Grönland’dan mutfağa: Emperyalizm emekçi kadınların hayatını nasıl kuruyor?
‘Zaten hayat zor, dünyayla mı uğraşacağız?’ demeyin. Dünyayı pazar olarak gören emperyalist sistem, Eskişehir’de maden ararken doğayı, fabrikada ise işçiyi sömürüyor. Digel Tekstil’de su içmesi engell

Ukrayna’nın ardından Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun dünyanın gözü önünde yatağından kaçırılması; Meksika, Kolombiya, Küba ve İran’a yöneltilen tehditler… ABD Başkanı Trump’ın ağzından dökülenler artık “çığırından çıkmış” demekten öte bir yerde duruyor. “Kanada’yı 51’inci eyalet yapmak istiyorum. Grönland 52’nci, Venezuela da 53’üncü olabilir,” diyor.

Ortadoğu’daki aparatı Siyonist İsrail ise Gazze’de soykırımı, açlıkla terbiye etmeyi, insanları yerinden etmeyi, yaşamı imkânsız kılmayı aralıksız sürdürüyor. Bir yandan da emperyalistler, bölgede onların en iştahlı işbirlikçileriyle —evet, bizim Saray rejimiyle— kol kola girip Suriye’yi yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Trump’ın “Bugün saldırabilirim, yarın füze gönderebilirim” diye konuştuğu; insanın ister istemez “Galiba üçüncü dünya savaşı geliyor” dediği zamanlardan geçiyoruz. Yetmedi, bir de Epstein dosyaları düştü gündeme.

Tam bu noktada “Zaten hayat zor, bir de dünyanın derdiyle mi uğraşacağız?” demek çok anlaşılır. Fabrikadaki ağır çalışma koşulları, evde çamaşır bulaşık, bitmeyen bakım yükü, sürekli kabaran geçim derdi… Bunca şeyin arasında dünyaya bakacak hâl mi var?

Peki, gerçekten yok mu? Dünyada olup bitenlerin, bizim bu gündelik dertlerimizle hiç mi ilgisi yok? Yoksa kafayı mı üşüttük de Grönland’a kadar dertleneceğiz?

Zaten hayat zor, dünyaya bakmaya hâl var mı?

Önce şunu söyleyelim: Dünyada olan biteni yalnızca “kötü yöneticiler”, “çıldırmış liderler” ya da “aklını yitirmiş siyasetçiler” üzerinden okumak gerçeği perdelemek olur. Çünkü savaşlar, tehditler ve işgaller kişisel deliliklerin değil; kapitalist üretim ilişkilerinin içinden doğar. Kapitalizm, varlığını sürdürebilmek için sürekli genişlemek, yeni pazarlar bulmak, yeni emek ve doğa alanlarını sermayeye tabi kılmak zorundadır. Bu genişleme tıkandığında ya da rekabet kızıştığında, emperyalist-kapitalist devletler ekonomik ve politik sıkışmışlıklarını sömürü ve paylaşım kavgasıyla aşmaya çalışır. Silahlanma yarışı, işgal politikaları, savaşlar tam da bu noktada devreye girer. Kriz derinleştikçe çözüm zor yoluyla dayatılır: Savaş, işgal, zorla yerinden etme.

Ama istiyorlar ki emekçi kadınlar bunları böyle düşünmesin. “Aman bana ne” desin, olan biteni kendi hayatıyla yan yana koymasın. Emperyalist saldırıları da bu saldırganlığın içerideki işbirlikçilerini de sorgulamasın. Sanki savaş, yoksulluk, vahşi ucuz emek sömürüsü hep varmış, hep de var olacakmış; doğanın değişmez bir kanunuymuş gibi kabul etsin istiyorlar.

Daha da ötesi, eğer bir yerden itiraz yükselirse, onun ipinden tutup diğerine ulaşmayalım istiyorlar. Yoksulluk ayrı dert olsun, savaş ayrı; emperyalist işbirlikçilik başka, sefalet ücreti başka… Bağlantılar koparılsın, ipler kesilsin. Oysa biz tam tersini yapmak zorundayız: Koparılan bağları yeniden bağlamak.

