Nisan ayının ortasında binlerce öğretmen sokağa döküldü. Veliler okul gruplarında yazışarak organize oldular; çocukları katile dönüştüren, okulları çocukların güvenle eğitim alabilecekleri mekanlar olmaktan çıkaran politikaları protesto ettiler, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifasını istediler. Milli Eğitim Bakanlığı sahte bir güvenlik hissiyatı sağlamak için okul önlerine bekçi ve polis görevlendirileceğini duyurdu. Ancak eğitim sendikalarının, çocuk hak örgütlerinin, eğitim sisteminin giderek niteliksizleştiğinin farkında olan velilerin çocuklarının güvenliği ve geleceği için talepleri bu sahte güvenlik hissi yaratacak önlemin çok ötesine geçti.
Nelerdi farklı biçimlerde dile gelen bu talepler?
⬛ Temel bir hak olan eğitimin kamusal, eşit ve ücretsiz olsun ve tüm öğrenciler için güvence altına alınsın
⬛ Eğitim sistemi bilimsel, demokratik, laik eğitim temelinde inşa edilsin
⬛ Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli iptal edilsin, eleştirel düşünmeyi ve özgür bireyler yetiştirmeyi hedefleyen yeni bir müfredat hazırlansın
⬛ Sınav merkezli ve rekabet odaklı, öğrencileri yarıştıran, eğitim hakkını ölçme ve eleme aracına dönüştüren, çok yönlü gelişimi engelleyen, eşitsizlikleri derinleştiren ve psikolojik baskıyı artıran eğitim anlayışı terk edilsin
⬛ Vakıf, dernek ve cemaatlerle yapılan başta ÇEDES olmak üzere tüm protokoller sonlandırılsın
⬛ Çocuk işçiliği resmi kılıfa sokan MESEM projesi iptal edilsin
⬛ Her okula merkezi bütçeden yeterli ve eşit pay ayrılmalı
⬛ Öğretmen ihtiyacı kadrolu ve güvenceli istihdam politikalarıyla karşılansın
⬛ Rehberlik öğretmenlerine angarya iş dayatması sonlansın ve rehberlik öğretmeni sayısı okullarda artırılsın
⬛ Okul sosyal hizmeti hayata geçirilsin
Akran zorbalığı ve suça sürüklenen çocuklar uzun zamandır gündemde ancak iktidarın bu soruna verdiği yanıt; sorunun kaynağına inmeyen, cezalandırmayı ve yasakçılığı merkeze alan bir yaklaşım oldu. Sosyal medya ve oyun yasakları üzerinden kurulan tartışmalar, sözde önlemler, tıpkı gıda zehirlenmesinden ölümün yaşandığı dönemde olduğu gibi dönemsel operasyonlara dönüştü.
Ama önlemsizlik, denetimsizlik aynen sürüyor. Sorun, çocukların ailelerin “yetersizliğinde” ya da dijital mecralarda değil; çocukları güvencesiz, denetimsiz, yoksullukla ve şiddetle kuşatılmış bir hayata iten politikalarda yatıyor. Urfa ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından Ankara’nın sanayi merkezi OSTİM’de, MESEM kapsamında bir iş yerinde çalışan 17 yaşındaki öğrencinin Evrensel gazetesine anlattıkları, Türkiye’de mesleki eğitim gören gençlerin içinde bulunduğu derin umutsuzluğu ve toplumsal şiddet sarmalını gözler önüne seriyor: “Güvenlik hiçbir yerde yok. Biz okul mu okuyoruz sanki, haftada bir gün gidiyoruz o da boşuna. Kavga, bıçak, uyuşturucu her yerde. Niye diye sorarsan mutluluk yok. Kirin, pasın, benzinin, tinerin içinde gelecek mi var? Ya birbirimize sarıp kavga ediyoruz ya da daha kötü yollara başvuruluyor. Daha 17 yaşımda her şeyden bıkacak noktaya geldim, bunun sorumlusu ben miyim?”
