İso Furtuna. Taşacak Bu Deniz dizisinin en popüler karakterlerinden biri. Kadınlar tarafından dizide hayal ürünü ilan edilen; 14 yaşında tıp okumaya başlayıp 20 yaşında doktor olan, Harvard Tıp Fakültesinden kabul alan, ailesini araştırmak için Trabzon’un bir köyündeki sağlık ocağına pratisyen hekim olarak atanan Rum kızı Eleni değil. Ya da Koçari ve Furtuna ailelerinin mistik yaşantısı da değil. Dizinin en çok konuşulan karakteri Furtuna ailesinden İso Furtuna oldu.
***
İki saatten uzun süren dizide yalnızca birkaç dakikalık İso-Fadime sahnelerinde görülen İso’nun “sınırlara saygılı, elinden her iş gelen, komplekssiz” tavırları diziyi izleyen kadınların baş tacı oldu. Bu sahneler tekrar tekrar izlenir hale geldi. Kadınların ilişkilerinde yaşadıkları ya da arayıp da bulamadıklarının boyutunu varın siz düşünün.
İnsanca davranışlara, partnerine ya da çevresindekilere şov yapmadan rol kesmeden, hayatın akışı içindeki doğal ve kendiliğinden inceliklere o kadar özlem duyar halde ki kadınlar, fantastik derecede gerçek dışı olan diziyi değil; İso Furtuna’yı hayal ürünü ilan ettiler.
Öncelikle şunun altını çizelim; bu yazı Taşacak Bu Deniz dizisini inceleme yazısı değil. Çünkü dizi ataerkil kodların Karadeniz kıyılarında romantize edilerek yeniden üretildiği, neredeyse tüm kadın karakterlerin erkeklerin savaşında bir şekilde kurban haline geldiği, sevgilerin kıskançlık, sahiplikle yeniden tanımlandığı, bolca şiddet (hatta kadın cinayetinin de işlendiği) içeren klasik bir dizi. İncelemesini başka yazılara bırakacağız.
Ama böyle bir dizi içinde ve bu dünyanın gayet uyumlu ve buradan ayrıksı durmayan İso karakteri, tüm bunlara rağmen kadınlar tarafından çok sevildi. Kadınların, özellikle de genç kadınların İso’yu neden sevdiği sorusuna kadınların genel ahvali üzerinden bir cevap aramak gerekiyor.
İki latte, bir americano eşliğinde kadınların ahvali
Şiddet sarmalının istatistiklere yansımayan; fiziksel, cinsel şiddet raporlamalarında, cinayet sayılarında yer almayan; elle tutulamayan ama kadınların göğüslerinin ta orta yerine oturan bir yanı var. Bu yan; sabah uyanışlarını, öğlen yemeklerini, akşamlarımızı, flörtlerimizi, aşklarımızı, ya da aşk sandığımız ilişkileri etkiliyor. Kadınların kendisi bile çoğunlukla fark etmeden, sıradan bir günün sıkıcılığına gizlenmiş bu durum, kadınları nefessiz bırakıyor. Giderek derinleşen eşitsizliğin, kadınların hayatındaki saniyelik duygu görünümleri bunlar.
Peki ya kadınların azıcık da olsa bu boğucu, sıradan günler içinde birbirlerine yarattıkları anlar? Bu anlarda “iki latte, bir americano” eşliğinde saatlerce bu duyguları tartışıyor, konuşuyor kadınlar. İlişkilerini, tereddütlerini, ayrılıklarını, aldatılmalarını, flörtlerini, datelerini, kırmızı ya da green flag ilan ettikleri çocukları…
Genç kadınlar, kendi fiziksel ve psikolojik sınırlarını, duygularını önceki dönemlere göre daha fazla tanımaya, tanımlamaya ve tartışmaya çalışıyor. Belki de bu, sosyal ve politik gelişmelerin belirsizlik içinde gerçekleştiği, ertesi günün ne getireceğinin bilinmediği karamsar dönemlere özgü olarak, bu koşulların kendilerinde ifade bulan sonuçlarını konuşmak daha kolay olduğu içindir.
