Şöhret Baltaş ‘Annemle Konuşmalar’ kitabından bir bölümü Anneler Günü öncesi Ekmek ve Gül okurlarıyla paylaşıyor: ‘Korkma anne korkacak bir şey yok, erkeğin yok ama ben varım...’

9 Mayıs 2009’da kaybettiğim güzel kadın annemin anısına, bütün anneler ve kızlar için yazdığım Annemle Konuşmalar kitabından…

Gece oluyor hastanede. Kimsesizleşen koridorlarda asık yüzlü hemşirelerle uykusu gözünde nöbetçi doktorlar kalıyor. Bir de her odadan gelen ayrı bir inleme, hastasının sondasını tuvalete boşaltan yorgun yüzlü refakatçi kadınlar. Eğer hasta sorunsuz bir gece geçiriyorsa kendi aralarında hayatın dertlerine uzanan fısıltılı sohbetlerle geçen hastane-geceleri. Yanımda getirdiğim romanı çıkarıp okumaya çalışıyorum. Üç dört sayfa ancak ilerliyor. Kafam dağınık… Sana bakmamaya çalışıyorum, gözümden anlarsın endişeli olduğumu. Kitaba gömülmüş gibi yapıyorum. Ama kanmıyorsun, birden sesleniyorsun bana.

“Okuyorsun, seni rahatsız ediyorum ama uyuyamıyorum ben. Evimi özlüyorum. Yatağımı, mutfağımı… Ne güzel, bir kâseye kuruyemiş koyarım, bazen çay yaparım, bazen ıhlamur, alırım tepsimi kucağıma, açarım televizyonumu, bakarım dizilere. Haberlere bakarım ama altından yazı geçenlere, öbürlerini anlamıyorum. Bir de izdivaç programı var hani… Anlıyorum onu, kadın beğenmiyor, adam bakıyor kadına… Gülüyorum, vakit böyle geçiyor işte. Sonra saat on iki oldu mu, kalkıp pijamamı giyiyorum. Kapımı kilitliyorum, sürgümü çekiyorum, yatağıma gidiyorum, dua ediyorum, hırsız gelmesin diye bir dua var, onu… Bir de size... Allahım kızlarımı, torunlarımı koru, sıhhat ver... . Ha, bir de ocağa bakarım, söndürdüm mü diye… Âdetim öyle......”

Öyleydi.

Dokuz yaşında küçük bir kızdım. Her gece yeniden seyrettiğim o sahneyi hiç unutmadım. Öyleydi.

Seninle yattığımız yatak sokak kapısını görüyor. Her gece duyuyorum sesini, evin bütün odalarında gezinen şıpıdık terliklerinin tıkırtısını dinliyorum. Duyduğum her sesi; terliklerin tıkırtısını, pencere tutamaklarının çevrilişini, perdelerin yaylı tellerin üzerinde kayış sesini, hepsini ezbere biliyorum ve hayalimde seni seyrediyorum.

Evi dolaştıktan sonra mutfağa gidiyorsun, üçlü ocağın düğmelerini kontrol ediyorsun, tık tık; ocaktan sonra sıra tüpe geliyor, onu da sayarak kontrol ediyorsun, tık tık; sıra kapıda, koyu yeşil tahta kepenklerin kapanıp kilitlenirken çıkardığı gıcırtı, sonra güm; camlı kapı kapanıyor, sonra sürgü çekiliyor, tak; sonra ardına eğik duran bir sandalye ve üstüne de tabure konuyor; tak tak... Hırsız gelirse sandalye devrilecek, gürültü çıkacak, duyup bağıracağız, komşular gelecek. Ocak, tüp ve sürgü on defa sayılıyor; bir iki üç dört beş... mırıltın...

