Sahnedeki hileli düzeni, ‘Oyna, at zarları’ diyen kadınlar bozacak
Sanatın özgür olması yalnızca bir şarkının yasaklanması değildir. Sanatı üretenlerin geçinebilmesi, üretmek için zamana ve mekâna sahip olabilmesi de sanat özgürlüğünün parçasıdır.

Son dönemde kültür sanat alanında yaşananları birkaç “sansür vakası” olarak görmek mümkün değil. Mabel Matiz’in şarkısına yönelik soruşturma, yeni kuşak müzik gruplarının kıyafetlerinden şarkı sözlerine, kliplerinden sahnedeki tavırlarına kadar hedef gösterilmesi; kadınların ve LGBTİ’lerin yaşamına yönelik uzun süredir büyüyen baskının kültür sanat alanındaki devamı.
İktidar yıllardır bize nasıl bir aile kurmamız, nasıl giyinmemiz, kaç çocuk doğurmamız, kimi sevmemiz, nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor. Kadınların ve LGBTİ’lerin yaşamını sınırlar içine hapsetmeye çalışan bu anlayış, sanatın kapısında durmuyor. Çünkü sanat hayatın dışında, toplumsal ilişkilerden bağımsız üretilmiyor. 
Fakat kadın sanatçıların üzerindeki baskıyı yalnızca iktidarın muhafazakar politikalarıyla açıklamak yeterli değil. İçinde üretmeye çalıştığımız kültür endüstrisi de kadınlara özgür bir alan sunmuyor.

Kapitalizm sanatı piyasanın dışında bırakmıyor

Bugün genç bir kadın müzisyen daha şarkısını dinleyiciyle buluşturmadan nasıl görünmesi gerektiğiyle karşı karşıya kalıyor. Kilosu, yaşı, kıyafeti, yüzü, sosyal medya hesabı, ne kadar “çekici” ve “pazarlanabilir” olduğu müziğinin önüne geçebiliyor. Bir erkek müzisyenin sahnedeki varlığı çoğu zaman yaptığı müzik üzerinden tartışılabilirken kadın sanatçının bedeni, yaşı ürettiği işin bir parçasıymış gibi değerlendiriliyor.
Çünkü kapitalizm sanatı da piyasanın dışında bırakmıyor. Şarkı yalnızca şarkı, sanatçı yalnızca üreten insan olmaktan çıkarılıyor; hepsi satılabilir ürüne dönüştürülüyor. Kadın sanatçı açısından da buna bir katman daha ekleniyor: Bedenimiz, özel hayatımız, sosyal medya hesaplarımız, hatta kimliğimiz… 
Piyasa, “Görünür ol, bedenini ve hayatını pazarlanabilir hale getir” diyor. İktidar ve muhafazakar çevreler ise “fazla görünür olma, böyle giyinme, böyle konuşma, bunu anlatma” diyor.
Görünürde birbirine zıt olan bu iki talebin ortak bir yönü var: Kadının kendi sözünün ve bedeninin öznesi olarak kabul edilmemesi. Biri neyin satılabilir olduğuna, diğeri neyin makbul olduğuna karar vermek istiyor. Bir tarafta metalaştırılan, diğer tarafta ahlakçılıkla denetlenen yine kadınların hayatı oluyor.

