Döneceğim Matta!
Evet Matta yok artık, sanırım en çok bunu söyledim kendime… Yok’u öğrendim, yok olmayı, yok olana alışmayı, yokluğu, yoksulluğu, yokuş çıkmayı, yokuş aşağı yuvarlanmayı… Türkçede böyle ifade ediliyor.

Yağmur şiddetini azalttı. İstanbul’a geleli yaklaşık 6 yıl oldu. Daha yeni Pierre Loti’yi görüyorum. Güzel, hem de çok güzel. Tüm bu güzelliğe rağmen yine de Suriye’yi özledim. Humus’u, Lazkiye’yi… İçimde gitgide artan büyük bir özlem…

Tüm bunlar yaşanmıyor olsaydı, şimdi mesleğimde ilk yılını geride bırakmış bir diş hekimi olacaktım. Oysa Türkiye’ye geldiğimden yaklaşık 1,5 yıl sonra evlere temizliğe gitmeye başladım. Ve yükseklik korkuma rağmen camları siliyorum. Allah’tan arada manzarası güzel evlere denk geliyorum.

Nasıl mutlu oluyorum, anlatamam! O korktuğum, uzak durduğum camlar, bana nefes oluyor. Sahiden diyorum, anlatacağım.

“Biri: Nerelisin sen, Suriyeli misin?”

“Başka biri: Yabancı uyruklu birini göndereceğiz demişlerdi evet, neyse…”

“Daha başka biri: Türkçeyi iyi öğrenmişsin, zaten derler gençler ve çocuklar dili kolay öğrenir diye. Hadi bakalım temizliğin de iyi mi görelim, iyi temizleyesin ha… Beğenirsem yine çağıracağım, ona göre.”

“Daha da başka biri: Valla bizden iyi yaşıyorsunuz, devlet size çalışıyor. Bak geldin benim vatandaşımın yiyeceği ekmeğe ortak oldun, sana nasip oldu bugün para kazanmak, şükretmek lazım kızım, şükret!”

***

**

*
Pierre Loti’ye geleli bir saati aştı. Kafamın içinde gamlı, fırtınalı anılar… Gündüzün orta yerinde geceye bakan baykuş gibi hissediyorum kendimi. Açtım gözlerimi böyleee, dünyayı öğretiyorlar her an, her saniye… Hem de öyle bir öğretiyorlar ki…

Oysa ne iyi olurdu, ilk oturduğum masada saatlerce kalsaydım. Oturup bir şöyle günün keyfini çıkarsaydım. Oturamadım. Masa mutfak kısmına yakındı. Yirmi dakika içinde iki kez bir şeyler kırılınca, gerildim. Kalktım. Bir başka masaya geçtim.

“Saçları fönlü kadın: Aaaa, vallahi pes! Nasıl oldu da kırdın şu güzelim tabağı… Neyse, neyse... Makineyi sen doldurma. Dur, tamam, onu ben hallederim! Yalnız dikkat et, başka bir şey kırma, vallahi ben de paranı kırarım!”

“Gözleri mavi, yüzü bolca çilli kadın: Ben Mustafa Bey ile görüşcem. Kaç kez dedim bana toy gönderme diye. Cık cık, hey Allah’ım… Bak bu seninle etti üç! Gitti tablo, nasıl kırdın ayol? Tamam anlıyorum seninki de ekmek parası ama eee… Ben de aydan aya ancak bir kez temizlikçi (Tahtaya yazı yazılırken tebeşirin çıkarttığı o tiz sesi duyuyorum) tutabiliyorum. Emekliyim, sen de beni anlayacaksın! Böyle pat diye tablo kırılacaksa, olmaz… Olllllmaz! Konuşcam..”

Oysa şimdi bir bağırsam, şurada, şu canım manzaranın orta yerinde “Bikefi ya Rabbi bikefi?” (Yeter, Allah’ım yeter!)

Aylardır çalışıyorum, kıt kanaat geçinebilmenin bu denli zor olduğu İstanbul’da, Türkiyeliler gibi ben de ara ara söyleniyorum: “Güzel şehir, yaşamak zor!”

Günler, günler sonra ilk kez gezmeme rağmen mutlu değilim. Bugünü şöyle anlatmak daha doğru olacak sanki: Aylardır uyuyordum ve bugün uyandım. Mutsuz uyandım!