Her gece bıkıp usanmadan tekrarlanan bu töreni izlerken korkuyorum, ocak açık kalır mı, tüp patlar mı, hırsız gelir mi, anneannem, teyzem, sen durmadan diyorsunuz ya, erkek yok başımızda, bizi koruyan bir erkek, erkeğimiz yok bizim, höt deyip önümüze geçecek... O zaman bizim evimize kolayca girerler, korkmadan; sokaklarda fazla görünürsek laf ederler, bak baba yok başlarında, babasız kızlar bunlar işte bak, zavallı da bir anne, sahip çıkamadı işte derler, her şeyi yaparlar bize, her şeyi yaparlar, erkeğimiz yok bizim...

Bize gerçekten bir şey olur mu, ne zaman olacak peki, biz nasıl koruyacağız kendimizi, korkuyorum anne. Hadi yatağa gel, birbirimize sarılıp korkularımızı unutalım. Hadi gel artık. Bu kadar uzatma şu korku törenini, korkuyorum anne.

Korkuyorum ama sana söylemiyorum ben, çünkü sen çok korkuyorsun, gece vakti bir yerden bir tıkırtı gelse, birimiz kalkıp baksak, korkuyla açılıyor gözlerin, n’oldu, biri mi var, bir ses mi geldi? Yalan söylüyoruz sana. Üç kız, aramızda hiç konuşmadan sözleştiğimiz bir şey bu. Sana korku, üzüntü veren sesleri, sözleri ulaştırmıyoruz senin sessiz dünyana. Yok anne, fındık faresi galiba, mutfakta vardı hani, ona bakacağım. Biri gidip bakıyor, perdeyi açıp karanlık geceye göz atıyor kalbi tıpırdayarak. Sonra sessizlik. Bir şey yok. Bakışarak anlaşıyoruz.

Ama korkuyorum ben anne. Küçüğüm ben, üç kızın en küçüğü. Korkuyorum ama susuyorum anne, sana hiçbir zaman söylemiyorum nasıl korktuğumu. Babamın öldüğü gecenin ertesinde onu mavi gömleğiyle rüyamda gördüğümü, bana güldüğünü ve ben aslında ölmedim, dediğini, sonra uyandığımı, ama uyandığımı anlamadığımı, sokak kapısının yanındaki askıda asılı hırkaya dakikalarca babam mı geldi diye bakmamı, kalbimin korkudan patlayacak gibi olduğunu, hiçbirini anlatmıyorum.

Sonunda geliyorsun yatağa. Usulca sarılıyorum sana yattığında, bana sırtını döndüğünde sırtınla yastığın arasında oluşan o kuytuya sokuluyorum, kokunu içime çekiyorum. Duvarın içinden tıkırtılar geliyor, bu ahşap evin duvarlarının içinde fareler mi geziyor, kemire kemire dışarı çıkarlar mı bir gece, ısırırlar mı beni; gündüz vakti dolaşan eskiciler çocukları kaçırırlar mı sahiden, “eski urbacı, eskiler alıyom” diye bağırdığında, kim söyledi bana, çocukları da mı alıyor onlar; gece olunca çizgi romanlardaki gibi çizgili elbiseli maskeli hırsızlar mı çıkıyor sokaklara, pencereden bakarsam beni görür de gelir mi? Korkuyorum anne, ama sen daha çok korkuyorsun, ben susuyorum. Susmam lazım. Tom Miks’teki kırmızı kukuletalı askerler bir kuyuya yuvarlamaya çalışıyorlar beni, süngüleriyle ellerime vuruyorlar, yapışıyorum kuyunun kenarına, bir türlü düşmüyorum kuyuya, ama çıkamıyorum da, kukuletalı askerlerin suratında nefret filan yok, hissiz suratlar, işlerini yapıyorlar, o kadar, bu daha korkunç, ter içinde uyanıyorum. Sana sarılıyorum telaşla. Uyanmışsın, bana fısıldıyorsun, “kızım, helaya gideceğim, korkuyorum, benimle gelsene.” Kalkıyorum, gözlerim yarı kapalı, helanın kapısında bekliyorum seni, uyukluyorum helanın açıldığı odada duran divanın üzerinde, ellerim divanın kıyısında, oturadurayım oracıkta, uykuya teslim olmayayım, heladan çıkıyorsun, el ele tutuşup yatağımıza dönüyoruz, kendimi senin ablanmışım, oğlunmuşum, erkeğinmişim, kocanmışım gibi hissediyorum, koltuklarım kabarıyor, bir kuvvet geliyor içime, korkma anne, bak korkacak bir şey yok, erkeğin yok ama ben varım ama rüyam aklıma gelince korkuyorum, yeniden uyumaya korkuyorum, ve susuyorum ve korkmamalıyım ve sen daha çok korkuyorsun anne, sen daha çok korkuyorsun… Ben korkmamalıyım. Ben cesareti öğrenmeliyim, hem de hemen.