Sanatı üretenlerin geçinebilmesi sanat özgürlüğünün parçasıdır

Kadın sanatçının özgürlüğünü yalnızca “istediğini giyebilmesi” ya da “istediği şarkıyı söyleyebilmesi” üzerinden tartışmak eksik kalıyor. Asıl soru, kadınların hangi maddi koşullar altında sanat üretebildiği. Bugün konser vermek, kayıt yapmak, bir şarkıyı yayımlamak, prova yapacak bir alan bulmak ciddi ekonomik olanaklar gerektiriyor. Pek çok müzisyen geçinebilmek için birden fazla işte çalışıyor. Sanat üretebilmek için zamanımızın ve enerjimizin büyük bölümünü bambaşka işlere vermek zorunda kalıyoruz. Böylece sanat üretimi, ekonomik imkanı olanların daha rahat erişebildiği bir alana dönüşüyor.
Bu yalnızca sanatçının kişisel sıkıntısı değil. Çünkü bir sanatçının üretmek için zamanı, mekanı ve ekonomik güvencesi yoksa hangi hikayelerin anlatılabileceği de sınıfsal olarak belirlenmeye başlıyor. İşçi bir kadının, yoksul bir gencin, bağımsız bir müzisyenin üretimin içinde kalabilmesi giderek zorlaşırken sermayesi, şirket desteği ve bağlantıları olanların sesi daha kolay duyuluyor.
Tam da burada “sanatın özgürlüğü” meselesi başka bir anlam kazanıyor. Sanatın özgür olması yalnızca devletin bir şarkıyı yasaklamaması değildir. Sanatı üretenlerin geçinebilmesi, emeğinin karşılığını alabilmesi, üretmek için zamana ve mekana sahip olabilmesi de sanat özgürlüğünün parçasıdır.
Kadın sanatçılar açısından bu güvencesizliğin üzerine erkek egemen sektör ilişkileri de ekleniyor. Taciz, mobbing, ayrımcılık, erkeklerin hâkim olduğu karar mekanizmaları ve sürekli dış görünüş üzerinden değerlendirilme, kadınların sektörde kalmasını ve üretmesini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla bir kadının sahneye çıkabilmesi bile çoğu zaman büyük bir emeğin ve mücadelenin sonucu. Sanatı yalnızca sahnedeki birkaç dakikadan ibaret gördüğümüzde işte bütün bu emeği de görünmez hale getiriyoruz.
Sansürü de aynı nedenle yalnızca bir şarkının yasaklanması olarak düşünemeyiz. Bir konserin iptal edilmesi, bir sanatçının hedef gösterilmesi, bir kadının sahne kıyafeti üzerinden günlerce aşağılanması, LGBTİ’lerin görünürlüğünün suç gibi gösterilmesi, sanatçıların politik sözleri nedeniyle işlerini kaybetmekten korkması aynı baskı ortamının farklı biçimleri.
Sansür her zaman yukarıdan gelen açık bir yasak biçiminde işlemiyor. “Bunu söylersem başıma ne gelir, konserim iptal edilir mi, iş bulabilir miyim, hedef gösterilir miyim?” diye düşünmeye başladığımızda ortaya çıkıyor. Baskının en güçlü sonuçlarından biri de sanatçının sansürü kendi zihninde taşımaya başlaması. 
Bu yüzden mesele yalnızca Mabel Matiz’in ya da bugün hedef gösterilen başka bir sanatçının meselesi değil. Konservatuvarda okuyan öğrencinin, küçük bir mekanda sahne alan müzisyenin, tiyatro yapan gençlerin, evinde şarkısını kaydedip yayımlamaya çalışan bağımsız sanatçının da meselesi. Çünkü sanatın kim tarafından üretildiği, hangi hayatların anlatılmaya değer bulunduğu sınıfsal bir meseledir.
Biz kadınlara; iş yerinde, okulda, sokakta, evde hayatımız üzerinde söz sahibi olmaya çalışırken konulan sınırlar bugün sahnenin etrafına da çiziliyor. Bu nedenle kadınların özgürleşmesiyle kadın sanatçıların özgürce üretebilmesini birbirinden ayrı düşünemeyiz.
Bizim ihtiyacımız daha “makbul” kadın sanatçılar olmak değil. Piyasanın satılabilir bulduğu kadın imgesine de iktidarın makbul bulduğu kadın tarifine de girmediğimiz bir sanat alanının varlığı. Böyle bir alan yalnızca tek tek sanatçıların daha cesur olmasıyla kurulamaz. Çünkü karşımızdaki sorunlar bireysel olmadığı gibi çözümümüz de bireysel olamaz. Sanatçının emeğini, kadınların özgürlüğünü ve toplumun sanatla kurduğu ilişkiyi birlikte savunmak bu açıdan yaşamsal. Nasıl bir sanat istediğimiz sorusu, nasıl bir hayat istediğimiz sorusundan ayrı değil. 

Fotoğraf: m6nifestgirls-X

İlgili haberler
Çocukların ‘Manifest-Müslüman atışması’ videosu neyi gösteriyor?

Müftülüğün çocuklara çektirdiği "atışma" videosu, çocukların ve gençlerin yaşamını saran daha büyük bir mekanizmanın görünen minik bir yüzü.

Sanatçı kadınlar: Butlan kararı ifade özgürlüğüne ve sanata bir darbe

Cumhuriyet Halk Partisine (CHP) yönelik mutlak butlan kararını İstanbul’da yaşayan sanatçı kadınlar değerlendirdi.

Kadın sanatçılarla buluştuk: Tacize, cinsiyetçiliğe, yoksulluğa karşı 1 Mayıs’a

Kültür sanat alanında çalışan kadınlar etkinlikte buluştu. Sorunlarının taciz, cinsiyetçi iş bölümü ve geçim sorunu olduğunu söyleyen kadınlar örgütlenme ve seslerini 1 Mayıs’a taşıma çağrısı yaptı.


Editörden