Devlet çocuk koruma görevini ihmal ediyor
Yıllar içerisinde eğitim sisteminde pek çok değişiklik yapıldı; bir yandan da artan yoksulluk, eğitimin gerçekten ücretsiz olmaması, masrafın velilerin sırtına kalması, devletin okulları çocukların bütünlüklü gelişiminin sağlandığı ve korunduğu yerler olarak ele almaması eğitime katılımı da ciddi şekilde etkiledi. Açık liseler, lise eğitiminin süresinin kısaltılması tartışmaları, MESEM’ler git gide çocukları “kayıtlı” ya da kayıt dışı işçi yapmanın bir yolu olarak ve kız çocuklarının istismara uğramasının önünü açacak bir şekilde gündeme geldi.
“Çocukların korunması ve gelişiminin sağlanmasına” 2026 yılında ayrılan bütçe, merkezi bütçenin sadece binde 2’si. Din hizmetleri ve yaygın din eğitimine ayrılan bütçe ise çocukların korunması ve gelişiminin sağlanmasına ayrılanın üç katı. Yıllar içinde eğitimin içeriği boşaltılırken, çocukları koruyacak kamusal mekanizmalar da sistemli biçimde zayıflatıldı. Okul; piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir “işgücü havuzuna” ve ideolojik bir yönlendirme alanına dönüştürüldü. MESEM’ler ile çocuk işçiliği yaygınlaştırılırken, ÇEDES gibi protokollerle eğitim dinselleştirildi; rehberlik ve sosyal hizmetler ise ya yetersiz bırakıldı ya da işlevsizleştirildi. Oysa çocukların korunması ve gelişiminin sağlanmasına ayrılan bütçenin merkezi bütçedeki payının binde 2 gibi son derece düşük bir seviyede kalması, bu alanın nasıl bilinçli biçimde ihmal edildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Tam da bu noktada bir parantez açalım, dosyamızda yer alan “Kulelerde Bayraklar” kitabına ilişkin yazı; çocukların suça itilmesinin önlenmesinde, suça sürüklenmiş çocukların topluma kazandırılmasında bambaşka bir dünyanın, sosyalizmle bambaşka bir eğitimin ve çocuk korumanın mümkün olduğunu gösteriyor: “Tüm dünyada sokağın vahşetine itilmiş, ne zaman ne olacağı, ne zaman ne yapacağı belli olmayan ‘korkunç’ bir çocuk ve gençlik yığınından söz ediliyor. Kimileri bu tehlikeden korkuyor, kimileri belli belirsiz acıyarak bakıyor. Ya çözüm? Bir iddiadan, bir öneriden çok daha fazlasını içeriyor Makarenko’nun kitabı. Rastlantısal veya bireysel değil, sosyalizmin bir sistem olarak gücü kanıtlanmış gerçekliğini taşıyor.”
Bir çocuk hakkı ihlali olarak yoksulluk
Artan yoksulluk, müdahale edilmeyen şiddet ortamı ve giderek çöken yargı sistemi birbirinden bağımsız başlıklar değil; faşizmin inşasının operatif araçları ve sonuçları. Hayatın her alanında güvencesizliği yaygınlaştıran, toplumun geniş kesimlerini gelecek kaygısı içinde boğan bir düzen kuruluyor. Yoksulluk burada sadece bir ekonomik durum değil, aynı zamanda bir yönetme biçimi haline geliyor.
Ekmek ve Gül’ün kadın dernekleri ve Ekmek ve Gül Grupları ile yaptığı ankette de görülüyor ki korkunun ve güvencesizliğin arttığı bir ortamda insanlar daha kötü çalışma koşullarına razı oluyor, daha düşük ücretleri kabul etmek zorunda kaldıklarını söylüyor. “Elindekini kaybetmeme” kaygısı, en temel hak taleplerinin bile geri plana itilmesine neden olabiliyor. Bu durum özellikle çocuklar ve gençler açısından daha ağır sonuçlar doğuruyor. Eğitimden kopuş, erken yaşta çalışma, şiddetle iç içe bir gündelik hayat… Tüm bunlar birbirini besleyen bir döngü yaratıyor.