Annemi savaş başlamadan çok önce kaybetmiştim. Hastaydı, öyleymiş daha doğrusu, çok hatırlamıyorum. Babam yeniden evlenmişti, alışmıştık yeni eşine. Kardeşlerim de vardı. Dağıldık! Bir defter bile daha dayanıklıdır diye düşünüyorum ara ara yazdığımda. Üç yerinden zımbalanmış bir defterin yaprağı bile kolay kolay kopmuyor da biz koptuk!

Matta’yı özlüyorum… Matta, sevgilimdi. Birlikte aynı üniversitedeydik. Enseye doğru saçları kısaydı, alnına doğru ise uzun. Kalın kaşlı, buğulu bakışlı sevgilim, Matta… Saçlarını tıpkı bir çocuk gibi iki eliyle yukarı doğru atardı. Ailesiyle, Akdeniz’de, bir botta… Aklım almıyor Allah’ım!

Delirdiğimi düşünüyorum sıklıkla. Gençler de delirir, “Bak delirdin işte” diyorum kendime ara ara.

İnsanın aklının almadığını kalbi nasıl hazmediyor? Ben onu kalbimle sevmiştim. Kalbim soruyor “Nerede?” “Öldü” diyorum. Sahi bunu nasıl diyorum? Yoksa ben mi öldüm?

Evet Matta yok artık, sanırım en çok bunu söyledim kendime... En çok bunu… “Yok”u öğrendim, yok olmayı, yok olana alışmayı, yokluğu, yoksulluğu, yokuş çıkmayı, yokuş aşağı yuvarlanmayı… Türkçede böyle ifade ediliyor. Kökeni itibarıyla hep bir eksiliş, hep ayrılık, hep gidiş…

Bir kahve istedim az önce hâlâ gelmedi. “Sade olsun lütfen” dedim. “Ve mümkünse çay bardağında getirebilirseniz, memnun olurum.”. Garson yüzüme öyle bir bakıyordu ki… Kılık kıyafetimden yoksul olduğumu anlıyor. İfadelerime ise şaşırıyor, fark ediyorum. Utanmasam şunca acının ortasında tüm hırsımı garsondan çıkartacağım. “Şişşşttt” diyeceğim. “Heyyy, dön bir daha bak bakalım. Aç bakalım beynini, aç ağzını, anlat, anlat anlat bir şiir oku hadi, hatta bir tirad, bir tiyatro sahnesini anlat, bir dans gösterisi ya da…”

Allah’tan her şeye rağmen, belki de delirmeme rağmen, yine de kendime sahip çıkmaktan vazgeçmiyorum, bu iyi.

Offff…..

Bu duygu, kızgınlık sanırım… Biraz da o evine gittiğim kadınlara. Babam savaş sırasında bir bacağını kaybetti. Türkiye’ye gelince bir müddet idare edeceğimiz kadar para, çok az da yeni annemiz Habibe’nin altını vardı. Onlar da elden avuçtan gidince, evlere temizliğe başladım. Önce gireyim bir fabrikada iş öğreneyim dedim ama şartların ağır olduğunu ve yok pahasına çalışıldığını öğrenince, Şam’dan gelen, aynı anda Türkiye’ye giriş yaptığımız ve hep birbirimize destek olduğumuz komşumuz ile temizliğe gider olduk.

Her apartmanın yahut her sitenin kapısında ben çalışıyorken, beni bekliyor babam. Acısıyla, yok bacağıyla, gözünün yaşıyla. Annem de evde kardeşlerimi bakıyor. O da arada, ben çok yorulduğumda temizliğe gidiyor. Sırayla yani… Sabah yedi yahut sekizde başlayıp, akşama kadar yaptığım işe her defasında kusur buluyor kadınlar.

Çocukları ikiz olan kadın: “Camın köşesini iyi sil. Bak arka balkondaki camda leke kalmış. Camlar için çağırdım ben seni, yoksa her işi ben yapıyorum zaten. Çocuklarım küçük, camlara vakit kalmıyor, yoksa kimselere bırakmazdım ama mecbur. İyi temizle, arkandan baktırmadan yap.

