Hastabakıcı Kristine ‘denk işe eşit ücret’ davasını kazandı
Kökü 1950’lere dayanan bir dava yıllarını huzurevinde hastabakıcılık yaparak geçiren Kristine Bartlett, iş arkadaşları gibi saati 14.46 dolara çalışarak geçinmek için mücadele ediyordu...

Yeni Zelanda’da yıllarını huzurevinde hastabakıcılık yaparak geçiren Kristine Bartlett, diğer iş arkadaşları gibi saati 14.46 dolara çalışarak geçinmek için mücadele ediyordu. Kristine ve sendikasının uğraşları sonucu 18 Nisan’da Yeni Zelanda Hükümeti ve sendikalar, kadınların yoğunlukla çalıştığı yaşlı ve engelli bakımevlerinde hastabakıcılık işi için ‘denk işe eşit ücret zammı’ yapıldığını ilan etti. Böylece aynı zamanda ‘kadın işi-erkek işi’ ayrımcılığının da önüne geçilecek bir adım atılmış oldu. Neredeyse yüzde 90’ı kadın yaklaşık 20 bin işçinin ücretine yüzde 15 ve yüzde 50 arasında yapılacak zamla temmuz ayından itibaren saat ücretleri en az 19 dolar olacak, yani bir işçinin yıllık ortalama kazancına en az 5000 dolar daha eklenecek.

ASGARİ ÜCRET TAMAM DA, YA EŞİT ÜCRET?
Nasıl oldu bu iş diye merak ediyorsunuz değil mi? Hikayeyi biraz başa alarak anlatalım...
Yeni Zelanda’yı, 19 Eylül 1893’te kadınlara oy hakkı veren dünyanın ilk ülkesi yapan kadınların, emek dünyasında yapacak çok daha fazla işleri vardı. 1894 yılında çıkarılan Endüstriyel Uzlaşma ve Tahkim Kanunu’nda ‘erkek’ işçiler için “belirli bir yaşam standardını garantileyecek bir ücret”ten yani ‘aile geliri’nden bahsediliyordu. Daha sonra, işçi hareketinin yükseldiği 1920lerden itibaren sendikalı işçilerin daha fazla ücret alabilmesi için yürütülen kampanyanın sonunda, 1925’te asgari ücretin “bir erkeğin, karısını ve çocuklarını geçindirmeye yetecek kadar olması gerektiği” hükmü açıkça kanuna eklendi. İşçi Partisi’nin 1935’te başa gelmesiyle bu yasa yürürlüğe konuldu ve asgari ücretin belirlenmesi 1945 yılında tüm işyerleri için zorunlu hale geldi. Her ne kadar emekten yana kararlar alsa da İşçi Partisi, ‘aile geliri’ kavramı içinde kadınların erkeklerden daha ücret almasını, işyerlerindeki cinsiyet eşitsizliğini sorgulamadı.
Kadınların eşit ücret için verdiği mücadele kamu alanında 1950’lerde başlarken, özel sektöre 1960’lar ve 1970’lerde sıçradı. 1956’da Jean Parker isimli bir kamu işçisi çalıştığı işyerini, ücretlerde deneyime ve işin yüküne bakılmaksızın cinsiyet ayrımcılığı yaptığı için mahkemeye verdi ve davayı kazandı.
1957’de İşçi Partisi de Ulusal Parti de kendi platformlarına ücret eşitliğini koydular. Aynı yıl sendikalar, kadın örgütleri, işveren örgütü Ücret ve Fırsat Eşitliği Konseyi’ni (CEPO) kurdu. Bu kampanyalar ile hükümet masaya oturdu. Önce 1960’da kamuda Eşit Ücret Yasası, ardından 1972’de özel sektörde Eşit Ücret Yasası çıkarıldı. İşyerlerinde ücretlerde ayrımcılık yapılması yasaklandı ve yasal yaptırımlar konuldu.
1985’e gelindiğinde kadın ve erkek işçilerin saat ücretleri arasındaki fark yüzde 22’ye kadar inmişti. Bunda en büyük neden, o dönemdeki toplu sözleşmelerin işkolunda yapılması, kapsamının geniş ve sendika üyeliğinin zorunlu olmasıydı. İşkolu sözleşmeleri farklı işyerlerinde çalışsa bile aynı işi yapan bütün işçilere kazanım sağladı.

