Tanıklığın eyleme dönüşümü
Madencinin açlıkla, karanlıkla ve sistemle mücadelesine tanık olmak yetmiyor. Asıl soru şu: Görmek, bizi gerçekten harekete geçiriyor mu, yoksa vicdanı susturan bir seyir mi üretiyor?

Güneş görmemiş beyaz gövdeleri, kavruk yüzleriyle, yeraltının doğurduğu canlılar gibiler. Çıplaklar; kırılgan ama daha fazla zarar verilemeyecek direngenlikleri var.

Sistemin karşısında dizilmişler.

“Çocuklarım evde aç.”

Bu cümlenin karşılık bulmadığı bir boşluk var. Söyleniyor, bir yere çarpmıyor. Bir adamın gözlerine bakıyorum. Kendi açlığını taşıyarak çocuklarının tokluğu için yerin altına inmiş. Bakışında açıklanmayan bir şey var: Öfkeyle sitem karışımı devam etme hali.

Böyle bir sahneye bakarken insanın içinde ilk hareket eden şey düşünce değil. Daha ilkel bir şey: Sarsılma. Sonra bu sarsılmayı toparlamaya çalışan cümleler geliyor. Yok, gelemiyor. Burada cümlelerin tutunamadığı yer var. Çünkü bazı sahneler açıklanmıyor. Cümleler hep biraz fazla geliyor. Fazla düzenli, fazla uzak, fazla “anlamlı.”

Ben de yazarken bunu hissediyorum: Sanki yazdıkça asıl şeye yaklaşmıyorum da, uzaklaşıyorum. Belki bu yüzden “anlatmak” bir noktada yetersiz kalıyor. Çünkü anlatmak, sahneyi içeri almak yerine onu dışarıdan çerçevelemek gibi. Çerçeveye sığmayan bir şey var.

Bakmakla yetinmenin tuhaf ağırlığı bu olabilir.

Bir şeye tanık olup, onun içinde hiçbir şey değiştiremeyeceğini bilmek değil sadece; ona bakarken kendinin de değişmediğini fark etmek. Ve bu fark edişin içinde rahatsız edici bir soru kalıyor: Bir şeyi görmek, onu taşımaya yetiyor mu?

Avunamıyorum da nasıl avunayım?

Belki de avuntu yoktur. Sadece bakmaya devam etmek vardır. Ve bakmaya devam etmek, hiçbir şeyi hemen değiştirmese de, bazı şeylerin eskisi gibi görünmesini engeller. Bir görüntü, bir kez görüldükten sonra tamamen silinmez. Yer değiştirir. İçeri çekilir. Sessizleşir ama kaybolmaz.

Belki de insanın yapabileceği bir şey budur: bakışını geri çevirmemek. Madencinin derdi, o karanlık galerilerde verilen gerçek bir mücadeleyle çözülecek. Bizler, ekranlarımızın başında vicdanımızı temize çekmek için yas tutarken, o madenci hala kendi gökyüzünü arıyor. Benim bu yazıyla yapmaya çalıştığım şey, en azından bu “sessiz sahteliği” kendi payıma bozmak. Çözümü bilmiyorum, eyleme geçişin yolunu hâlâ arıyorum; ama en azından artık, “paylaşmanın” bir çözüm olmadığını kabul etmenin o ağır, o rahatsız edici cesaretine sahibim.

Márquez’in kasabasında herkes yaklaşan cinayeti bilir; Zola’nın madenlerinde herkes sömürüyü görür. Ama bilgi, eyleme dönüşmez. Bugün de farklı değil: Ekranlarımızdan geçen adaletsizlikler, bir süre sonra kolektif bir tanıklığa dönüşüyor ama nadiren kolektif bir müdahaleye. Artık bakmak ve görmek konusundaki istikrarımız başlı başına bir sorumluluktur.

*[email protected]

Fotoğraf: Evrensel

İlgili haberler
Seval’in hikayesi: Sormamız gereken sorular var

Bazen izlediğimiz film ve diziler o kadar ürkütücü olur ki ‘Yok artık, bu kadarı da gerçek hayatta olmaz’ deriz. Oysa kimi zaman gerçek hayat, anlatılanlardan çok daha ağırdır.

Ekmek ve Gül dergisi Mayıs 2026 sayısı

Dergimizin bu sayısı bizi susturmak isteyenlerin karşısında dayanışmayı ve örgütlülüğü çoğaltmanın bir aracı, mücadele ateşini harlayacak bir yelpaze olmayı sürdürüyor.

Dosya|Şiddet sarmalı eğitimi sarmışken gerçekler ve bahaneler

Okullarda şiddetin boyutlarını, nedenleri ve ne yapılması gerektiğini bu dosyada ele alıyoruz.


Editörden