Çünkü dünyada savaşları, işgalleri ve tehditleri çıkaran güçle; burada bizi ucuz, güvencesiz, sendikasız çalışmaya mahkûm eden güç aynı. Adı konulduğunda karmaşık gibi görünen ama hayatın içinde son derece tanıdık bir şey bu: kapitalist emperyalist sistem. Bu sistemin doymak bilmez bir avuç azınlığı için dünya kocaman bir pazar. Petrolüyle, madenleriyle, toprağıyla, suyuyla, emeğiyle… Rekabet kızıştıkça yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve daha ucuza çalıştırabilecekleri emek arıyorlar. Bu arayış, haritalarda büyük jeopolitik başlıklar olarak karşımıza çıkıyor; bizim hayatımıza ise çok daha somut biçimlerde giriyor.

Grönland’dan Eskişehir’e: Sermaye için kaynak, bizim için yıkım

Maden arayışı Grönland’dan Eskişehir’e uzanıyor. Yer altı, yer üstü, orman, su… Sermaye için hepsi birer “kaynak.” Ama o kaynakların başında yaşayanlar için hayat her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Bir maden sahası açıldığında yalnızca doğa tahrip olmuyor; kadınların suya erişimi zorlaşıyor, geçimlik tarım ve hayvancılık yok oluyor, yeni bir yoksulluk dalgası başlıyor.

Bu madenlerde, enerji santrallerinde, fabrikalarda çalışan işçiler içinse tablo daha da ağır: en ucuza, en tehlikeli işler. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadığında payımıza düşen, ucuz emekle birlikte ucuz ölüm oluyor. Alman tekeli Digel Tekstil’de çalışan kadın işçilerin anlattıkları bunun çarpıcı bir örneği: “Su içme hakkı dahi engelleniyor. Havalandırma, dinlenme, temel ihtiyaçlara erişim lüks sayılıyor. Hasta olan ya da iş kazası geçiren işçiye hiçbir insani yaklaşım gösterilmiyor.”

Bu da tesadüf değil elbette. Saray rejimi, Enerji Bakanlığının sitesine ülkenin maden koordinatlarını tek tek koyup “Gelin,” diye çağrı yapıyor. Teşvik var, vergi indirimi var, emek ucuz. Hatta daha keşfedilmemiş madenler için bile açık çek veriliyor. Bunun anlamı çok açık: yeni İliçler, yeni iş cinayetleri, yeni doğa katliamları. Emek değersiz olunca, insan hayatının kıymeti de olmuyor.

‘Uzak’ savaşlarla yoksulluk kalıcı hale geliyor

İşte bu yüzden dünya siyaseti bize uzak değil. İş yerindeki düşük ücretle, sendikasızlıkla, güvencesizlikle; evde bitmeyen yoksunlukla doğrudan bağlantılı. Dünyada kurulan yağma düzeni, burada bizim bedenimizden, zamanımızdan, hayatımızdan kesiliyor. Kapitalist sistemde değer, bizim emeğimizden üretiliyor; kriz koşullarında ise bu değerin faturası yine bize ödetiliyor. Bizim payımıza düşen; küçülen pazar filesi, eksilen öğün, uzayan mesai saati oluyor. “Kriz var” deniyor, “tasarruf” deniyor ama tasarruf hep bizim soframızdan yapılıyor. Ücretlerle hayat arasındaki mesafe her ay biraz daha açılıyor; asgari ücret açlık sınırının altında kalırken, geçinmek bir matematik problemi değil, her gün yeniden tutturulmaya çalışılan bir hayatta kalma hesabına dönüşüyor.

