GÜNÜN KADINI: Sahneye çıkan ilk halk müziği sanatçısı Eliz Surhantakyan / Zehra Bilir
26 Mart 1913 yılında doğan, Eliz Surhantakyan / Zehra Bilir, profesyonel nitelikte assolist olarak sahneye çıkan ilk halk müziği sanatçısıydı.

26 Mart 1913 yılında Arabgir Kasabasında doğdu Eliz Surhantakyan / Zehra Bilir. Arabgir Kasabası eskiden Mamüret-ül Azîz’e yâni Elazığ’a bağlıydı, şimdi Malatya’ya bağlı.)
Eliz Surhantakyan, 1915 yılının acılarının yaşandığı günlerden sadece iki yıl önce dünyaya gelmişti. Yâni büyük soykırım felâketinde sadece iki yaşındaydı.

Babası Harutyun, sonuçları Osmanlı İmparatorluğu’nu fiilen sona erdirecek olan 1. Dünya Savaşı günlerinde silah altına alınmış bir askerdi.

Hangi cephede savaştığı hiçbir zaman öğrenilememiş, yersiz yurtsuz İttihat ve Terâkkî emelleri sonucu kırılan vatandaşlarımızdan bir asker olarak, bir daha yuvasına geri dönememişti.

1915 günlerinde, tüm bölgede olduğu gibi Arabgir de karışmıştı.

Henüz kucakta olan Eliz Surhantakyan’ın akrabalarından pek çoğu da sürgün listelerine yazılmıştı.

Eliz'in annesi çaresizdi. Bir oğlu ve Eliz dâhil üç kızı vardı ve çocukları çok küçüktü. Sonunun ne olacağı söylenmeyen tehcire yazılma korkusundan ne yapacağını şaşırmıştı. Genç bir duldu. Sonunda Arabgirli bir Türk’ün evlenme teklifini kabul edip, Hayatlarını kurtarmak ümîdiyle, zoraki bir hayata adım atmaya karar verdi.

Hal böyle olunca, aile Arabgirli Ermenilerin korkulu rüyası olan sürgünden kurtulacaktı. Belki akrabaları, belki de çevreleri tarafından bir Türk’le evlenmesi yadırganacaktı ama o çocukları için bu fedakârlığı yapacaktı. Küçük Eliz yeni babasını kabullenmiş ve onun verdiği ‘Zehra’ ismini kullanmaya başlamıştı. Yeni adıyla Arabgir İlkokulu’na yazılmıştı bile.
“Çocukluğu çok mutlu geçti. Acı günleri görmedi. İlköğretimini Arabgir’de aldı. Çok çalışkan bir öğrenciydi. Öğretmeni çok severdi. Çalışkanlığı sayesinde sınıfları çifter çifter atladı.”

Küçük Eliz daha o günlerde müzikle içli dışlı olmaya başlamıştı.

Düğünlerde ya da eğlencelerde duyduğu türküleri hemen ezberler, eve döndüğünde bunları kardeşlerine söylerdi. Sonraki zamanlarda bu konuda yöneltilen sorulara “efendim, biz Anadolu çocuğuyuz. Konuşmaya başladığım günden bu yana türkü okuyorum diyebilirim. Çocuklar, özellikle doğu’da, konuşmaya türkü söyleyerek başlarlar”
diye cevap verecekti.

Eliz Surhantakyan 10 yaşına geldiğinde Cumhuriyet’in ilânı ve baba bildiği, kabullendiği insanın ölümüyle, sevinci ve üzüntüyü bir arada yaşar.
Aile yeniden sıkıntıların içine düşmüştür. Zaten bölge yeniden kaynamaya başlamıştır.

Bu kez isyan edenler Kürtlerdir.
Eliz ve ailesi için tek çâre göçtür; bir akrabalarının bulunduğu Kayseri’ye gitmeye karar verirler.

Yaylı bir at arabasıyla Arabgir’den Kayseri’ye doğru yola çıkan aile -yükte hafif, pahada ağır- dünyâlık neleri varsa yanına almıştır.