Nitekim yapılan araştırmalar da bu tabloyu doğruluyor. Yoksulluk araştırmaları, hanelerin önemli bir kısmının temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını, çocukların beslenmeden eğitime kadar pek çok alanda eşitsizlik yaşadığını ortaya koyuyor. Bu koşullar altında büyüyen bir çocuğun geleceğe umutla bakması, kendini güvende hissetmesi ve sağlıklı bir gelişim göstermesi nasıl mümkün olabilir? Tam da bu nedenle yoksulluk, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda doğrudan bir çocuk hakkı ihlali olarak karşımıza çıkıyor.
Şiddet dört bir yanda örgütleniyor
Öte yandan şiddet, bu düzenin hem bir çıktısı hem de kontrol mekanizması olarak işlev görüyor. Ekmek ve Gül’ün anketinde artan yoksullaşmanın şiddeti artırdığına ve şiddetten kaçışı zorlaştırdığına dikkat çekilirken, şiddet var olan yoksulluğa karşı mücadelenin karşısında da bir araç olarak kullanılıyor.
Benzer şekilde, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılacağı söylemi geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından sıkça tekrar edilse de etkin ve şeffaf soruşturmaların yürütülmediğini, şüpheli kadın ölümlerinin hele de ucu bir kamu görevlisine, bir bürokratın bir yakınına çıkıyorsa hızla intihar olarak kapatılmak istendiğini biliyoruz. İlayda Zorlu’nun şüpheli ölümüne dair “intihar etmedi” diyerek sokağa çıkan gençlerin engellenmesi, karşılarında sert polis müdahalelerini görmeleri de Gürlek’in açıklamalarıyla çelişiyor. Bu soruşturmaları etkin yürütmeye zorlayanın kadınların mücadelesi olduğunu da biliyoruz. Kadınlar hayattayken korunmadığını pek çok kadının hikayesinde görüyoruz.
Hakkını arayanın kriminalize edildiği, hak talep edenin bastırıldığı; eğitimin niteliksizleştirilmesine karşı mücadelenin sindirildiği; gençlerin yoksulluk, mafya, geleceksizlik üçgenine itildiği bir ortamda, çocukların ve gençlerin şiddetten uzak, özgür ve güvenli bir yaşam kurabilmesi nasıl mümkün olabilir?
Çocukların korunmadığı, eğitimin piyasaya ve ideolojik kuşatmaya teslim edildiği, yoksulluğun ve şiddetin yaşamın “normali” haline getirildiği bu düzen karşısında; velilerin, öğretmenlerin, kadınların, gençlerin; kısacası işçi ve emekçilerin yükselttiği itiraz ve yürüttükleri mücadele bu sorunun cevabı olabilir. Mesele, yalnızca çocukların okullarda nasıl güvede olacağı meselesi değil; işçi ve emekçilerin nasıl bir toplumda yaşamlarını hangi koşullarda sürdüreceği, onların çocuklarının nasıl bir geleceğe mahkum edileceği meselesi. Bu yüzden çözüm daha fazla yasak, daha fazla polis ve cezalandırma değil; eğitimden toplumsal yaşamın her zerresine kadar örgütlü mücadelenin dönüştürücülüğü olacak. Bugün çocukların, gençlerin ve kadınların hayatını kuşatan karanlığa karşı verilen mücadele; başka bir yaşamın, sömürünün ve korkunun değil dayanışmanın, eşitliğin ve özgürlüğün belirlediği bir gelecek için bir mücadeleye evrildiği ölçüde dönüştürücü olacak.
Fotoğraf:Ekmek ve Gül
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