Bağırır gibi konuşan kadın: “Eve her gelene yardım ediyorum, valla yapamıyorsanız gelmeyin. Ben de çalışıyorum, biz işimizi yaparken kimseden yardım istemiyoruz. Ya sabır! Yarım saattir bez yıkıyorum sana, bak! İşini usulüne göre yapmayı öğren. Bana yaptın, başkasına böyle yapma. İş bulamazsın sonra. Bak kalkıp taa nereden gelmişsin, yer bulmuşsun, iş bulmuşsun, şanslısın valla. Kaç kişi öldü savaşta, Allah işte öldürmüyorsa öldürmüyor… Şükürler olsun bugünümüze, bizim de ne olacağımız belli değil, memleket eskisi gibi değil, değil… Hadi neyse yapalım da bitsin.”
“….. öldü savaşta, savaşta, savaşta…”

Ben aslında öldüm. Sen bilmiyorsun, hoş nereden bileceksin! Senin camın kirlenmiş ve yedi kez bez yıkayıp vermişsin diye daralıyorsun. Bak oysa ben nefes alamıyorum 9’uncu katta camı temizlerken. Her gün ölen ben, sanki hiç ölmemiş gibi nefesimi tutup camı siliyorum can hıraş. Babamı görüyorum bazı bazı. Hep bir köşede, varsa bir bankın yahut bir kaldırımın üzerinde bekliyor saatlerce. Sen yarım saatini veremiyorsun, ama biz canımızı verdik. Sevdiklerimiz camın üzerindeki buğu gibi bir anda yok oldular. Battılar çıktılar, battılar çıktılar… Battı çıktı engin sulara…

En çokta bu yaraladı kalbimi. Canım Matta, güzel gülüşlü, buğulu bakışlı Mattam. Nasıl öldün? Kapadın mı gözlerini, tuttun mu nefesini? Ne yaptın? Neren yaralandı, neren ah etti? Bir gece vakti uyandım uykumdan, acılı acılı nefes aldım verdim, aldım verdim… Yoksa diyorum ara ara, yoksa o vakitlerde mi oldu bütün bu olanlar?

Matta, Mattam… Bazıları ne şanslı, yüksek katlı, ferah evlerde, kahkahalarla gülüşüyorlar. Akşamları el el üstünde sevişiyorlar. Gülsünler, kimse ama hiç kimse yaşamasın yaşadıklarımızı. Nasıl bir kimliğimiz var değil mi? Kutsallar yazıldığından bugüne kahır eksilmiyor üzerimizden, eksilmiyor acı topraklarımızdan.

Matta razı gelmeyeceğim bu kadere, ne vakit dönülecekse, döneceğim. Babam eksilen bacağını, ben eksilen ciğerimi ve sağda kalan tek teselli kardeşlerimi alıp geri döneceğim. Döneceğiz. Seninle gittiğimiz Lazkiye kıyılarına varıp canım çıkana kadar ağlayacağım. Son kez olacak bu, sonra yeniden bir ülke inşa edilirken, biz de düzeleceğiz, olacağı kadar olacak olan.

Sarı taşlar üst üste konulurken, sonra pencereler takılırken evlere, ben ve dönenler yeniden öğreneceğiz her şeyi. Mümkünse unutup, yeniden hiç bilmiyor gibi öğreneceğiz duyguları.

Biliyor musun Matta, insan toprağında doğup toprağında ölebiliyor ancak? Bak denizler okyanuslar, yolda ölenler, kaybolanlar, perişan olanların hani mezarı? Hani mezarın? Topraksız da ölünmüyor! Dünya haritasının orta yerinde olan biz, ülkelerin kıyılarında can verdik. Unutmayacağız!

Matta, kahvem geldi. Seninle içiyormuş gibi içip, eve gideceğim, geç oldu artık. Ama mutlaka ve mutlaka geri döneceğim!

13-16 Haziran 2020

İlgili haberler
Savaşla yıkılan hayallerini dayanışmayla inşa etti

Suriye’deki evi, okulu ve tüm geçmişi uçaklardan atılan bombalarla yerle bir edildikten sonra eğitim...

Mülteci işçi kadınlar: Biz de insanız!

20 Haziran Dünya Mülteciler Gününde metal döküm atölyesinde çalışan mülteci kadın işçiler yaşadıklar...

GÜNÜN ŞARKISI: Karaya vuran insanlık için ninni

İranlı şarkıcı Mohsen Namjoo son albümünde karaya vuran insanlığı tüm çıplaklığıyla göstermeye çalış...