SEKRETERLERİN DAVASI
‘Eşit İşe Eşit Ücret’ talebi kazanılmış olsa da kadınlarla erkekler arasındaki ücret farkı hala kapanmamıştı. Geleneksel olarak ‘kadın işi-erkek işi’ olarak ayrılmış meslekler arasındaki ayrımcılığa karşı da eşitlik talep etmeye başladı kadınlar. 1970’lerde kadınların çoğunlukla çalıştığı sekreterlik mesleği, erkeklerin çoğunlukla çalıştığı marangozluk mesleğiyle eşit ücrette sayıldı örneğin, ancak 1980’lerde bu eşitlik tekrar bozuldu. 1986’da Sekreterler Sendikası bu konu hakkında tahkime başvurdu, mahkeme Eşit Ücret Yasası bunu içermediği için reddetti. Çünkü yasada “farklı ama denk işe eşit ücreti” gerektiren bir madde yer almıyordu. Ücret eşitliği üzerine Emek Departmanı bir çalışma başlattı ve meslek ayrımcılığı üzerinden eşitsizliğin hala sürdüğü rapor edildi. Bu raporla birlikte 1990’da ‘denk işe eşit ücret’ ve fırsat eşitliğini sağlayan İş Eşitliği Yasası (EEA) onaylandı.
Fakat 1990 seçimini kazanan Ulusal Parti’nin ilk icraatı bu yasayı yürürlükten kaldırmak oldu. 1991’de ise İş Sözleşmesi Yasası’nı (ECA) geçirerek, işçilerin yıllar boyunca mücadeleyle kazandığı tüm hakları gasbetme dönemini başlattı. Sendikalı olma zorunluluğu kaldırılınca sendikalılık oranı bir sene içinde yüzde 50’ye düştü, çoğu sendika kapandı ya da başka sendikaların bünyesine katıldı. 2000’lere gelindiğindeyse, sendika üyeliği yüzde 18’lere kadar düştü. İşkolu sözleşmesinin yerini işyeri sözleşmesi aldı, bu da toplu sözleşmelerin etkisini daha da azalttı. İş Sözleşmesi Yasası’ndan önce dünyanın birçok yerine göre çok daha iyi koşullarda olan kadın işçiler yasadan sonra en büyük darbeyi alan kesim oldu yine.
Kadınlar zaman içinde hemşirelik, öğretmenlik gibi mesleklerin dışına çıkabildiler, ancak bugün hala kadınların büyük bir kısmı ‘kadın mesleği’ olarak görülen bu mesleklerde çalışıyor.

YİNE, YENİ, YENİDEN
1986’da sekreterlerin açtığı davadan beri bu konuda açılan ilk dava Kristine Bartlett’inki oldu. Yıllardır, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen Kristine ve Hizmet ve Gıda İşçileri Sendikası (şimdiki adı E tū Sendikası) 2012 yılında Terranova Homes and Çare Ltd şirketine dava açtı. Kadın ağırlıklı bir sektörde verilen bu ücretin ayrımcı olduğunu ve işçilerin deneyim, sorumluluk, yetenek ve çalışma koşullarının hiçe sayıldığını dile getirdiler. Zaten insan hakları örgütleri ve hükümetin raporları da bu iddiayı destekliyordu. Yeni Zelanda Sendikalar Konseyi ve Ücret Eşitliği Soruşturma Koalisyonu da Kristine’in davasına destek verdi. Yeni Zelanda’nın bakım sektöründeki işveren örgütü NZACA ise bu ‘eşit ücret davası’ tüm sektörü etkileyeceği için Terranova şirketi lehine davaya müdahil oldu. Üye işverenlerin dini bütün, kar amacı taşımayan şirketler olduğunu ve cinsiyet ayrımı yapmadığını iddia etti. Ancak mesele zaten bu tür şirketlerde hastabakıcılık yapan kadınların, sektörde çalışan az sayıdaki erkeklerle aynı parayı almaması değildi. Hastabakıcılık gibi ‘kadın mesleği’ olarak görülen mesleklerde genel olarak erkeklerin yaptıkları işlerden daha düşük ücretler verilmesiydi. Yani aslında olan şey, meslek ayrımcılığından kaynaklanan bir ücret eşitsizliğiydi.

NE KADAR ÖRGÜTLÜLÜK O KADAR HAK!
Kristine ve arkadaşlarının başarısı sayesinde, huzurevlerinde ve engelli bakımevlerinde çalışan hastabakıcılar hem ücretlerine zam alabildiler hem de daha önce 50 saat olan haftalık çalışma sürelerini azaltmayı başardılar.
Hükümetin attığı bu adım işçi hakları ve kadın hakları açısından oldukça olumlu. Akıllara ‘Yeni Zelanda hükümeti eşitlikçi mi?’ sorusu gelebilir belki, ama o kadar heyecanlanmayalım. Bu anlaşma hali hazırda yasalarında ‘ücret eşitliği’ maddesi olan bir ülkede, yıllar boyunca verilen yasal ve sendikal bir mücadelenin ardından geldi. Üstelik zihinsel engellilerle çalışan hastabakıcılar dışında, psikiyatrik rahatsızlıkları olanlarla çalışan hastabakıcıları, hemşireleri, meslek terapistlerini ve sosyal hizmet uzmanlarını kapsamıyor. Hükümetin onları ‘unutmuş’ olması belki örgütlenmenin yetersizliği ile açıklanabilir. Yani, ne kadar örgütlülük, o kadar hak!

İlgili haberler
Sarılıyor ve asla kıpırdamıyorlar. Ta ki ağaçları...

Hindistan’da kadınlar ormanlarına nasıl sahip çıktı? Kadınların egemen olduğu bu hareket su başların...

Bir ömre ne kadar acı sığar? Ne kadar mücadele?

Yaşar Nezihe edebiyat tarihimizde ilk 1 Mayıs şiiri yazan kadın şair... Hayatı boyunca çile çekmiş,...

GÜNÜN BAŞARISI: Çocuk işçiliğinden hak savunuculuğ...

Tanzanyalı Angel, daha kendisi küçük bir çocukken ev işçisi oldu ve iki çocuk bakmaya başladı. İşver...