Vardiya çıkışı: İso'dan hayatın gerçeklerine...
'Vardiya çıkışında yaptığımız o sohbet bize şunu hatırlattı: Aslında konuşacak çok şeyimiz var. Ama hayatın ağırlığı çoğu zaman bunlara zaman ve nefes bırakmıyor.'
Gıda fabrikasında çalışan üç işçiyiz. Vardiya çıkışında bir araya geldik; günün yorgunluğu üzerimizdeydi ama sohbet edecek halimiz vardı. O gün “İso’yu neden sevdik?” başlıklı yazıyı birlikte okumaya başladık: Nazlıcan, Bedirhan ve ben… Yazı ilerledikçe Nazlıcan neredeyse her paragrafta aynı şeyi söylüyordu:
“Yaa evet, kesinlikle böyle.”
Yazı bitmeden sohbet başladı.
Nazlıcan, kadınların zamanla güçlendiğini; iş hayatına girip para kazandıklarını ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladıklarını anlattı. Ama bu güçlenmenin tek başına gelmediğini de ekledi. Kadınlar bu gücü kazanmaya çalışırken aynı zamanda, toplumun ve erkeklerin yüklemeye çalıştığı rollerle savaştı. Hem kendi içinde hem de toplum içinde bu savaşı verirken desteklenmek yerine vazgeçirilmeye çalışıldı. Günümüze geldiğimizde kadın bunların hepsiyle savaşmışken, yanında olan erkek figürünün bu savaşa saygı duymasını bekledi. Baskılanmak ve manipüle edilmek istemedi; belki de İso karakterinin hissettirdiği buydu: güçlü bir kadının yanında destekleyici bir erkek olduğu için.
“Kadınlar çalıştı, eve geldi, bakım yükünü de sırtladı. Yani hem işçi oldu hem evin yükünü taşıdı.”
Bugünün genç kadınları da tam burada duruyor. “Ben bu kadarını yapabiliyorsam, karşımdaki erkek de yapabilmeli” diyorlar. Bunu demekle kalmıyor, ekliyorlar: duygusal olarak da anlaşılmak istiyoruz. Çünkü biz kadınlar, sizin duygularınızı anlayıp evinizde size ihtiyacınız olan şefkati ve anlayışı verebiliyorsak, üstüne bir de hayat mücadelesinde aynı rolü paylaşıp geçim yükünü alabiliyorsak, bizi engellemek yerine bizimle olmalısınız.
Bir denge bekliyorlar. Ama karşılarında çoğu zaman sorumluluk almayan, her şeyi “travmalarıma”, “geçmişime”, “ben de iyi değilim” gibi cümlelere bağlayan manipülatif bir erkeklik görüyorlar. Bu da şu soruyu aklımıza getiriyor: Acaba erkekler egolarına yenik düşüp bunun arkasına mı sığınıyorlar? Kadın her zaman anlayan olmuştur, ama günümüzde kadın, anlayan rolünden daha çok anlaşılan ve yanında olunan olmak istiyor.
Sohbet derinleştikçe konu genişledi. Kadınların tarihsel yerine, ilkel toplumlardan bugüne uzanan değişimlere kadar geldi söz. Bir anda kitaplardan konuşmaya başladık. Mühendisliği bırakmış, okumayı ve düşünmeyi seven genç bir kadın işçi, kendini tartışmaya vermiş genç bir erkek işçi… Konu açıldıkça herkesin hafızası çalıştı. Bir zamanlar okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri, duyduğumuz tartışmaları hatırladık. Sanki uzun zamandır konuşmadığımız, belki de düşünmeyi bile kendimize hak görmediğimiz düşünceler yeniden su yüzüne çıkmaya başladı. Toplumun, kadın-erkek fark etmeksizin bizden beklediklerini gerçekleştirmeye çalışırken kaybolduğumuz; birbirinin arkasına aynı günleri yaşadığımız, tek gayemizin geçimimizi sağlamak olduğu zamanlar, yine aynı günün vardiya bitiminde ortaya çıktı.
Tam o sırada Nazlıcan araya girdi:
“Eskiden okurduk, izlerdik, dinlerdik… Şimdi okuyamıyoruz, göremiyoruz. Tartışmaların içine dahil olamıyoruz. Kafamda sadece bir şey var: Kirayı nasıl ödeyeceğim? Borçları nasıl kapatacağım? Yarın ne olacak?”
Bir anda konuşmanın yönü değişti. Çünkü mesele sadece ilişkiler değildi. Hayatın ağırlığıydı, gelecek kaygısıydı, giderek daralan yaşam alanlarıydı. İnsanların düşünmeye, okumaya, tartışmaya ayıracak nefesinin bile kalmamasıydı.
Belki de tam bu yüzden, en basit insani davranışlar bile gözümüzde büyüyor. Birinin saygılı olması, sınırları gözetmesi, sorumluluk alması… Bunlar olması gereken şeylerken, “özel” bir özellik gibi görünmeye başlıyor. Aslında hepimiz aynı şeyi arıyoruz, aynı şeyi istiyoruz: Yeterince zor olan bu hayatta mücadele ederken yanımızda, bize devam etme gücünü verecek bir nefes.
Vardiya çıkışında yaptığımız o sohbet bize şunu hatırlattı: Aslında konuşacak çok şeyimiz var. Ama hayatın ağırlığı çoğu zaman bunlara zaman ve nefes bırakmıyor.
Bir yazının etrafında toplanınca, konuşacak bir zemin bulunca o düşünceler yeniden ortaya çıkıyor. Belki de tam bu yüzden hem ilişkilerde eşitlik talebi hem de “okuyamıyoruz, düşünemiyoruz” diye tarif edilen sıkışmışlık aynı yerden doğuyor: ağırlaşan hayat koşullarından.
Ama yine de konuşuyoruz. Ve bazen bir yazı, vardiya çıkışında başlayan bir sohbetin kapısını aralayabiliyor. Bu sohbet, değerli bir direniş, içten bir nefes ve hayatın ağır yüküne karşı birbirimize uzattığımız görünmez bir el oluyor bir anda.
Görsel: Canva Pro yapay zeka
İlgili haberler
İso’yu neden sevdik?
'İlişkilerimizdeki erkeklerin en temel insani beceri ve insanca davranışlardan bile yoksun oluşu, dikkat edelim de İso’yu aile yılının fetih flagi olarak gönül kalelerine dikmesin.'
Gıda işçisi kadınlar: 'Ürettiğimiz reçeli yedirmiyorlar'
"Yan yana otururken hiç konuşmamızı istemiyordu. Sınıftaki çocuklar gibi konuştuğumuzda ayırıyorlar. Doğum günü kutluyorduk iş yerinde, onu bile ortadan kaldırdılar"
Gıda işçisi genç kadınlar insanca yaşam istiyor
Gıda sektöründe çalışan ve evlisinden, bekarına evlilik hazırlığı yapanına kadar ‘Nasıl geçineceğiz’ sorusunun stresini yaşayan kadınlar çareyi de dayanışmada bulmuş ama. Amasını onlardan dinleyin…
Sıradaki haber
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