Gelsin kahveler, gitsin red flagler
Hayatın tüm çelişki ve sorunlarını terapilerde, psikolog bürolarında konuşmaya ve anlamlandırmaya çalışmanın yaygınlaşmasının da bir etkisi olacak ki ilişkilerin tanımlarında psikolog tabirleri günlük kullanılan kavramlar/ifade biçimleri haline geldi artık. Özellikle genç kadınlar, giderek daha fazla hangi anda hangi duyguyu hissettiğini psikoloji kavramları ile açıklamaya çalışır oldu. Neyi, neden hissettiğini analiz etmek o kadar başat bir durum haline geldi ki çoğu zaman ilişkilerin gerçek çelişkilerini görmeyi, anlamayı zorlaştırdı. Kadın hareketinin ilerlemesi, kadınların artık kendilerini daha net anlamak ve ifade etmek istemesi ve bu açıdan da epey bir yol almış olmamız bir yana... Bu yolları alırken beraberimizde bir çelişkiyi de geliştirdik sanki; bir olayı konuşup tartışmadan önce, o olayın kişi üzerinde yarattığı etkiyi tanımlamaya çalışmak. Her duyguyu toplumsal zeminden kopuk ve kendi hislerinden menkul tanımlamanın yaygınlığı ile mücadeleyle katettiğimiz yol birbirini içeriyor ve birbiri ile çelişiyor bu nedenle.
Şuralarda netiz artık; flört şiddetine karşı olduğumuzda. Kıskançlığın sevginin parametresi değil, kadının katlinin bahanesi olduğunda, “Ben senin iyiliğini düşünüyorum”ların “Benim istediğim gibi davranacaksın” dayatmaları anlamına geldiğinde. Yani romantiklik kisvesi altında üzerimize boca edilen bu türden davranışların aslında şiddet demek olduğunda.
Ama bazı anlar, bazı maske değiştiren tavırlar var ki onların ne olduğuna net cevapları kadınlar şak diye bulamıyor her zaman. Misal; “Ben seni üzerim kızım” maçoluklarının yerini “Seni asla üzmek istemedim, hatalı olduğumu düşünmüyorum. Ama yine de üzüldüysen ben esas buna üzülürüm” cümleleri ile hatasını asla kabul etmeyen, kadındaki etkisini anlamayan ama mış gibi yapanlar alabiliyor. “Ben senin iyiliğini düşünüyorum” şövalyeliklerinin yerini “Ben de iyi değilim, seni kıracak şeyler söyledim ama benim de travmalarım var” arabeskliği alabiliyor. Hal böyle olunca da gelsin kahveler, gitsin red flagler moduna geçiş yapıyoruz.
Bu ahval ile yolu kesişen TRT1
“Ben seni üzerim kızım”lardan, “Ben seni üzmem ama sen yine de üzüldüysen buna üzülürüm”lere geldiğimiz zamanlardayız. Karşılaştırma yaparak fanları kışkırtmak istemeyiz ama tıpkı Oruç Furtuna’nın Eleni’ye kestiği roller gibi.
Erkeklerin hıyarlıklarını, sözüm ona karşısındakinin duygusunu gözeten incelikler altına maskelediği iletişim biçimlerinden gına geldi kadınlara artık. Kendine olan saygısını zedeleyen flörtü, baskı kuran ve kısıtlayan sevgilisi…
Hayatın giderek ağırlaşan koşulları, özellikle de genç kadınların gündelik hayatlarına duygusal gerilimler yüklüyor. Ve bu yük artık çok ağır hale geldi. Memleketin tüm derdini sabah, öğle, akşam bu türden duygularla çeken kadınlar sinir harpleri ile sınanıyor ilişkilerinde. Kısacası “boğalduk.”
Peki, İso'yu neden sevdik?
“Canım eşim” diye rehberinde kayıtlı olduğu kocasının su içtiği bardağı toplayan kadın, TRT ekranında “canum karum” diyen İso’yu sahurda yemek hazırlarken görüyor. Kafede lavaboya giderken bile telefonunu masada bırakmayan sevgilisine gıcık olan kadın, kaydırdığı videolarda “Bak bakayım ne mesajı gelmiş” diye telefon şifresini veren İso’yu izliyor. İlişkisinin adının ne olduğuna, değer görüp görmediğine, sevilip sevilmediğine bir türlü karar veremeyecek ikilemlere terk edilen kadın, İso’nun “Ben sana değer veriyorum” naifliğine bakıyor.
