En bilinen Andersen masallarından biridir Çıplak Kral. Saray düzeninin kibirli taht sahibini dolandıran uyanık bir fırsatçı, kralın üzerinde dünyanın en iyi giysisi olduğuna onu inandırır. Kral geçit töreninde tüm endamıyla yürürken şaşkınlıkla çıplak kralı izleyen, ama kralın çıplak olduğu gerçeğini dile getiremeyecek kadar baskı ve korku altında olan halkın içinden bir çocuk çıkar ve kralı işaret ederek “kral çıplak” diye bağırır. Çocuktan cesaret bulan kalabalık, kral çıplak nidaları ile gülmeye başlar ve masal biter.
Bu masal ülkemizin basın tarihine bir gönderme olarak yazılmadı. Ama bugünün basın ve ifade özgürlüğü tablosuna bir gönderme olarak okunabilir pekala.
Türkiye’de sansürün tarihi
Kendi hukuk tarihimizin basın mevzuatı yolculuğunu 1864 Matbuat Nizamnamesi’nden başlatıp, Matbuat Kanunlarından, Basın Kanunu, TRT Kanunu, 2022 yılında yürürlüğe giren kamuoyunun Sansür Yasası adını verdiği düzenlemelere uzatabiliriz. II. Abdülhamit’in istibdat devri ise bu durakların başlangıçlarından ve belki de en gülünçlerinden biri sayılabilir. Bu dönem, sansürün “kelime yasakları” biçiminde kurumsallaştığı bir dönemdir. “Yıldız”, “burun”, “kardeş”, “hürriyet”, “müsavat”, “ihtilal”, “Makedonya”, “Girit”, “hasta”, “tahta kurusu” ve daha onlarca kelime sansürlenir.
Çünkü burun kelimesi ile Abdülhamit’in büyük burnu ile dalga geçilebilir ve padişahın itibarı sarsılabilirdi. Yıldız Sarayı’nın adını anmak darbe girişimine delalet edebilirdi. “Kardeş” demek kilit altında tutulan şehzadeye destek anlamına gelebilir, tahta kurusu ise “tahtı kurusun” şeklinde telaffuz yoluyla bedduaya dönüşebilirdi. Bosna, Makedonya, Girit, Kıbrıs ise Balkan topraklarındaki sorunlara eleştiri ve bağımsızlıkçı fikirlere destek anlamına gelebilirdi. “Hürriyet”, “vatan”, “müsavat”, “cumhuriyet” denerek siyasal rejimin en büyük tehditleri alenen yayılabilirdi.
Anayasal düzene geçişin ardından padişahın yasaklı kelimeler listesi ile dolaşan sansür ekiplerinin yerini yargı mekanizmaları, mahkeme kararları ve idari denetim kurumları aldı. Önemli eşiklerden biri de 1982 Anayasası ile birlikte basın özgürlüğünün geniş sınırlama rejimine tabi tutulması oldu. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Basın İlan Kurumu (BİK) gibi merciler eliyle uygulanan ağır yaptırımlar bir yana, Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) kimi düzenlemeler ile gazeteciler bakımından cezai risk alanları tarihte hiç olmadığı kadar genişletildi. Yakın dönem açısından ise 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile erişim engelleme ve içerik çıkarma mekanizmaları geliştirildi. Dezenformasyon yasası olarak da bilinen TCK 217/A’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte basın ve ifade özgürlüğüne “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu üzerinden yeni bir müdahale alanı daha açılmış oldu.
Basın mevzuatının çok kısacık bu özeti bile basın tarihinin aynı zamanda iktidarın kendi “gerçeğini” koruma çabasının tarihi olarak şekillendiğini gösteriyor.
TCK 27/A neyi saklıyor?
İktidarın siyasal yapısına, temel hak ve hürriyetlere müdahalesinin ne ölçüde sınırlanıp sınırlanamadığına göre sansür mekanizmaları da değişip şekilleniyor. Günümüzde ise saray rejimi pratiğinde gün geçtikçe ağırlaşan bir tablo ile karşı karşıyayız.
