Kadınlar varsa tribünler özgürdür: ‘Biz bu oyunun misafiri değil öznesiyiz’
Amedspor Asbaşkanı Şeyda Aslantaş ve Mor Barikat Taraftar Grubundan bir kadın, bu kuşatmayı sadece bir spor tartışması olarak değil, kamusal alandaki varoluş mücadelesi olarak tanımlıyor.

Futbol tarihi, kadınlar için sadece gollerin değil, kapalı kapıların ve aşılmaya çalışılan turnikelerin tarihidir. Jafar Panahi’nin “Ofsayt” filminde, stadyuma girebilmek için erkek kılığına giren, yüzüne sakal çizen genç kadınların bakışındaki arzu, sadece bir maçı izleme isteği değil; yasaklı bir kamusal alana “sızma” iradesiydi. Türkiye’de de kadınların futbolla imtihanı benzer bir “yasaklı bölge” hikayesiyle başladı. 1950’lerin “kınalı saçlı kızlarından” bugün profesyonel liglerde top koşturan kadınlara kadar geçen süreç, bir var olma ve futbolun erkek egemen genetiğini değiştirme hikayesidir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, kadınların sadece stadyuma girmesi ya da sahada top koşturması yetmiyor. Çünkü futbolun dili hâlâ o “erkeklik kalesini” korumak için tasarlanmış bir tahakküm alanı gibi çalışıyor. Leyla Zana şahsında Bursaspor tribünlerinden taşan zehirli dil, bize şunu hatırlatıyor: Futbol, Türkiye’de ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin en konforlu sığınağı. Bir kadını kimliği üzerinden hedef almak, onu sadece sahadan değil, toplumsal hafızadan ve siyasal özneliğinden de silme girişimidir.

‘Kadınların futboldaki varlığı erkeklerin konfor alanlarını bozuyor’

Futbol, çoğu zaman milliyetçiliğin ve erkekliğin “helal” alanı gibi kurgulanıyor. Bu alanın dışına çıkanlar; yani kadınlar, Kürtler, ötekiler, sadece bir “rakip” olarak değil, imha edilmesi gereken birer “yabancı madde” olarak görülüyor. Leyla Zana’ya yönelik saldırılarsa ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin tam ortasında duruyor. Kadın futbolu tam da bu yüzden sadece bir spor branşı değil; “Kimin bu topraklarda, bu sahada ve bu dilde yeri var?” sorusuna verilen bir cevaba dönüşüyor.

Amedspor Asbaşkanı Şeyda Aslantaş, futbolda cinsiyetçi ve ırkçı dilin, yalnızca bireysel öfke anlarının sonucu değil; uzun yıllardır normalleştirilmiş, yapısal bir sorunun parçası olduğuna dikkat çekiyor: “Mesele sadece ‘kim söyledi’ değil, ‘neden bu dil bu kadar rahat kuruluyor?’ sorusunu sormayı gerektiriyor.”

Amedspor Asbaşkanı Şeyda Aslantaş

Aslantaş’a göre futbol, erkek egemen ve dışlayıcı bir alan olarak kurgulandığı için, bu dilin kurulması “konforlu” bir alan yaratıyor. Kadınların bu alandaki varlığı ise tam da bu “rahatlığı” bozduğu için hedef alınıyor.

Futboldaki ayrımcılık, her zaman tek boyutlu ilerlemiyor. Leyla Zana örneğinde olduğu gibi, hedef alınan öznenin kimliği; cinsiyetçi saldırının yanına ırkçı motiflerin de eklenmesine neden oluyor. Bu durum, kadınların üzerindeki baskıyı katmanlı hale getiriyor. Aslantaş, bu çift katmanlı saldırıya dikkat çekerek, “Kadınlar hem cinsiyetleri hem de kimlikleri üzerinden hedef alındığında ayrımcılık sürgitleşiyor. Bu noktada kadın futbolu, yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliği değil; aynı zamanda kimlik, kültür ve aidiyet mücadelesinin alanı oluyor” diyor.

Bu bağlamda kadınların sahada veya tribünde olması, sadece bir spor faaliyeti değil; “kimin kamusal alanda söz sahibi olabileceğine” dair yerleşik kabulleri yerle bir eden bir politik eyleme dönüşüyor.

Mor Barikat: Misafir değil, ev sahibiyiz

Tribünlerdeki erkek egemen dile karşı en somut direnişi sergileyenlerden biri de Amedspor-Mor Barikat Kadın Taraftar Grubu. Gruptan bir kadın, özellikle deplasmanlarda bu baskının nasıl hissedildiğini anlatıyor: “En çok deplasmanlarda ve sosyal medyada bu söylemlerle karşılaşıyoruz. Kadın olarak sadece varlığımız bile bazılarını rahatsız edebiliyor. Irkçılıkla da birleşince bu baskı iki katına çıkıyor. Ama biz geri adım atmıyoruz.”