Aile, askerlerin yardımı ile Rumlar tarafından boşaltılmış bir eve yerleşir.

Bir süre sonra Ermeni komşuların yardımı sayesinde kendilerine yeni bir hayat kurarlar.

Eliz Kayseri Ortaokulu’na kaydolur. Annesi nakış işleyerek hem evin geçimini sağlamakta, hem de Eliz'i okutmaktadır.

Eliz'in ortaokulu bitirdiği yıl aile, Anadolu’da yaşanan sıkıntılardan uzaklaşmak isteyen Ermenilerin 'daha özgür' saydıkları İstanbul’a göçmeye karar verir.

Böylece Eliz Surhantakyan (Zehra Bilir) 1927’de İstanbul’a göç etti. Destek olan kimseleri yoktu. Geçinmenin bir yolunu bulmak zorundaydı. Daktilo öğrendi ve Divan yolunda düzenlenen bir daktilo yazma yarışmasında birinciliği kazandı. Bir avukatın yanında yazman ve daktilocu olarak çalışmaya başladı. 1933 yılına kadar bu işine devam etti.
Eliz, 1933’e gelindiğinde artık 20 yaşındadır.

Yaptığı işten memnun görünmesine rağmen içindeki sanat sevgisi daha ağır basmaktadır.



BİR İLANLA BAŞLAYAN YOLCULUK
Gazetede okuduğu bir ilanın ardından İstanbul şehir tiyatrosuna başvurduğunda o yıllarda tiyatronun sanat yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul üstleniyordu.

Muhsin Ertuğrul, başvuran birkaç kişiyle birlikte Eliz'i de tiyatroya kabul etti. O dönemde şehir tiyatrosu yeni bir dal olarak operetler sahnelemeye başlamıştı. Birkaç kişiyle birlikte onu da bale bölümüne aldılar.
Bedia Muvahhit’lerle, Vasfi Rıza’larla, Muammer Karaca’larla, Feriha Tevfik’lerle, Hazım Körmükçü’lerle oynanan ‘lüküs hayat’, ‘üç saat’ ve ‘deli dolu’ operetleri büyük ilgi görüyordu. Eliz de bu operetlerde hep dans etti.
1935 yılında ilk eşi Selahattin Bilir’le evlendikten sonra tiyatrodan ayrıldı ve Müslüman oldu.

Kendisini büyüten Türk babasının verdiği “Zehra” ismini aldı.
Selahattin Bilir, adı ‘Atatürk’ün Müteahhiti’ne çıkan ve soyadını dahi ondan alacak olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarının en ünlü inşaat müteahhiti Nuri Demirağ’ın yanında çalışmaktaydı.

Nuri Demirağ tarafından ihâlesi alınan kara ve demiryolu inşaatlarında taşeron olarak çalışan Selahattin Bilir, Anadolu’yu karış karış dolaşırken, karısı 'Zehra’yı da yanında götürüyordu.

Zehra Bilir şantiyelerde, çadırlarda kalmayı dahi göze alarak, çocuk günlerinde terk etmek zorunda kaldığı yörelerde, dağ tepe demeden, eşiyle birlikte dolaştı.

Bu dolaşmalar boşa da gitmedi. Eliz Sarhuntakyan, içindeki sanat sevgisinin yeniden canlanmasıyla, gezdiği her köyün, kasabanın türkülerini derleyip ezberleyerek, notlar alıp, ileriki günler için hazırlık yaptı. Böylece eşinin işi sebebiyle bütün Anadolu’yu dolaştı. Her gün yeni bir türkü öğreniyordu. Bu öğrendiği türküleri aile toplantılarında istek üzerine söylemeye başlamıştı. Bu aslında daha Arabgir’de 5-6 yaşlarında ilkokula gittiği zamanlardan beri içinde yaşattığı şeylerin bir yansımasıydı. 1937’de eşiyle birlikte Dersim’de bir aile toplantısında ilk kez insanların önünde türküler okudu. Sesi, dinleyenler arasındaki 'Bedri Bey' adında bir aile dostlarının alâkasını çekmiş. İlk ikâz eden telkin de bu Bedri Bey oldu.

Zehra Bilir, eşiyle sürdürdüğü Anadolu seyahatlerini bitirip İstanbul’a döndüğünde elinde yüzlerce türkü vardı. Oysa onun gönlünde Türk Sanat Müziği söylemek yatmaktaydı.



BAŞARISI KATLANARAK SÜRDÜ
“Dersim’den İstanbul’a gelince Bedri bey’in telkininin tesiriyle sesini değerlendirebilmek için meşhur Hoca 'Artaki Candan’dan ders almaya başladı. Bu öyle bir çalışmaydı ki, tam yedi sene sürdü. Artaki Hoca'yla ilk tanıştığında bir şarkı söylemesini istedi. O yıllarda çok meşhur olan Osman Nihat Akın’ın nihavent şarkısını söylemeye başladı. Artaki Candan Eliz'in okuyuşunu beğenmedi ve ‘Çok çalışman lazım kızım, bu iş kolay değil’ dedi.
Bu cevaba çok üzüldü Eliz; o sırada yanında bulunan eşi Selahattin Bey Zehra’ya bir de öğrendiği türkülerden birini okumasını söyledi.

Aldı eline bağlamasını Zehra Hanım, başladı türkü söylemeye.
Artaki Candan o zaman çok beğendi. Artaki Candan, hocalığı ve bestekârlığının yanında, o günlerin en ünlü plak firması 'Vahram Geseryan’ın ‘Sahibinin Sesi’ adlı plak şirketinin de müdürlerindendir.

Hoca-öğrenci ilişkisi hızla devam ederken, takvimler 1939 yılını gösterdiğinde o kendisi artık 26 yaşlarına giren Zehra Bilir’e plak doldurma teklifi ile gelir.
“Artaki Candan, Zehra’yı iyice bir dinledikten sonra bir plak çıkarmayı önerdi. Eliz Surhantakyan, ilk olarak ‘Öyledir yar öyledir’ adlı halk türküsünü seslendirdi. Bu ilk denemesi pek de ilgi görmedi. 

Fakat Artaki Candan uzağı görebilen, iyi bir iş adamıydı aynı zamanda.
Asla ümitsizliğe kapılmadı. Özellikle uzun uzun Zehra’yla çalıştı ve dersler aldırttı. Eliz Surhantakyan kısa sürede nota ve solfej öğrendi.

O günlerin İstanbul sahnelerinde ve radyoda öylesine çok Türk Sanat Müziği okuyan kadın solist vardır ki, Zehra Bilir’in onların arasından sivrilmesi zordur, ama halk türküleri henüz sahnelerde bir kadın solist tarafından hiç okunmadığı için imkânsız da değildir. Üstelik, Zehra bilir bu konudaki eğitiminde emin adımlarla ilerlemektedir.

Artaki Candan’dan aldığı eğitimle yetinmeyerek, özel izinle bir süre konservatuarın nota ve solfej derslerine katılır.

Zehra Bilir için sahneye çıkmak tek hedeftir artık.

Zehra Bilir, ikinci plağını 1941’de doldurur. ‘Al almayı daldan al’ adlı bu plak büyük beğeni kazanır. İkinci plağının çok tutması iyice şevke getirmişti. Halkın karşısına çıkmadan evvel kendini bir imtihandan geçirmek istedi. Adı sanı belli olmayan bir amatör vaziyetinde, Eminönü Halkevi’nde türküler okudu. 

Halk yeni bir simâ, yeni bir ses, yeni bir hava bulmuş olmanın sevinç ve heyecanı içinde, o kadar samîmi bir alaka ve sevgi göstermişti ki, Zehra Hanım'ın heyecandan sesi kısılmış, adeta kendinden geçmişti.
1942 yılında Eminönü Halkevi’nde yapılan kutlamada davetliler arasında o günlerin İstanbul Radyosu Müdürü Kemal Altınkaya da bulunmaktadır.

Kemal Altınkaya, Zehra Bilir’e büyük ilgi gösterir ve onun bir yıl sonra, 1943’te, İstanbul radyosu kadrosuna girmesini sağlar.
O günlerde Beyoğlu Postanesi’nin üst katından yayın yapan İstanbul Radyosu’na kabul edilmesi, Zehra bilir için daha geniş kitlelere ulaşmak adına önemli bir adım olacaktır. İlk provalar çok iyi geçmişti.

Zehra Bilir’i şahsen dinledikten sonra hemen anlaşma yapan İstanbul Radyosu Müdürü Kemal Altınkaya da provalarda hazır bulunuyordu.
Aynı günlerde Maksim Gazinosu’nda kemani Sâdi Işılay’ın jübilesi yapılacaktı. Bütün salon ağzına kadar doluydu. Eliz Surhantakyan Maksim'de ilk kez sahneye çıktı ve bir kaç türkü seslendirdi.

1942 yılında, Ergün adını verdiği bir erkek çocuk dünyaya getiren Zehra Bilir, kısa süre sonra eşi Selahattin Bilir’den ayrılacak ve yoluna yalnız devam edecekti.
Radyo çalışmaları ve özel gecelerde sahneye çıkması meyvesini verecek ve uzun zamandır beklenen gazino sahnelerinin kapıları Zehra Bilir’e de açılacaktı.

O yıllarda, meşhur Şükrü Tunar, ‘Küçük Çiftlik Parkı’ gazinosunu işletiyordu. Kendisiyle çalışmasını önerdi. Çabucak, bütün yaz için antlaşma yaptı. Ve sonunda, 1944 yılının 2 Haziran Cuma günü, Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu’nda, seyircinin karşısına profesyonel bir türkücü olarak çıktı.

Günler öncesinden alınan rezervasyonlar ve Çiftlik Parkı’nda iğne atsan yere düşmemesi sayesinde Şükrü Tunar’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Aynı yılın kış mevsiminde, Şükrü Tunar, Tepebaşı’nda, İngiltere sefaretinin arkasında bulunan Novotni Gazinosu’nda sahneye çıkması üzerine tekrar mukâvele imzaladı.

Eliz Surhantakyan, gazino çalışmaları, radyo konserleri derken, sevenlerine 78 devirli plaklarla ulaşmayı da ihmâl etmedi. Sahibinin Sesi plak Şirketi’yle uzun süreli bir anlaşma yaparak türkülerini kayda aldırdı. bu şirket adına 31 adet 78 devirli plak doldurdu.



FAAL SAHNE YAŞAMINDAN UZAKLAŞMASI…
Zehra Bilir, 1951 yılında Zonguldaklı madenci bir ailenin oğlu olan Necmi Ergener ile evlenir ve 1952 yılında faal sahne yaşamından uzaklaşır; özel geceler dışında ortalarda fazla görünmez.
Her yöreye ait türküleri otantik özellikleriyle okuyan Eliz, türkülerin gramofonlardan ve radyolardan dinlendiği dönemin adeta bir simgesi olur. Türkücülüğü bir meslek olarak seçenlere öncülük eden “Zehra Bilir”, çok sayıda plak doldurupe ödül kazanmıştır.

"Tiridine Bandım" adlı türküyle ünlenen Eliza, "Kalenin Bayır Düzü", "Cemo Gül Açanda Gel", "Başındaki Tellere" gibi çok sayıda şarkılar okumuştur. Türküleri yorumlarken yaptığı mimikler ve mizansen özellikleri günümüze kadar taşınmıştır.

Yakın yıllara kadar konservatuarda hocalık da yapan Zehra-Eliza 1951 senesinde, zengin bir madenci ailenin oğlu olan Necmi Ergener iles evlendikten sonra, mali durumlariı iyi olmasına rağmen, ardında pek çok plak bıraktığı müzik yaşamına nokta koymuştur. Çeşitli sahne çalışmaları yanında 1971 yılında Amerika’da da konser vermiştir. Uzun bir aradan sonra, 1959’da, Hakkı Derman’ın jübilesinde açık hava tiyatrosunda sahneye çıkar.
1969’da, Maksim Gazinosu’nda Nesrin Sipahi, Fatma Girik, Necmi Rıza Ahıskan ile tekrar sahnelere döner.

Hemen ardından Zeki Müren ile Ankara Köşk Gazinosu’nda sahne alır.
1971’de Safiye Ayla ve Cevdet Çağla ile birlikte Amerika’da konserler verir.

1974 yılında ise Lunapark Gazinosu’nda Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ Sözeri ile son gazino çalışmasını yapar ve bir daha dönmemek üzere sahnelerden uzaklaşır.

1970’li yıllarda televizyonun yaygınlaşmasıyla beyaz camda görünmeye başlayan Zehra Bilir, dönemin TV dergilerinden birinde tüm sahne tekliflerini reddetmesine rağmen televizyonu tercih etmesini “televizyonun birçok isteği bir kerede yerine getirebilmesinden dolayı kabul ediyorum” diyerek açıklıyordu.

Eliz Surhantakyan ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es ile birlikte katıldığı bir televizyon programında Es’in kendisine ‘türkü ana’ diye hitap etmesiyle bu isimle anılmaya başladı.



GERÇEK ADI VE MİLLİYETİ FISILTILARLA SÖYLENİR
Zehra Bilir’in gerçek adı ve milliyeti sanat camiası içinde fısıltılarla söylense de, o bunu kamuoyu önünde hiçbir zaman açıklamayacaktı. Belki de, Agos Gazetesi'nde onu anlatan yazıda belirtildiği gibi, onun Eliz Surhantakyan olduğunu bilen az sayıdaki insan, onu kalabalıkların önünde zor durumda bırakmamak için bu gerçeği dillendirmedi.

Gerçek adını, İstanbul’da tanıdığı Ermeni sanatkâr ve aydınlarına fısıltıyla söyleyen, kamu önünde hiç açıklamayan Eliz, hayat hikayesini anlattığı zaman da Artaki Bey’in Terziyan olduğundan hiç bahsetmezdi. Zehra Bilir’in Eliz Surhantakyan olduğunu bilen az sayıdaki insan, onu kalabalıkların önünde zor durumda bırakmamak için bu gerçeği dillendirmedi. Kim bilir, belki de zihinlerindeki, örnek davranışları ile ailesine, topluma ve yakın çevresine birçok faydalar sağladığından ötürü kendisine verilen ‘Türkü Ana’ resminin bozulmasını istemiyorlardı. Kimbilir, belki de Zehra Hanım, tıpkı Sami HAZİNSES ( Samuel Uluç ) gibi, “Gavur” bilinmektense “Türk” bilinilmeyi, tercih etmiş olabilir. Bu, Ermenileri "ömürlük suskunluk"lara iten bir insanlık dramlarından biridir.

Sanatçı, 28 Haziran 2007 günü, kaldığı huzurevinde, 94 yaşında hayata gözlerini yumarken, ardında hem Türk hem de Ermeni toplumu için saygıyla anılacak bir isim bırakmıştı.
Eliz Surhantakyan / Zehra Bilir, profesyonel nitelikte assolist olarak sahneye çıkan ilk halk müziği sanatçısıydı.

kaynak: http://archive.is/XBrQt#selection-49.0-557.56

İlgili haberler
GÜNÜN KADINI: Lynn Margulis

Dışlanmamak için gördüğünü söylemekten kaçınan sözde bilimcilerden değildi o. Cesaretinden asla ödün...

GÜNÜN İLKİ: Türkiye’de ilk Ermeni kadın gazeteci E...

Türkiye’de ilk Ermeni kadın gazeteci olan Elbis Gesaratsyan, gazeteciliği ve yazarlığı boyunca kadın...

GÜNÜN BELLEĞİ: Ermeni kadın portreleri...

1915 yılından beri soykırım gerçeğini kabul etmemezlik ve görmemezlik tüm nefretiyle koruyor yerini....