Hukuki belirlilik ilkesinin iktidar gücünü elinde tutanların keyfiyeti ilkesi ile yer değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın bugün yayınlanan 2025-2026 Basın ve İfade Özgürlüğü Raporu verilerine göre; 2022 yılından bu yana 88 gazeteci hakkında 113 soruşturma açıldı. Son bir yılda ise gazetecilere dönük 67 gözaltı işleminin 20’sinin gerekçesinin TCK 217/A oldu. Rapordaki verilere göre başlatılan soruşturmaların önemli bir bölümü takipsizlik kararları ile sonuçlanırken, iddianame düzenlenerek kovuşturma aşamasına taşınan dosyalarda ise henüz kesinleşen bir ceza yok. Yani bu madde peşinen cezalandırma işlevi görüyor da denebilir.
Halkı Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamalarına konu olan haberlere bakıldığında ise haber içeriklerinin bürokratik işleyişlerin problemlerine dikkat çeken, yolsuzluk ilişkilerine yorumda bulunan, yargı mekanizmalarına ilişkin iddiaları değerlendiren yazı ve ifadelerin yoğunlukla suçlamanın konusu olduğu söylenebilir. “Tahta kurusu ‘tahtı kurusun’ diye okunursa padişahımıza zeval gelebilir” değerlendirmesini aratmayacak örnekler bulmak da mümkün.
Gerçeği dile getiren gazeteciler, araştırmacılar, yurttaşlar; çoğu zaman yalnızca “görünür olanın” peşine düştükleri için bu düzenleme kapsamında “şüpheli”, “sanık” haline geliyor. Dahası görünür olanı eleştirmek, düşünceyi ifade etmek bu suçlama kapsamında ele alınıyor. Hal böyle olunca basın ve ifade özgürlüğünün yalnızca bireysel bir özgürlük olmadığı çok daha anlaşılır oluyor. Bu özgürlük, işçi sınıfının örgütlenme ve propaganda faaliyetlerini yürütebilmesinin zemini de aynı zamanda. Örneğin, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in TCK 217/A kapsamında tutuklanması, emekçilerin kolektif sesinin sınırlandırılmasına dönük daha geniş bir müdahalenin parçası olarak karşımızda duruyor. Mekanizmalar, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin gerçeklerin dile getirilmesi ve bu koşulların değişmesinin talep edilmesini, yaptırımla karşılıyor.
Kadınların mücadelesine ‘dezenformasyon’ kıskacı
Öte yandan kadın cinayetleri ve istismar dosyalarında delil toplama ve değerlendirme süreçlerindeki eksiklikler, cezasızlık politikaları, Gülistan Doku dosyasında olduğu gibi kamu görevlilerinin doğrudan cinayetin failleri ya da faillerin koruyucuları olarak karşımıza çıktığı koşullarda kadınlar gerçeklerin ortaya çıkması için mücadele veriyor. Ancak TCK 217/A gibi basın ve ifade özgürlüğüne sınırlama getiren, caydırıcı etki yaratan düzenlemeler, kadınların ve çocukların içinde bulunduğu koşulların tüm boyutları ile kamuoyunda duyulması, tartışılmasını engelleyici nitelikte. Bu duruma en güncel örnek, kızı Hifa’nın uğradığı istismara karşı mücadele eden Fatmanur Çelik ve kızının ölümünün hemen ardından Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Müjde Tozbey hakkında TCK 217/A’dan soruşturma açılması oldu. Fatmanur Çelik, Kurana Hizmet Vakfı ile ilişkisi olduğu iddia edilen Ayhan Şengüler’in kızını istismar etmesine karşı yürüttüğü adalet mücadelesinde devlet tarafından nasıl yalnız bırakıldığını anlatmıştı. Bunu kamuoyuna duyuran bileşenlerden olan Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise bu süreçte “dezenformasyon” ile suçlanmıştı. Bu örnek, kadınların eşitlik ve adalet mücadelesiyle basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin yaptırımların yolunun nasıl doğrudan kesiştiğinin en somut kanıtı oldu.
‘Kral çıplak! Abdülhamit’in de burnu büyük!’
İktidar gücünü elinde tutanların ifade özgürlüğüne yönelik müdahalesi ile örgütlenme özgürlüğüne yönelik müdahalesi birbirini içeriyor. Biri üzerindeki baskı diğerini de doğrudan zayıflatıyor. Bu nedenle basın özgürlüğüne yönelen her kısıtlama, aynı zamanda emekçilerin örgütlenme ve mücadele imkanlarının daraltılması anlamına geliyor.