Fısıl fısıl anlatıyorsun. Masal gibi... Senin masalını.

“… Sonra uyurum ama hemen değil. Oradan buradan düşünürüm kendi kendime. Size dua ederim, allahım derim, kızlarıma, torunlarıma sıhhat ver… Sıkıntıları olmasın, hastalık olmasın, en fenası o. Anacığım öyle derdi, sıhhat olsun da her şey hallolur. Ya, öyle işte kızım benim… Ama sen de uzaklara gittin. Hep aklım sende. Keşke yakın olsaydın ama buna da şükür… Ne yapalım, kısmet böyleymiş...”

Seninle burada, bu çiğ beyaz ışığın yarım yamalak aydınlattığı bu hastane odasında, loş koridorlarında hemşirelerin beyaz gölgelerinden ve örtülerini durmadan bağlayıp çözüp dua eden hasta yakını kadınların bezgin fısıltılarından başka hiçbir şeyin olmadığı ama hayata ve ölüme dair her şeyin bütün ağırlığıyla toplandığı burada, seninle bir yola çıktığımın farkındayım anne. Bu yolda dönüp dönüp hatırlanan geçmiş olacak, yüzleşmeler, sorgu sualler, hesaplaşmalar, itiraflar, vicdan azapları ve cevapsız sorular olacak. Böyle olacağını hep biliyordum ben.

İnsan hayatının kurucu öğeleri, hani orada öyle olmayıp başka türlü olsaydı her şey bambaşka yürüyebilirdi dediğimiz, hani eskiden dönüm noktası, şimdilerdeyse kırılma noktası denen anlarımızı düşünüyorum anne, durmadan düşünüyorum. Seninle yaşadığım hangi anların omuzlarıma bu ağır duyguyu yüklediğini, sana neden öfkelendiğimi ve seni severken, sana acırken, sana karşı çıkıp seni kırmak isterken senden neler öğrendiğimi; senden uzak bir hayata giden yolu beynimin ve kalbimin hangi derin kıvrımlarında saklanan duyguların çizdiğini düşünüp duruyorum. Sen, benim hayatıma neler yaptın acaba anne, ben senin kucağından çıkıp atladığım yolda nasıl bir kadın oldum, bildiğim sezdiğim seçtiğimi sandığım doğruların ne kadarını senin kokun belirledi? Bu yola çıkacağımı, bir gün bu yolda düşürdüğüm taşları takip ederek geriye, çok eskilere döneceğimi biliyordum. O çok eski zamanlar, sensin anne. Senden başka ne olabilirdi ki zaten?



İlgili haberler
Anne olmayınca anlarsın!

Anne olmayınca anlarsın: Kapitalist toplumda anne olmak çok kutsal, çok özel, çok önemli... Çünkü an...

GÜNÜN BELLEĞİ: Annelik pastasından Anneler Gününe

Bugün Anneler Günü. Ne oldu da birden annelerin önemi hatırlandı da annelere özel gün ilan edildi, h...

Çalışan anneler anlatıyor

Günde 10-12 saat çalışıp kalan zamanı da ev işine ayıran, çocuklarıyla ilgilenemeyen, yaşam koşullar...