Bir kadın işçi için bu hesap sadece kendiyle sınırlı değil elbette. Gece vardiyasında verilen kumanyayı yemeyip sabah çocuğunun beslenme çantasına koymak, markette sepete bakıp “Bunu mu bıraksam, şunu mu?” diye düşünmek, ay sonu gelmeden zaten vazgeçmiş olmak… Dünyada savaş büyüdükçe, silahlar konuştukça, kaynaklar yerlisiyle yabancısıyla tekellere, patronlara aktıkça; yoksulluk burada kalıcı hale geliyor. Üstelik bu yoksulluk en çok kadınların omuzlarına biniyor. Düşük ücret yetmezmiş gibi, güvencesiz çalışma, esnek saatler, bitmeyen ev işi ve bakım yükü de cabası. Üstelik, önümüzdeki 10 sene de “aile on yılı” ilan ediliyor. Saray rejimi, “aile” dedikçe kadınları eve ve güvencesizliğe daha sıkı bağlayan politikalar devreye sokuluyor.

Gelelim ikinci boyutuna; savaşları yaratan rekabet, pazar kavgası ve kâr hırsı, burada emekçi kadınlara “idare et”, “şükret”, “sabret” diye geri dönüyor. Saray rejimi, evet Erdoğan ve şürekasını kastediyoruz; ABD emperyalizmine tam teslimiyetle, bölgedeki her ülkenin işine burnunu sokup ortalığı karıştırırken, bunun karşılığında “Türkiye Yüzyılı” diye diye memleketi emperyalist ülkelere bağımlılık yüzyılına çevirdiler. Bu bağımlılık, lafla değil, somut icraatla kuruluyor. Ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri yabancı tekellere parsel parsel, koordinat koordinat satılıyor. Yetmiyor, “Daha keşfedilmemiş nadir elementlerimiz de var, gelin buyurun bulun” diye açık çek veriliyor. Ve bu bağımlılığın bedeli bize kesiliyor. Sendikasızlaştırma var, güvencesiz çalıştırma var, ucuz emek sömürüsü var. Kısacası, emperyalizme bağımlılık burada emekçi kadınlar için daha uzun mesai, daha düşük ücret ve daha fazla sabır nasihati olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü o “uzak” savaşlar, tehditler ve güç gösterileri bizim hayatımıza döviz kuru, zam, vergi, kemer sıkma ve daha uzun mesai olarak giriyor. Elbette bir avuç yağmacı, silah tüccarı ve asla doymak bilmez büyük tekeller zenginleşiyor. Bizim payımıza düşense belirsizlik, pahalılık ve biraz daha sabır nasihati oluyor.

Patronun tehdidiyle iktidarın masalı

İçeride ise bölgedeki en ufak gerilim bile hemen “iç cephe” lafını dolaşıma sokuyor. Hepimiz aşinayız bu dile. Böyle zamanlarda zam mı istenirmiş? Grev mi yapılırmış? Aksine “belirsizlikler çağı” denilerek “tasarruf şart” diye diye sosyal haklar budanıyor. İlk gözden çıkarılanlar da her zaman kadınlar oluyor: Güvencesiz işler, yarı zamanlı çalışma, düşük ücret, kayıt dışılık… Bir de üstüne evin yükü, bakım emeği.

“Biraz dişimizi sıkalım, bu zor günler geçsin” diyorlar. Ama o zor günler bir türlü bitmiyor. İşte iç cephe tam olarak bu: Patronun “Sesini çıkarma, fabrikayı kapatırım” tehdidiyle, iktidarın “Hepimiz aynı gemideyiz” masalının yan yana durması.

Sonra her şey savaşla, milliyetçilikle açıklanıyor. Grev mi? “Şimdi sırası mı?” Hak mı isteyeceksin? “Sen İsviçre’de mi yaşıyorsun? Düşmanlar var, tehditler var, bu aldığın sana yetmiyor mu?” AKP Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ın emekliler için söylediği sözler hâlâ kulaklarımızda: “20 bin liranın üstünde tepinip duruyorlar. Sen İsviçre’de yaşamıyorsun. İngiliz geldiğinde benim namusuma bakacak da senin namusuna bakmayacak mı?”

