GÜNÜN BELLEĞİ: Ermeni kadın portreleri...
1915 yılından beri soykırım gerçeğini kabul etmemezlik ve görmemezlik tüm nefretiyle koruyor yerini. O dönemin Ermeni kadınlarını unutmamak adına yaşamlarını hatırlayalım.

Yaşamak için ağır bedellerin ödendiği bir tarihin kara deliği, bilinen ancak görmezden gelinen bir katliam. Tarih boyunca soykırımın tanıklarının anlatımına, tüm kanıtlara ve belgelere rağmen reddedilen bir gerçek... Peki bu gerçeğin içinde savaşın ve etnik soykırımın kurbanı olan ‘Ermeni Soykırımı’nın kadınları neler yaşadı? Sürgün, ölüm, seks köleliği, açlık, şiddet, tecavüz... Hayatta kalan Ermeni kadın ve çocuklar dünyanın dört bir yanına dağıldı, elbette çok büyük zorluk ve güçlüklerle... 104 yıllık bir süreç geçti 1915 yılından bu yana. Ayrımcılık hala devam ederken, bu gerçeği kabul etmemezlik ve görmemezlik tüm nefretiyle koruyor yerini. O dönemin Ermeni kadınlarını unutmamak adına sayfalarımızda yaşamlarını hatırlatmak istedik...


AVRORA MARDİGANYAN (1901 – 1994)
Avrora Mardiganyan, 1901 yılında Dersim’de çiftçi ve ipek üreticisi varlıklı bir ailenin sekiz çocuğundan üçüncüsü olarak Arshaluys Martikyan ismiyle dünyaya gelir. Genç yaşta yaşanan kayıplar ve acımasızlıkların yanı sıra insanlara yardımcı olmak için gösterdiği arzuyla şekillenen hayatı ise Kaliforniya’daki bir bakım evinde 92 yaşındayken son bulur.

1915 Soykırımı uygulanmaya başlandığında Arshaluys gelecek vaat eden bir öğrenci ve ilerleme kaydeden bir kemancı, kız kardeşi nişanlı ve erkek kardeşi Amerika’ya gitmek üzeredir. Arshaluys babasının ve erkek kardeşinin öldürüldüğüne tanık olur. Daha sonra da annesi ve kız kardeşleri ile beraber Ermeni kadınlarının Suriye çöllerine doğru tehcirine katılmaya zorlanır.

Arshaluys bir aşiret reisinin haremine satılır. Oradan kaçar, köle tacirleri tarafından yeniden yakalanır ve tekrar kaçar. Dersim dağlarında çıplak ayak yürüyerek, mağaralarda ve ağaçların arasında saklanarak, bitki kökleri yiyerek geçen 18 ayın ardından yarı çıplak ve aç bir şekilde Rusya’nın kontrolüne geçen Erzurum’a ulaşır. New York’ta yaşayan Ermeni bir aile tarafından evlat edinilmesinin ardından katliamlar öncesinde ABD’ye taşınan erkek kardeşi Vahan’ı bulabilmek için gazete ilanları verir. Söz konusu ilanlar gazetecilerin ilgisini çeker.

Arshaluys’un Soykırım’a dair tanıklıkları 1918 yılının sonuna doğru New York ve Los Angeles’taki gazetelerde basılır ve aynı yılın Aralık ayında Ravished Armenia (Parçalanmış Ermenistan) isminde bir kitap olarak basılır. Kitabın kapağında geleneksel Ermeni kıyafetleri içindeki fotoğrafı yer alır. 1918 yılı daha sona ermeden Selig Polyscope Company kitabın sessiz filminin yapımına hazırlanmaya başlar. Filmi Oscar Apfel yönetirken, başrolü alan Arshaluys kimliğini korumak için Aurora Mardiganyan adını alır.

23 ülkede gösterime giren film sayesinde elde edilen 30 milyon dolarlık kar Yakın Doğu Yardım Teşkilatı aracılığıyla 60 bin Ermeni yetime gönderilir.
Erkek kardeşini hiçbir zaman bulamaz...