Basın ve ifade özgürlüğü, halkın haber alma ve gerçeğe ulaşma hakkının güvencesi. Şüpheli veya sanık koltuğuna oturtulan gazeteci olduğunda, halkın haber alma hakkı doğrudan bundan etkileniyor.
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlaması, hukuki belirlilik ilkesine aykırı, öngörülebilirlik ten uzak bir düzenleme.
Yani kralın çıplaklığı yalan bilgi. Kime göre? Krala ve onun dolandırıcısına göre. Abdülhamit’in burnunun büyük olduğu yalan bilgi. Kime göre? Padişaha ve sansür kuruluna göre. Kralın çıplaklığı ya da Abdülhamit’in büyük burnu halkı yanıltıcı bir bilgi mi? Yoksa iktidar propagandasının elini zayıflatıcı bilgi mi? İş güvenliği önlemleri alınmadığı için meydana gelen iş kazaları, yaşanan işçi cinayetleri yanıltıcı bilgi mi? Yoksa sorumlularına uygulanan cezasızlık politikasının ifşası mı? Kadınların işçilerin, gençlerin maruz kaldıkları ve bedelini hayatları ile ödedikleri sistematik ilişkiler bütününü eleştirecek her türlü ifadenin TCK 217/A düzenlemesi başta olmak üzere basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı her türlü yasal düzenlemenin hedefi haline gelme riski taşıdığını söyleyebiliriz.
Bu nedenle gazetecilerin mesleki faaliyetlerinin anayasal güvencesi aynı zamanda halkın gerçeklere, gerçeklerin farklı yorumlarına ulaşabilmesinin de garantisi. Gazetecilerin mesleki faaliyetlerine, basın özgürlüğüne tüm toplumsal kesimlerin kendileri için sahip çıkması gerekiyor. Çünkü yasal düzenlemenin uygulama pratiği gösteriyor ki bu madde ile sadece sesini çıkaranın sesini kısılmıyor, kamuoyunun, emekçilerin ses çıkarılabileceği gerçeklerin haber yapılması, yorumlanması, eleştirilmesi de engellenmek isteniyor.
Kral çıplak diye seslenen çocuğu kralın yani iktidarın hışmından koruyan yegane şey, onun çırılçıplak gerçeği dile getirerek alay etmesine eşlik eden, gerçeğin farkında olduklarını kralın yüzüne çarpan halktı.
Andersen’in masalındaki kralın neyseki yalanlara karşı mücadele şövalyeleri birliği gibi bir ekibi yokmuş. Yoksa “Geçit törenine ilişkin iddialar yalan haberdir. Kralımız çıplak değildir. Dünyanın en güzel kumaşından yapılmış, en gösterişli kaftanını giymiştir. Aksi yöndeki çarpıtmalar dezenformasyon içermektedir. İtibar etmeyin” diye ferman yayınlar, kralı daha da madara ederlerdi. Tıpkı “padişahımızın burnuna laf ediyorlar” diye burun kelimesini sansürleyen Osmanlı memurlarının Abdülhamit’in burnunu tüm mizah tarihine mal etmeleri gibi.
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü vesilesiyle iki önemli gerçeği haber verme ve haber alma hakkımız kapsamında açıklayarak yazıyı noktalayalım: Kral çıplak! Abdülhamit’in de burnu büyük!
Fotoğraf: Evrensel
İlgili haberler
İşte hakiki dezenformasyon: AKP 20 yılda kadın haklarında ‘devrim’ yapmış!
5. Kadın ve Adalet Zirvesinde konuşan Cumhurbaşkanı şiddeti, ücret eşitsizliğini, işsizliği bitirdiklerini, çalışan anneleri koruduklarını anlattı. AKP 20 yılda kadınlar için harika bir ülke yaratmış!
Dezenformasyon Yasası’nın bir hedefi de toplumsal cinsiyet odaklı habercilik!
‘AYM’nin onayladığı yasa asla koruyucu olmaz aksine beni ve benim gibi gazetelik yapanları daha çok hırpalar, yorar sistematik bir yargı tacizi ile karşı karşıya kalmamıza neden olur.’
Fatmanur ve Hifa’nın ardından dernek başkanına 'dezenformasyon' soruşturması
Fatmanur Çelik ve kızının ölümünün ardından Aile Bakanlığının şikayeti üzerine Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Tozbey 'halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma' suçlaması ile ifadeye çağrıldı.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























