Kayıp kızlardan kayıp kadınlara: Dersim’de travma sürekliliği ve bellek
'Dersim’de kadınlar bütün kayıplarımız için, mezar hakkı için adalet talep etmektedir. Anılarına saygılarımla...'

Tarihsel travma; savaş, doğal felaketler, soykırım gibi nedenlerle ortaya çıkan, kuşaklar boyunca sürebilen fiziksel ve psikolojik yaralar üreten; ayrımcılık, yoksulluk ve zorunlu göç gibi olgularla derinleşerek varlığını sürdüren kolektif bir fenomendir. Dersim’de 1937-1938 yıllarında yaşanan Dersim Tertelesi, bunun en karanlık örneklerinden biridir. Tertele’nin “geçmişte kaldı” şeklinde kodlanması, tarihsel gerçekliği ve güncel ahlaki toplumsal sorumluluğu görünmez kılmaktadır.

Bu süreçte yaşanan ekstrem şiddet; kitlesel katliamlar, köylerin yakılması, ailelerin parçalanması, kız çocuklarının zorla alınması gibi ağır yıkımlarla kendini göstermiştir. Bu şiddet yoğun ortam, birçok mağdur için bir yas sürecinin başlamasını dahi imkansız kılmıştır. Birinci kuşak travmayı bedensel ve ruhsal olarak taşırken, sonraki kuşaklar bu mirası gündelik yaşam içinde yeniden üretmiştir.

Tertele sürecinde ortaya çıkan şiddet, yalnızca etnik ve inançsal politikalarla sınırlı olmayıp toplumsal cinsiyet ekseninde de bir travma anlatısı üretmiştir. Kadınlar bu süreçlerde hem doğrudan şiddetin mağduru hem de aktarım rolü üstlenmişlerdir. Literatürde “Dersim’in Kayıp Kızları” (Tertele Çenequ) olarak kavramsallaştırılan olgu, yalnızca bireysel trajediler yaratmamış, toplumsal sürekliliği hedef alan bilinçli bir kültürel koparma ve yeniden biçimlendirme pratiği olarak da işlev görmüştür.

Tertele’de kadın bedeni, kolektif kimliğin, onurun ve toplumsal devamlılığın sembolik taşıyıcısı olarak hedef alınmıştır. Tertele sonrasında kız çocuklarının zorla ailelerinden koparılarak askerlere verilmeleri veya yatılı okullara yerleştirilmeleri, bu kopuşun somut uzantılarındandır. Asimilasyon politikalarının önemli aktörlerinden Sıdıka Avar’ın "Dağ Çiçeklerim" metaforu, köklerinden sökülen bu çocukların başka bahçelerde yeşertilmesini ulusal başarı ölçütü olarak nasıl kodlandığını göstermektedir. Aileler o kadar güçsüz düşürülmüştür ki kız çocuklarını arayıp bulma çabası sonraki kuşakların çabası haline gelmiştir. Bu nedenle “Dersim’in kayıp kızları” anlatısı, bellekte “belirsiz kayıp” ve “donmuş yas”la birlikte bir arayış biçimi olarak varlığını sürdüregelmiştir.

Dersim toplumu bu travmatik yük ve kayıp kızlarının acısıyla yaşamaya devam ederken, Gülistan Doku vakası belirsiz kayıplara yeni bir tabela eklemiştir. Ölülerini gömemeyen kentte yaşanan bu kayıp ve devamında yaşananlar, tarihsel travmanın kadın bedeni üzerinden sürekliliğini görünür kılmış, toplumsal güven duygusunu yeniden aşındırmıştır. Bu vaka, bireysel gibi görünen bir kaybın aslında sosyopolitik bir yapı içinde yeniden üretildiğini göstermiştir.

Altı yıla yaklaşan Gülistan Doku vakası, kentte yapısal eşitsizliklerden beslenen işsizlik ve yoksulluk döngüsünün kadın öğrencileri nasıl kuşattığını; hizmet sektörünün neredeyse tek seçenek olmasıyla genç kadınların nasıl kırılgan bir hedefe dönüştüğünü; kamu erki ile toplum ilişkilerinde ortaya çıkan güvensizliğin nasıl süreklilik kazandığını görünür kılarak Dersim’de güvenlik eksenli yapısal sorunları açığa çıkarmıştır. “Kuşları için dahi endişelenen” baş şüphelinin güç ve devlet ilişkileri üzerinden kadın bedenini “zaiyat” olarak kodlayabilmesi ve bu zihniyetin silah ile uyuşturucu dolaşımıyla beslenen ataerkil dayanışma içinde yeniden üretilmesi, şiddetin örgütlü bir yapıya dönüştüğüne işaret etmektedir.

Buna karşın Dersim toplumu, bunu bir direniş biçimine dönüştürmüştür. Kadınlar edilgen konumdan çıkarak adalet talep eden öznelere dönüşmüştür.

Kadınlar şunu bilmektedir: Hafıza yorgunu bu kentte tarihsel travmanın sağaltımı sadece geçmişle yüzleşmeyle sınırlı değildir. Geçmiş deneyimler, güncel adalet mekanizmalarının işletilmesini, kayıpların akıbetinin şeffaf biçimde ortaya konulmasını ve toplumsal hafızanın tanınması için verilen mücadelenin zorunluluğunu öğretmiştir.

Dersim’de kadınlar bütün kayıplarımız için, mezar hakkı için adalet talep etmektedir.

Anılarına saygılarımla...

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
Ekmek ve Gül dergisi Mayıs 2026 sayısı

Dergimizin bu sayısı bizi susturmak isteyenlerin karşısında dayanışmayı ve örgütlülüğü çoğaltmanın bir aracı, mücadele ateşini harlayacak bir yelpaze olmayı sürdürüyor.

Bahar ateşini birlikte yakmaya...

Kız kardeşim, elindeki yelpazeyi yanındaki kız kardeşine uzat. Uzat ki hayatlarımızı yakanların ateşini birlikteliğimizle söndürebilelim...

Bir güvenlik sorunundan fazlası: Değişim mücadele ile mümkün

isan ayında sokağa çıkan öğretmenler ve veliler, okullardaki güvenlik sorununa karşı polis görevlendirilmesini yetersiz bularak laik, bilimsel ve kamusal bir eğitim sistemi talep etti.


Editörden