MARİ BEYLERYAN (1877 - 1915)
Mari Beyleryan, 1877 yılında İstanbul’un Beşiktaş semtinde dünyaya gelir. İlkokulu o dönem faaliyet gösteren Naregyan Okulu’nda okuduğu tahmin edilir.

Gazeteci, yazar, şair, öğretmen ve kadın hakları savunucusu aktivist Mari, eğitimine Pera Sanat Okulu’nda devam eder. Bu dönem bir yandan da Kalipso takma adıyla Arevelk (Doğu) gazetesinde yazmaya başlar. Mari yazılarında genellikle genç Ermeni kadınların yaşamına dair konuları işler.

Bu dönemde Osmanlı’da kurulan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, pek çok Ermeni gibi Mari’nin de ilgisini çeker. İlk kurulduğunda amacı Ermeni toplumunda sosyalizmi benimsetmek olan parti, öncelikli olarak sosyalizmin Osmanlı topraklarında kabul edilmesini hedefliyordu. Mari’nin partiye üye olma talebi, yaşının küçük olması nedeniyle geri çevrilir. Yine de çalışmalarına devam eden Mari, partinin yayın organı Hınçak’ta muhabir olarak çalışmaya başlar. Kadın özgürlük mücadelesiyle de ilgilenen Mari, Esayan Lisesi’nin daimi öğretmenlerinden biri olur. Okuldaki diğer kadın öğretmenlerle birlikte örgütlenme çalışmaları yapar ve İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun pek çok kentinde kadınları bir araya getirmek için çalışır.

Mari, parti tarafından 15 Temmuz 1890 tarihinde Aldülhamit’e karşı düzenlenen ilk büyük yürüyüşü ve aynı zamanda Osmanlı topraklarında düzenlenen ilk gayrimüslim ‘nümayiş’ olan yürüyüşü muhabir olarak takip eder.

Bu eylemden birkaç sene sonra 1895 yılında Mari, Bab-ı Ali gösterisinin örgütleyicilerinden biri olur. Bu eylemin amacı; Anadolu Ermenilerinin maruz kaldığı baskı ve zulmü Batı dünyasına duyurmak ve Abdülhamit’in 1885 reformlarını uygulamaya koyması için kamuoyu oluşturmaktır.

Bu, kadınların taleplerini haykırmak istediği eylem, hükümetin talimat verdiği polislerin saldırısıyla kanlı bir çatışmaya dönüşür.

“Ya özgürlük, ya ölüm” talebiyle Bab-ı Ali Nümayişi’ni düzenleyen Mari artık sadece Hınçak Partisi’nin saflarında yer alan bir aktivist, gazeteci ve yazar olarak kalmakla yetinmez.

Hükümet her yerde eylemin düzenleyicisi Mari’yi aramaya başlar. Ve böylelikle artık Mari için saklanarak yaşayacağı bir hayat başlar. Öyle ki Mari sık sık evini değiştirir, hatta okuldaki derslere kılık değiştirerek gitmek zorunda kalır. 

Bir gün kendisini tutuklamaya gelen zabitler evini kuşatır. Bu kuşatmadan çıkmayı başaran Mari için artık Osmanlı topraklarında yaşamak neredeyse imkansız hale gelmiştir. 

Ve Mari 1896 yılının güzünde Mısır’a gider. Gittiği vakitlerde İstanbul’da hükümet kendisi için ölüm fermanını çıkarmıştır.

İskenderiye’de yeni bir hayata başlayan Mari, burada da yazarlık ve öğretmenlik yapmayı sürdürür. Kısa bir süre öğretmenlik için Kıbrıs’a gider ancak burada fazla kalmaz ve Mısır’a geri döner.

Kahire’ye taşınan Mari bir yandan öğretmenlik yaparken diğer yandan da Ermeni basınında yazmayı sürdürür. Burada Ardemis adında bir kadın dergisi çıkarır.

Mari, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da esen ‘ılımlı rüzgarların’ etkisiyle ülkeye geri döner. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra, 1915 Ermeni Soykırımı’nda katledilir. Mari’nin tam olarak nerede öldürüldüğü ise bugün hala bilinmemektedir.


ELBIS GESARATSYAN (1830)
Elbis Gesaratsyan 1830 yılında İstanbul-Beşiktaş’da doğmuş olup, Türkiye’de ilk Ermeni kadın gazeteci olarak kabul edilir,1862-63’te ilk Ermenice Kadın dergisi olan aydınlık GİTAR’ı yayımladı. Cinsler arası eşitsizliğin nedenlerini çözümlediği ve toplumun ileri gitmesi için “kadının özgürleşmesini” savunan ilk kadın yazardır.

Sözleri hala çok şey ifade etmektedir;

“Çoğu kez tanık olmuşsunuzdur, kendi erkeğinden daha düşünceli, daha öngörülü ve daha işbilir kadınlar vardır; ama bilerek, yol yordam bilmez erkeğe körü körüne boyun eğmek zorunda kalırlar; çünkü kurallar gereği, kadın dili kesilmiş kuş olmalıdır ve erkek, karga da olsa, kendi ötmeli, kurum kurum hükmetmelidir… Evet, sevgili kız kardeşim, işte benim düşüncelerim böyle. Bizim fikirlerimiz çiçek açmalı. Yetenekli kişiler bunu görev edinmeli, uyuşuk kafaları meşru yollarla harekete geçirmeli, uyanık olup özgürlüklerine sahip çıkmalı, eğitim çağrısı yapmalıdır. Okuma salonları, meclisler oluşturup yüreklere ve beyinlere seslenen bilgiler öğrenmeli ki ilerleme yolunda adımlar atabilelim ve insan sayılabilelim..."

ZABEL YASEYAN (1878 – 1943)
1878 yılının 4 Şubat’ında Üsküdar’da oldukça varlıklı bir ailede doğan Yesayan, hayatı boyunca yoksulluk, zulüm ve katliamların en önemli tanıklarından biri oldu. “Eğitim şart” anlayışında bir babanın teşvikiyle küçücük yaşında kitaplara boğulan Zabel’in o küçük yaşında yazar olmaya karar verdi. Dönemin elit aydınlarının pek çoğu gibi ailesi tarafından Paris’e gönderildi. 1894 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat eğitimine başlar. Bir yandan akademide teorik incelemeler ve Fransızca-Ermenice sözlük çalışmaları yaparken, diğer taraftan da Fransız ve Ermeni dergilerinde makaleleri, şiirleri ve kısa öyküleri yayımlandı. Burada yaşadığı ilk 8 yıl içerisinde evlenmiş, iki çocuk annesi olmuştu. Fakat kurduğu bu aile yapısı, onu İstanbul’a dönüp, “bu topraklarda yazar olma” kararından vazgeçirememişti.

1902’de İstanbul’a dönen Yesayan, 20. yüzyılın başlarında İstanbul ve İzmir’de çıkarılan 15 Ermeni gazetesinden biri olan haftalık siyaset ve edebiyat gazetesi Arevelyan Mamul’de çeşitli edebiyat eleştirileri ve yazı dizileri yazdı. Hem Ermeni cemaati içerisindeki hem de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “kıt akıllı kadın” imajına kafa tutmaktaydı. Ama dünya genelinde yaşanan ulus devletleşme süreçleri katliam, etnik temizlik ve soykırımlar Yesayan’ın gözlerini başka ufuklara taşıdı.

1915 Ermeni halkına karşı girişilen tehcirin yılında İttihat ve Terakkiciler’in sakıncalı Ermeniler listesinde yer alan bir kadındı Zabel Yeseyan. Sürgün, bir hayat biçimi olarak oturdu hayatına. Bir şekilde kaçmayı başardı. Bulgaristan, Azerbeycan, Mısır, Fransa, Yesayan’ın bilinen sürgün durakları oldu.

Tehcirin ardından, 1918 yılının sonuna dek Orta Doğu'daki mülteci ve yetimlere yardım etmek üzere çalışmalarda bulundu. Bu süreçte, Ermeni halkına yapılan pek çok adaletsizliği konu alan, Verçin Pacagi (Son Bardak) ve Hokis Aksoryal (Sürgündeki Ruhum; 1919), yeni romanlar yazmaya başladı.

1920'lerde, eşinin vefatına dek, Fransa'dan Bakü'ye seyahat etti. 1926 yılında Sovyet Ermenistan'ı ziyaret eden Yesayan, izlenimlerini, Prométhée déchaîné (Zincirsiz Prometheus; Marsilya 1928) isimli romanında anlattı. 1933 yılında Sovyet Ermenistan'a yerleşti ve Moskova'da gerçekleştirilen ilk Sovyet Yazarlar Birliği kongresinde yer aldı. Kesinleşmemekle birlikte 1943 yılında Sibirya’da öldüğü iddialar arasında.


SIRPUHİ DÜSAP
Sırpuhi Düsap, bilinen ilk Ermenice yazan kadın romancıdır. Ermenice deneme, makale ve romanlarında, kadınların yaşam modellerini seçimde ataerkil sistemin kurallarından bağımsız karar vermelerinin önemi konusunu işlemiştir.

Döneminin çok ilerisinde sözleri hala kadın mücadelesine ışık tutmaktadır;

“İki cins arasında eşitlik olduğunda, yani hayatın zevklerinde, cezalarında, çalışmada ve ödüllendirmede eşitlik sağlandığında zincirler kırılacak, riyakârlık son bulacak ve toplum, güçlerin eşitsizliğinden kaynaklanan kayıpları telafi edip dengeye ulaşacaktır.”

Sırpuhi Düsap, İstanbul ve İzmir`de yayımlanan çeşitli gazetelere yazdığı makalelerde, ekonomik ve toplumsal özgürlüğü olmayan kadının durumunu sorgulamıştır.


ZARUHİ KAVALJYAN (1877-1969)
Türkiye’nin ilk kadın doktoru. Kavlajyan, 1875 yılında Boston Tıbbı Üniversitesi’nden mezun olan ve Adapazar ile İzmit’te doktor olarak çalışan Serop Kavaljyan’ın ailesinde doğdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların tıbbı öğrenmeleri yasak olduğu için Kavaljyan, Adapazar'ın Amerikan Kız Kolejinden mezun olduğu 1989 yılında eğitimini devam etmek için ABD’ye gitti. 1903 yılında İllinois Üniversitesi’nin Tıbbı Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Adapazar’a dönüp babasıyla doktor olarak çalıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında doktor, yaralılara ve maruz kalanlara yardım çalışmalarına katıldı. Daha sonra İstanbul’a yerleşen Kavaljyan ders vermeye devam ettiği Üsküdar’daki Amerikan Kız Kolejinde Doktor Kaval adıyla biliniyordu.

Kaynaklar:
Gazete Karınca
Kadın Eserleri Kütüphanesi
Ekmek ve Gül Dergisi

İlgili haberler
GÜNÜN BELLEĞİ: Türk, Rum, Ermeni, Yahudi ipek işçi...

Bursa’yı bir işçi kenti yapan koza ve kozadan ipek çıkarma işlemini yürüten işletme ve fabrikalarda...

Vardık, varız, varolacağız...

Ermeni Soykırımı gerçeğini küçük yaşta babası ve annesinin anlattıklarıyla öğrenen Ani Kalk, Ermeni...

ERMENİ SOYKIRIMININ 104. YILI: Gerçek hâlâ ortada...

104 yıl geçti 1915’ten bu yana. Ayrımcılık hâlâ devam ederken, bu gerçeği kabul etmemek ve görmezden...