Bugün konuştuğumuz eğitimde şiddetin etkilediği kesimlerin biri de eğitim emekçileri. Eğitim emekçilerinin içinde bulunduğu koşullar, eğitim politikaları ile ilişkilidir. Sistemin ve onun temsilcisi iktidarların ideolojik şekillenmesine açık olan bu alan, en az çocuklar kadar biz eğitim emekçileri için de yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Nitekim son yıllarda okullarda artan şiddet olayları ile bu sonuçları yaşamaktayız. Henüz Fatma Nur Öğretmen'in bir öğrencisi tarafından öldürülmesi üzerinden bir ay geçmiş iken, geçtiğimiz haftalarda Urfa ve Maraş’ta yaşanan okullardaki şiddet ve cinayet vakalarıyla bir kez daha dehşete düştük. Bu yazıda son dönemde artan şiddet olayları, bu olaylara yol açan nedenler ve nedenlerine ilişkin yürütülen tartışmalara katkı sunmaya çalışacağız.
Okullarda yaşanan şiddeti yalnızca bireysel vakalar ya da “psikolojik sorunlu öğrenciler” üzerinden açıklamak, meselenin esasını gözden kaçırmak anlamına gelir. Ya da şiddetin kaynağını okul içi dinamikler olarak da göremeyiz. Şiddet, eğitim sisteminin yapısal sorunlarıyla, eğitim emekçilerinin çalışma koşullarıyla ve toplumsal atmosferle birlikte ele alınması gereken bir konudur. Ekonomik kriz, toplumsal kutuplaşma, geleceksizlik duygusu, aile içi sorunlar, kaygı, yalnızlık ve güvencesizlik gibi etmenler doğrudan okula taşınıyor. Okul, bu anlamda toplumsal ve bireysel gerilimlerin yansıdığı bir alan haline geliyor.
Peki bu şiddeti önlemek, tek başına öğretmenin ya da okul idaresinin alacağı lokal önlemlerle mümkün müdür? Elbette hayır. Bir öğretmeni ya da güvenlik görevlisini hem pedagojik hem de güvenlik anlamında her şeyden sorumlu görmek, aslında sistemin sorumluluğunu görünmez kılıyor.
AKP’li yıllarda itibarsızlaştırılan öğretmenler oldu
Özellikle AKP iktidarı ile tam 17 kez değiştirilen eğitim sistemi, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dillendirilen “dindar” nesiller söylemi, öğretmeni itibarsızlaştıran, değersizleştiren ifadeler ve oluşturulan şikayet hatları; eğitim emekçilerinin mesleki özerkliğini ortadan kaldıran bir sürecin önünü de açmıştır. Müfredatın sürekli değişmesi, bilimsellikten, sanattan, felsefeden arındırılması ve her türden ideolojik müdahaleye açık hale getirilmesi de bu sonuçlara sebep olmuştur.
Bu sonuçları besleyen, örgütlü mücadelenin zayıflığı üzerine de konuşmak gerekiyor. Son 20 yılda eğitim emekçilerinin örgütlülüğü meselesinin yalnızca sendikal haklar meselesi olarak değil; eğitim politikalarının genel yönelimi, kamunun yeniden yapılandırılması ve siyasal iklim ile birlikte ele alınması gerekmektedir. 2000'lerin başında eğitim alanında sendikalaşma oranının artması AKP eli ile kurulan Eğitim Bir-Sen’in niceliksel artışı ile de paraleldir. Bir taraftan 4+4+4 sistemi, sınav sistemlerinin sürekli değiştirilmesi, sözleşmeli ve güvencesiz öğretmenlik uygulamaları iktidar tarafından dayatılırken, bu dayatmalara karşı mücadele eden muhalif sendikaların örgütlülüğünün gücü de hedef alınmak istenmiştir. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL sürecinde mücadeleci sendikal anlayış darbe almıştır. İhraçlar, baskılar ve soruşturmalar ciddi bir kadro kaybına yol açmış; grev, eylem ve örgütlenme alanlarını da sınırlandırmıştır. Sendikal dengeler değişmiş, iktidar politikaları ile uyumlu sendikalar güçlenmiştir. Birçok öğretmen açısından da sendikal faaliyet “sakıncalı” bir alan olarak algılanmaya başlanmıştır.
Örgütsüzlüğün verdiği bu güç ile eğitim alanı daha da piyasalaşan ve performans odaklı bir hal alırken, eğitim emekçileri daha da güvencesiz ve yalnızca uygulayıcı konumunda, söz hakkı azalan bir duruma evrilmiştir. Toplumsal dayanışmanın, kolektif hareket etme bilincinin azalması da insani yalnızlaşmayı ve kendini her anlamda (gelecek kaygısı, kendini iyi hissetmeme...) güvencesiz hissetmeyi de beraberinde getirmiştir.
Bugün okullarda yaşanan şiddeti anlamak için bu tabloyu bütünlüklü görmek gerekir. Şiddet, yalnızca disiplin sorunu değildir; aynı zamanda güvencesizliğin, değersizleştirmenin ve örgütsüzlüğün de bir sonucudur.
Bugünkü eğitim emekçilerinin durumuna baktığımızda ise tüm bu baskılara ya da bireysel umutsuzluğa rağmen özellikle kendi mesleki sorunları üzerinden -eğitimde şiddet, mesleğin değersiz ve itibarsızlaştırılması- görülmemiş kitlesellikte eylem ve grevlerin yaşanması, bize başka bir işaret fişeğini de göstermektedir. Sendikal rekabete rağmen alanda birleşmek isteyen, birbirini selamlayıp birlik sloganlarını öne çıkaran bir eğitim emekçisi kitlesi bulunmaktadır. Tek başına hiçbir sendikanın grev yapamadığı ama birleşince binlerce okulun kapısına kilit vurulduğu bir ruh hali yaşanmaktadır. Hiçbir sendika üç gün greve çıkacağını hayal edemezken, eğitim emekçileri bu tarihi karara kendileri karar verdi. Aynı durum olmasa da 90'lı yıllarda devlete ve yasalara rağmen örgütlülük için ayağa kalkan kamu emekçileri, bugün de devletin yukarıda sıraladığımız tüm baskılarına ve sendikal bölünmüşlüklerine ve yapay ayrımlarına rağmen benzer bir ruhla ayağa kalkmaktadır. Bu potansiyelin açığa çıkması, yalnızca eğitim alanını değil; toplumun geleceğini de belirleyecektir. Ve anlayan herkese de yol gösterecektir.
Fotoğraf: Evrensel
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