Bir liseli de gözünü kaçırmadan, ailenin yanında “Öpüşme sahnesi ekrana gelecek mi” gerilimi taşımadan izleyebiliyor İso ve Fadime’yi. Evlilik ile makbul hale getirilmiş bir flörtleşme şu an pek çok kız çocuğunun ve genç kadının odağında. Düşmanlık zemininde yükselen gerilimli ve atışmalı iki genç karakter arasında gelişen inişli çıkışlı “aşk” hikayesinin izleyici açısından gideri yüksek. Bir ufak dokunuş, bir el öpüş, bir saç koklayışla yansıtılmak istenen yüksek dozdaki cinsel çekim de oyuncuların mimikleri, kurgu ve çekim açısı becerileriyle yansıtılıyor.
Ezeli düşman iki ailenin, gizli barış ittifakı kuran iki gencinden erkek olanı İso kendi acısını yarıştırmadan, kendi hatalarını kabul ederek telafi etmeye çalışan; bunu da şova dökmeden, dram yaratmadan yapmaya çalışan biri olarak kurgulanıyor. (Hata diye verilen de iki aile savaşı arasında Fadime’nin zorla kaçırılması ve ona eziyet edilmesi.) Fadime’yi çok “kıskanıyor” olsa da şimdiye dek yayınlanan bölümlerde Fadime’ye hesap sorarak, onu kısıtlamaya çalışarak, ona bağırıp çağırarak yaşamıyor bu duygusunu. Yani bir yandan da kıskançlığın romantize edilerek bir sevgi parametresi olarak yeniden üretildiği sahneler izliyoruz. Kıskançlığın hedefi de Eyüphan. nam-ı diğer Sütlaçhan.
Sütlaçhan’ı çok iyi tanıyoruz, Furtunacuk’a kefil değiliz
Eyüphan karakteri kadınların şerrinden kaçamadı. İso’nun aksine Eyüphan kadınlar için çok tanıdık biri. Her kadının karşılaştığı türden baskıcı, zorba davranışları var. Bir kez sütlaç yemeye gittiler diye Fadime üzerinde hak iddia eden erkek egosu hedefe kondu. Eyüphan’a artık Sütlaçhan diye hitap ediyor kadınlar sosyal medyada. İso fanları üzülebilir ama maalesef söylemek zorundayız. Sütlaçhan ile Fadime’nin deyimiyle Furtunacuk aynı kumaştan.
Aynı erkeklikte, aynı cinsiyetçilikte, aynı “benim mi senin mi” yarışında buluşuyorlar İso ile Sütlaçhan. Birinin hatasını kabul etmesi, diğerine göre kadının ne yaşadığını anlamayı önceliyor oluşu ve onun çizdiği sınırlara saygı duyarak “sana değer veriyorum” noktasına gelişi karakterlerin aynı mürekkeple yazıldığı gerçeğini değiştirmiyor.
Artık kadınları kaçırıp eziyet eden erkeklerin pişmanlığını, sürüm sürüm süründüklerini, keçilerin altına atıldıklarını görmedikçe etkilenmiyor kadınlar dizi karakterlerinden. Ama dikkat edin; erkeklerin kadınlara eziyet ettikleri dünya hiç değişmiyor dizilerde. Bir yandan da her bir kadın karakterin bir şekilde yaşadığı zorbalık, maruz kaldığı şiddet senaryonun içinde sürekli yeniden üretilirken, bunu üreten mürekkep İso karakteri ile bu şiddetin kadınlar açısından “kabul edilmesi gereken” noktalarını da yazıyor.
Gönlümüzün tahtının sahiplerini kim nasıl belirliyor?
Bir dönemin popüler dizilerinin zorba erkekleri eskisi kadar yer bulamıyor kadınların hayatında. Emir Sarrafoğlu’nun Feriha’ya attığı tokadı bugünlerde yerin dibine sokuyoruz örneğin. Fadime’nin saçlarına dokunmasını yasakladığı İso’nun, onun saçlarına hiçbir koşulda dokunmaması da bu dönemde yüceltiliyor örneğin. Kendi gururu, egosu sevdiği kadından önce gelen maskülenliğin romantize edilmesinin eskisi kadar alıcısı yok. Eğlenceli, kendi egosunun altında sevdiği kadını ezmeyen, uçari kaçari ama “ben karımı asla aldatmam” netliğinde, sağlam karakterde yakışıklı oğlanların trendi yükselişte. Sosyal medyada en yaygın yorumlarda şöyle okuyabilirsiniz bu trendi: “İso gibi birini bulup basalım nikahı.”
Şimdi başa dönersek; bir olayı konuşup tartışmadan önce, o olayın kişi üzerinde yarattığı etkiyi tanımlamaya çalışma çabası ile derin eşitsizliğin ikili ilişki dinamiklerine taşıdığı gerilimi kaldırmaya çalışıyor kadınlar. Ne olduğunu, ne olacağını, ne zaman ne hissedeceğini bile bilememek, hissettiklerini illa kavramsallaştırmak veya buna çabalamak genç kadınları çok hırpalıyor. Bu hırpalanma, hayatımızın ve haklarımızın en gerici şekilde gasbedilmesi ile bir bütünlük içinde. Genç kadınların “boğalduk” çıkışlarını da, mücadele etme ve ya kendi içine kapanma eğilimlerini de çok iyi görüyor ve takip ediyor senaristler, yapımcılar. Aile yılı propagandasının sınırları içinde makbul hale gelen sevdaluklar hayal ürünü mü hakikaten?
İso Furtuna hayal ürünü değil kızlar. Bizim gerçeklerimiz çok ağır. Bunu iyi okuyan ve bu uçurumu iyice öne çıkaran senaristlerin, kadınlara bu dizi sezonundaki armağanı İso. Ama bu armağanın paketi aile yılı kurdelesiyle bağlanıyor; buna dikkat etmemiz lazım. Kuru yufkaların nasıl saklanacağını bilen, market alışverişi yapan, kendi “erkeklik” gururunu sevdiği kadına tercih etmeyen, doğal, dürüst, saygılı, eğlenceli, kompleksiz erkek imajının kadınların ağır gerçekleri içinde görünür hale gelmesidir İso’ya olan ilginin kaynağı. En basit insani becerilerin çok yüksek özelliklermiş gibi lanse edilmesini kabul etmemek lazım. İlişkilerimizdeki erkeklerin en temel insani beceri ve insanca davranışlardan bile yoksun oluşu dikkat edelim de İso’yu aile yılının fetih flagi olarak gönül kalelerine dikmesin. Cuma yeni bölüm Youtube yorumlarında buluşalım.
Son olarak taleplerimiz:
Fragman ve ön izlemeler gecikmeden yayınlansın.
Yeni bölüm günleri maçla, bayramla ertelenmesin.
Eleni de sezon finalinden önce anne babasını öğrensin.
Fotoğraf: Taşacak Bu Deniz Youtube kanalından ekran görüntüsü
İlgili haberler
'TRT dizisindeki sahne şiddete alan açmaktır'
Kadına yönelik şiddetin her gün can aldığı bir ülkede, devlet kanalında yayınlanan bir dizide kadın cinayetinin sıradanlaştırılması kabul edilemez.
Devlet televizyonunda yayınlanan dizide apaçık kadın cinayeti sahnesi
Aile Bakanlığının müdahalesi ile birçok diziye “aile yılı” kapsamında müdahale edilirken, devlet televizyonunda kadınların mahkum olduğu ölüm ve zulüm senaryosu TRT'de gösterildi.
Dizi dünyasından kadınlara düşen: Bu hep böyle gider mi?
‘İzleyiciler olarak, cinsiyet ayrımcılığına, kadın düşmanlığına yer veren yapımları ekrandan kaldırabilecek güce sahip olduğumuza inanmamak için bir neden yok.’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























