Fail oyunlar mı yoksa sistem mi?
Türkiye'de artan okul saldırılarının temelinde bilgisayar oyunları veya diziler değil; yoksulluk, eğitimdeki fırsat eşitsizliği ve sistemin dışladığı gençlerin gelecek kaygısı yatıyor.

Hepimizin zihninde aynı soru: Bir zamanlar sadece Amerika’ya özgü sandığımız o toplu okul saldırıları nasıl oldu da bizim gerçeğimiz haline geldi? Bu sorunun yanıtı kuşkusuz tek bir etkene bağlı değil; aksine çok boyutlu bir krizle karşı karşıyayız.

Liberalizm dendiğinde akla gelen ilk ülke olan ABD’de banliyölerin bu kadar meşhur olmasının temel nedenlerinden biri okullardır. Orada sistem basittir: İyi bir mahallede yaşıyorsanız iyi bir okulda okursunuz; okulun kalitesi, mahalledeki evin fiyatını doğrudan belirler. Siyahi ya da yoksul bir bölgedeyseniz, niteliksiz bir okula mahkumsunuzdur ve üniversite kapıları size büyük oranda kapanır. Zenginler arasında üniversite mezuniyet oranı yüzde 80’lerdeyken, yoksullarda bu oran yüzde 40’lara düşer; üstelik bu kesimin çoğu eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Kapitalizmin yoksullara yaşam şansı tanımadığını, sağlık ve eğitim sistemindeki bu keskin ayrımdan net bir şekilde okuyabilirsiniz.

Yoksulların dışlandığı bir sistem

Türkiye’de ise durum geleneksel olarak daha farklıydı. Devlet üniversiteleri yoksul çocukların en büyük fırsat kapısıydı. Ancak son dönemde sınav şaibeleri ve eğitim içeriğinin niteliksizleşmesi, sistemi bizzat kuranlar tarafından dahi eleştirilir hale geldi. Bir yanda devlet okullarında çeşitli yapılarla protokol imzalayan bir Milli Eğitim Bakanlığı, diğer yanda ise eğitimin içinin boşalmasından şikayet edenleri “yıllık ödemesi 600 bin lira olan ucuz özel okullara” yönlendiren bir anlayış...

Peki, okul terörü neden bize de sıçradı? Cevap: Yoksulların sistemden dışlanması. Gençler artık eğitimi bir gelecek garantisi değil, gereksiz bir uğraş olarak görüyor. Eğitimin otoritesi sarsılırken, öğretmene ve okula duyulan saygı da ne yazık ki aynı hızla eriyor.

Saldırgan davranışların tırmanmasının ardında ne var?

Elbette bu tabloyu bir sosyal hizmet uzmanı olarak yalnızca refah modelleriyle açıklamam yetersiz kalır. "Suça sürüklenen çocuklar" kavramını ve çocuk suçluluğunun sosyolojik zeminini de tartışmaya dahil etmeliyiz. Medyada ve siyasetin dilinde pelesenk olan “Şiddet, online oyunlar ve diziler yüzünden tırmanıyor” argümanı, bilimsel çalışmalarla çelişiyor. Hayır; şiddet içerse dahi oyunlar ve diziler ile saldırgan davranışlar arasında doğrudan bir bağ yok. Çocuk suçluluğunun temelinde yatan gerçekler bellidir: Aile içindeki ihmal ve istismar, tutarsız disiplin, sosyo-ekonomik eşitsizlikler, işsizlik ve akran dışlanması.

Bu kadar eşitsizlik içinde faturanın aileye kesilmesi adil mi?

Son on yılda beyin göçü yapanlarla yapılan çalışmalar, gidenlerin en büyük sancısının "hukuka duyulan güvenin sarsılması" olduğunu gösteriyor. Cumhuriyet tarihinde suçun ve suçluluğun bu denli övüldüğü, meşrulaştırıldığı başka bir dönem belki de olmadı. Eğitimde fırsat eşitliğinin yok edildiği, üniversite bitirse dahi emeğinin karşılığını alamayacağını bilen çocuklarımızın gelecekten umudu kesip öfke biriktirmesi bir tesadüf mü?

Bugünlerde Ceza Kanunu’nda çocuk suçluluğu konusunda aileye de ceza verilmesi gündemde. Ancak sormak gerekir: Bu kadar yapısal eşitsizliğin faili bizzat sistemken, faturayı tek başına aileye kesmek ne kadar adil? Anladığım kadarıyla sosyal adalet, sistem kurucuların zaten umurunda değil.

Oyunların majör etkisi yok: Japonya örneği

Ancak şu gerçeği artık kabul etmeliyiz: Çocuklarımızın suça sürüklenmesinde dizilerin ya da oyunların sanıldığı gibi majör bir etkisi yok. Bugün dünyada online oyun tüketiminin en yüksek olduğu ülkelerden biri olan Japonya’da çocuk suçluluğu oranlarının bu denli düşük olması bir tesadüf değil; bu durum, adil ve erişilebilir bir toplumsal yapının doğrudan bir sonucu. Literatür bize açıkça şunu söylüyor: Çocuklarımızı kaybetmemizin esas müsebbibi, oyun konsolları değil, yapısal eşitsizlikler.

Suçu popüler kültüre yüklemek meseleyi karikatürize ediyor

Bu noktada eğitim sistemimizin sonuçları, tıpkı Amerika’daki gibi seyrediyor. Okyanusun ötesinde de Epstein gibi aşırı zenginler sistemin denetiminden kaçabiliyor, burada da benzer bir dokunulmazlık zırhı göze çarpıyor. Orada da yoksullar sistemin dışına itilerek görünmez kılınıyor, bizde de... Şiddet, ne yazık ki kapitalizmin yol açtığı sosyal adaletsizliğin yarattığı o büyük öfke birikiminin kaçınılmaz çıktılarından sadece biri. Bu derin krizi görmezden gelip suçu popüler kültüre ya da dizilere yüklemek, gerçeği ıskalamaktan öte, meseleyi karikatürize ederek komik duruma düşmektir.

Fotoğraf: Bermix Studio/Unsplash


Editörden