Tribünde kadınların genellikle “misafir”, “süs” ya da “oyundan anlamayanlar” olarak kodlandığını belirten Mor Barikat üyesi, bu algıyı yıkmanın yolunun niceliksel artıştan geçtiğini savunuyor: “Bizden sonra tribüne gelecek genç kadınlara yol açmaya çalışıyoruz. Kadınlar olduğunda küfür azalır, saygı artar. Biz dilimizi de rengimizi de tribüne taşıyoruz.”

‘Şiddetsiz bir alanın mümkün olduğunu kanıtlıyoruz’

Bu kuşatmanın tam karşısında ise tribünleri mora boyayan, küfrü nezaketle değil, direnişle susturan bir irade var. Mor Barikat üyesi futbolun sadece bir oyun olmadığını, bir halkın direnişine, adalet ve barış arayışına tanıklık edilen bir “kimlik sahnesi” olduğunu hatırlatıyor.

Mor Barikat üyesinin şu sözleri, “Ofsayt” filmindeki o yasaklı kapıları çoktan kırdıklarını gösteriyor: “Kadınlar tribünde misafir ya da anlamayan olarak görülüyor. Biz bu algıyı yıkmak için oradayız. Kadın varsa yaşam vardır, kadın varsa tribün özgürdür. Biz sadece maç izlemiyoruz; dilimizi ve rengimizi tribüne taşıyarak şiddetsiz bir alanın mümkün olduğunu kanıtlıyoruz.”


Medyanın rolü: Suç ortağı mı, dönüştürücü mü?

Haberin sadece tribünde kalmadığı, medyanın bu dili yeniden ürettiği de tartışmanın odak noktalarından biri. Birçok spor mecrası, ırkçı ve cinsiyetçi saldırıları “gerginlik” veya “taraftar tepkisi” gibi yumuşatılmış başlıklarla sunarak bu dili yeniden üretiyor.

Şeyda Aslantaş, medyanın bu olaylara yaklaşımının, toplumun bu saldırıları nasıl algılayacağını belirlediğini söylüyor: “Birçok durumda, bu tür ifadeler eleştirel bir çerçeve kurulmadan verildiğinde haberin kendi ayrımcı dili yeniden üretmiş olur. Oysa hak temelli bir habercilik, bu söylemleri normalleştirmek yerine sorgulayan bir dili mümkün kılabilir.”

Federasyon ve cezasızlık zırhı

Tartışmaların bir diğer ucu ise Türkiye Futbol Federasyonuna (TFF) uzanıyor. Sahadaki şiddetin ve dilin denetleyicisi olması gereken kurumun “tavırsızlığı”, saldırganları cesaretlendiren en büyük etkenlerden biri olarak görülüyor.

Aslantaş, TFF’nin bu konudaki tutumunu eleştiriyor: “Federasyon, ne yazık ki görev tanımına denk düşen bir tutum sahibi olmamıştır. Cezasızlık anlayışı, ayrımcı dilin normalleşmesine neden oluyor. Biz Amedspor olarak en temelde bu anlayışla mücadele ediyoruz.”

Kadınlar sahada kaldıkça ‘erkeklik kalesi’ yıkılacak

Kadınların futbolu sadece bir oyun olarak değil, bir “hafıza ve mücadele alanı” olarak tanımlaması, sporun geleceği için bir umut ışığı yakıyor. Mor Barikat’ın sloganlaştırdığı gibi: “Kadın varsa yaşam vardır, kadın varsa tribün özgürdür.”

Bu mücadele sadece Amedspor sahalarıyla sınırlı değil. İstanbul’dan Diyarbakır’a, halı sahalardan stadyumlara kadar kadınlar, futbolun “erkek işi” olduğu efsanesini yırtıp atıyor. Dayanışma, rekabetin yerini alırken; küfür ve şiddetin yerini ise kadınların emeği, sesi alıyor.

Leyla Zana’ya yönelik saldırılar belki bir nefretin dışavurumu olarak tarihe geçecek, ancak bu saldırılara karşı yükselen kadın sesi, futbolun dilini kökten değiştirecek bir dönüşümün öncüsü olmaya aday.

Sahalardan yükselen bu itiraz, sadece bir “ofsayt” tartışması değil, kamusal alanın yeniden paylaşımıdır. Kadınlar sahada kaldıkça, o “erkeklik kalesi” her geçen gün biraz daha sarsılıyor.

Sokakta başlayan tahakküm: Başka bir halı saha mümkün mü?

Şeyda Aslantaş’ın bahsettiği “kamusal alanın erkeklere ait kılınması” süreci, dev stadyumlardan önce mahalle aralarındaki halı sahalarda başlıyor. “Halı saha”, Türkiye’de erkekliğin her hafta yeniden inşa edildiği, kadınların ise “izleyici” bile olmasının yadırgandığı bir getto işlevi görüyor. Kadınlar halı saha kiralamak istediklerinde “yer yok” cevabıyla karşılaşabiliyor ya da sahaya çıktıklarında çevredeki erkeklerin “öğretici” veya “alaycı” bakışlarına maruz kalıyor. Bu durum, futbolun sadece bir oyun değil, bir iktidar alanı olduğunu kanıtlıyor.

