kurdukları örgütlü ilişkilerdir.
Tam da bu yüzden güven durağan, bir kez kazanılıp sonsuza kadar korunan bir duygu da değildir. Her grevde, her direnişte, her mahalle çalışmasında, her kadın buluşmasında, her dayanışma pratiğinde sınanır; zayıflayıp, güçlenebilir; hareket halinde yeniden inşa edilir. Güveni ayakta tutan ise bu ortak deneyimin sürekliliğidir.
Hatırlayalım; depremin ilk günlerinde enkaz altından insanları çıkaranlar tek tek kahramanlar değildi. Maden işçileri, sağlık emekçileri, itfaiyeciler, mühendisler, kadın örgütleri, mahalle dayanışmaları, gençlik örgütleri... Yüzlerce farklı örgütlenme biçimi aynı anda harekete geçti. İnsanlar yalnızca arama kurtarma çalışmalarına katılmadı ya da yalnızca yardım kolileri taşımadı; bilgi topladı, ihtiyaç belirledi, sağlık hizmeti sundu, çocuklarla ilgilendi, hukuki destek verdi. Hayatı mümkün kılan şey tek bir kişinin fedakarlığı değil, binlerce insanın birlikte hareket edebilmesiydi. Ve o günlerde sendikalara, meslek odalarına, kadın örgütlerine ve sosyalist parti ve örgütlere duyulan güven yalnızca ulaştırdıkları yardımdan değil; birlikte karar alan, sorumluluğu paylaşan ve insanları mücadelenin öznesi haline getiren ilişkiler kurmalarından kaynaklanıyordu.
İşte bugün "Kime güveneceğiz?" sorusunun cevabı da burada düğümleniyor. Çünkü mesele güvenilecek doğru insanı bulmak değil. Mesele, güvenin tek bir kişinin omuzlarına yüklenmeyeceği toplumsal ilişkileri yeniden kurabilmek.
Bir kişinin dürüstlüğü elbette değerlidir. Bir gönüllünün emeği... Bir sanatçının cesareti... Bir siyasetçinin kararlılığı da... Ama hiçbiri, denetlenemeyen bir güven ilişkisinin sınırlarını aşamaz. İnsan hata yapabilir. Yanılabilir. Yıpranabilir. Zaafa düşüp, yoldan sapabilir. Sorun da tam burada başlar. Çünkü güvenimizi kişilere bağladığımızda, onların yaşadığı her sarsıntı bizim de umudumuzu sarsar. Bugün olan da bu aslında.
Tarihi deneyimler ise bunun tersini gösteriyor. İşçi sınıfı haklarını bir kurtarıcı sayesinde kazanmadı. Emekçi kadınlar özgürlük mücadelelerinde elde ettikleri kazanımlara tek bir cesur insan sayesinde ulaşmadılar.
Kalıcı olanı yaratan; ortak mücadeleyi örgütleyen, kendi temsilcilerini seçen, denetleyen, eleştiren ve gerektiğinde değiştirebilen kolektif irade oldu. Bugün ihtiyacımız olan da yeni kahramanlar değil; güvenin yeniden üretilebildiği örgütlü toplumsal ilişkileri büyütmek.
Fotoğraf: MA
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