Grev, hak arama, daha fazlasını talep etme; sanki devleti zayıflatmak amaçlı devreye sokulmuş planlar oluyor bir anda. “Biz de mi diğer ülkeler gibi olalım?” deniyor. Oysa asıl zayıflatılan şey bizim hayatlarımız, bizim emeğimiz. Ama bunu konuşmamız istenmiyor.

Bugün marketteki etiketler bir gecede değişiyorsa, elektrik faturasına bakarken içimiz sıkışıyorsa, “Çocuğu kursa mı yazdırsak yoksa ay sonunu mu çıkarsak?” diye hesap yapıyorsak; bunun nedeni ne bireysel beceriksizliğimiz ne de “ekonomi kötü” masalı. Dünyada kurulan bu yağma düzeninin faturası, en çok emekçi kadınların önüne konuluyor. Emekçi kadınlar dünyada olup biteni takip etmediğinde, başkaları bizim yerimize karar veriyor; bizim adımıza konuşuyor, bizim hayatımız pahasına pazarlık yapıyor.

O yüzden bu olan biteni takip etmek bir merak meselesi değil. Neden her geçen yıl daha yoksul yaşadığımızı, neden daha çok çalışıp daha az kazandığımızı, neden sürekli “idare etmemiz” beklendiğini anlamanın yolu bu. Ve evet, söz söylemek de tam burada başlıyor.

Birbirimizin hayatına biraz burnumuzu sokalım!

Sadece saray rejimi mi başka ülkelerin işine burnunu sokacak? Biz de dünyanın dört bir yanındaki işçilerin, emekçilerin ve gençlerin mücadelesini takip edeceğiz, dayanışacağız. Çünkü ne yoksulluk ne savaş ve şiddet ne de ucuza çalışmak kaderimiz. Kendi vardiyamızdan, kendi fabrikamızdan, kendi apartmanımızdan, kendi mahallemizden kafayı biraz kaldırıp başka yerlerde emekçi kadınlar neler yaşıyor diye bakacağız. Tanımasak da bileceğiz. Çünkü bize bunu yaşatan sistemi tanımadan, onu değiştirmek mümkün değil. Sadece “bize ait” sandığımız sorunların, aslında dünyanın dört bir yanındaki emekçi kadınlarla ortak olduğunu görmek; bizi bilinçli olarak bu bağı kurmaktan alıkoymaya çalışan emperyalist kapitalizme karşı uyanık olmak zorundayız.

Ve evet, bunca karanlığın içinde İran’daki kadınların mücadelesine bakıp “Oh be,” demek de hakkımız. Belki de ilk adım tam olarak bu: Kendi hayatımızdan, kendi mutfağımızdan başlayıp kafayı biraz kaldırmak. “Ne oluyor?” diye sormak. İlk oradan başlasak? Haydi, birbirimizin hayatına biraz burnumuzu sokalım.

Fotoğraf: RadioZamaneh

İlgili haberler
Emperyalizm cehennemi

‘Kadınların bu kadar araçsallaştırılması, metalaştırılması ve nesneleştirilmesi emperyalist yağma ve sömürünün tamamlayıcı pratiğidir. Sermaye; kadınları bedenen ve ruhen aşağılamadan hiçbir savaşa gi

Dosya| Emperyalist kuşatmaya karşı enternasyonal bakış

Dünyada emperyalizme karşı mücadele hattını örmek kadınların yıllardır deneyimlediği ve nesilden nesile miras bıraktığı bir gereklilik olarak önümüzde duruyor.

İran’da kadınlar üç cepheye karşı mücadele ediyor

‘İranlı kadınlar geçmişin ve bugünün yaralarının kaynaklarının dünün monarşisi, bugünün molla rejimi ve her zaman batı emperyalizminden kaynaklandığını biliyor.’


Editörden