Mor Barikat üyesinin de belirttiği gibi bu alanları geri kazanmak, sadece 90 dakika top koşturmak değildir. Halı sahalardaki “erkek işi” tabelasını indirmek, spora dair teknik dili (ofsayt, taktik vb.) kadınların bildiğini kanıtlamak zorunda bırakılmadığı bir zemin yaratmak ve en önemlisi, şiddet içermeyen, küfürsüz bir “oyun kültürü” inşa etmektir.

CEDAW kağıtta, kadınlar ofsaytta: 88 yıllık hak gasbı

Birleşmiş Milletlerce 1979’da kabul edilen “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi CEDAW’a göre; kadınlara, spor ve beden eğitimi faaliyetlerine aktif olarak katılmaları için erkeklerle eşit fırsatlar tanınması şeklinde düzenlenmiş olmasına karşın, bu tarihten sonra bile, FIFA, UEFA ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından futbolda kadınlar için eşit fırsatlar çok geç yaratılmıştır.

■ Olimpiyat Oyunlarında erkek futbolu ilk kez 1908 yılında resmi olarak yer alırken, kadın futbolu Olimpiyat Oyunlarında ilk kez 1996 yılında yer almış ve erkeklerden 88 yıl sonra düzenlenmiştir.

■ FIFA tarafından organize edilen Erkekler Dünya Kupası ilk kez 1930 yılında düzenlenirken, Kadınlar Dünya Kupası tam 61 yıl sonra, 1991 yılında ilk kez düzenlenmiştir. FIFA tarafından 20 Yaş Altı erkek futbol organizasyonları ilk kez 1977 yılında yapılırken, kadınlarda ilk kez 2002 yılında düzenlenmiştir.

■ UEFA tarafından organize edilen Erkekler Avrupa Şampiyonası ilk kez 1958 yılında düzenlenirken, Kadınlar Avrupa Şampiyonası 1982 yılında düzenlenmiştir. Ayrıca; UEFA tarafından erkekler için Şampiyonlar Ligi 1992 yılında başlatılırken, kadınlar Şampiyonlar Ligi 2008 yılında Kadınlar Kupası’nın yerine organize edilmiştir.

Cinsiyetçi spor dilene karşı toplumsal cinsiyete duyarlı dil
“Adam gibi”, “Filenin sultanları”, “Bayan hakem”, “Potanın aslanları” gibi cinsiyetçi kullanımlardan kurtulmak için Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneğinin (KASFAD) Spor Alanında Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Dil Rehberi’ne göz atabiliriz.
■ Kadın futbolu/Erkek futbolu değil futbol
Spor dallarının, spor organizasyonlarının ve spordaki meslek ya da kavramların özünde “erkeğe ait olduğu” yaklaşımından uzak durabiliriz. Cinsiyetin belirtilmesi gereken yerler dışında bu kavramlara “kadın” vurgusu yapmayarak, toplumsal cinsiyete duyarlı bir dil kullanabiliriz.
■ “Adam adama” değil “Bire bir”:
Sporda “erkek olmayla” özdeşleştirilen ve kadını görünmez kılan ifadeleri kullanmayabiliriz.
■ Başarısızlığı “kız gibi” ile ifade etme
Sporda sergilenen bir performansın yetersizliğini ve başarısızlığını ifade etmek için, “Kız” ve “Karı” gibi kavramlarla türetilen ifadeleri kullanmayabiliriz.
■ “Sultan”sız, “Kral”sız bir dil
Kadın oyuncuları “korunmaya ihtiyacı olan”, “kırılgan” ve “hayal ürünü” kişiler gibi gösteren ve tarihsel açıdan bir erkeğin konumuna göre tariflenen (kral-kraliçe, prens-prenses, padişah-sultan) ifadeleri ve bunların erkekler için kullanılan eşdeğerlerini kullanmayabiliriz.
■ Kadın Takımı/Erkek Takımı
Sporda cinsiyeti belirtmek amacıyla “bayan” ifadesinin kullanımından uzak durabilir, cinsiyet kategorilerini belirten “kadın” ve “erkek” ya da yaş grubuna bağlı olarak “kız” ve “oğlan” kelimelerini kullanabiliriz.
Sporda cinsiyetçi söylem ve eylemlere karşı çözüm yine kadınlara söz vermekten geçiyor. Spor kulüplerinin; çalışanları, oyuncuları ve taraftarlarıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini anlatmaya ve sağlamaya yönelik çalışmalar yapması bu eşitsizliklerin uzun vadede ortadan kaldırılması için önemli. Sporcular ve taraftarların bilinçlendirilmesi de bu aşamada yapılması gereken en önemli ilk şey. Kadınlar da kendilerine ya da herhangi birine yönelen her türlü cinsiyetçi uygulamayı ve söylemi protesto etmeli, tepki vermeli, buna karşı eşitlik talep ederek mücadele etmeli.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden