İş cinayetlerinden geride kalanlar: ‘Hakkımız olanı almak için bile yıllarca uğraştık’
Antep'teki fabrikaların sömürü çarkında can veren veya uzuv kaybı olan işçilerin geride kalan aileleri, yoksulluk ve ihmallerle baş başa bırakılıyor.

Halı, tekstil ve dokuma üretiminde oldukça ön planda olan bir kent Antep. Belediye Başkanı, Valisi ihracat rakamlarının yüksekliği ile övünedursun; biz de biraz bu ihracat rakamının ardındaki gerçeklerden konuşalım.

Bu üretimi yapan, fabrikalara ömrünü veren işçilerden konuşalım mesela. İSİG Meclisi geçtiğimiz günlerde Antep’teki iş cinayetlerine dair bir rapor yayımladı. Rapora göre son 13 yılda Antep’te en az 555 işçi iş cinayetlerine kurban gitti. İhracat rakamlarının yüksekliği ile övünenler, alınlarında kara bir leke olarak kalacak olan bu rapordaki sayının yüksekliği ile de övünebilecekler mi?

İşte bu 555 kişinin içerisinde, AKP Milletvekili İrfan Çelikaslan’ın pandemi döneminde özel izinle açtırılan fabrikasında çalışırken Kovid-19’a yakalanıp hayatını kaybeden Recep Sağlam da var. Recep Sağlam’ın ölümünün ardından bir türlü kendine gelemeyen eşi Nursel ise gözleri dolu dolu anlatıyor o günleri.

Nursel ve en küçük oğlu Alperen, Recep Sağlam hayattayken kredi çekerek aldıkları evde karşılıyorlar beni. Uzun uzun sarılıyoruz birbirimize yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Her tarafta eşinin fotoğrafları var. Sohbet boyunca sık sık dönüp fotoğraflara bakıyoruz. “Biz çok mutluyduk” diye giriyor söze Nursel. Ardından gözleri dolu dolu başlayan sohbet yerini boncuk boncuk akan gözyaşlarına bırakıyor. Sohbet süresince de böyle devam ediyor.

İşsizlikle tehdit edildiği fabrikada aynı bardaktan bütün işçilerin kola içtiği koşullarda zorla çalıştırılmış Recep Sağlam. “Defalarca gitme dedim kendisine” diye sitem ediyor Nursel. Eşinden kalan emekli maaşı sayesinde kıt kanaat geçiniyorlar. “Allah’tan evimiz kira değil. Yoksa hem çocukların okul masrafı hem ev giderleri nasıl yetişirdim?” diye aktarıyor mücadelesinin ekonomik yanını.

Verdiği yaşam savaşını sıfırdan başlamak olarak nitelendiriyor. “Yeni yapılan bir binanın altına dinamit döşeyip patlatmak gibi” diye tarif ediyor. Zamanında fatura ödemeyi bilmeyen, alışverişe çıkmayan o kadın, bugün evin her şeyi. Bu hayatta artık sadece çocukları için yaşayan, onların mutluluğu için canını dişine takan koca yürekli kadın...

Benim çocuklarımın geleceğini çaldılar...

Çocuklarına geliyor konu. Yıllarca çocukları olmamış; tedavi sonucu büyük kızı Dilek dünyaya gelmiş. Dilek aynı zamanda babasının ölüm haberini ilk öğrenen kişi. O gece hemşire olarak çalıştığı hastanede girip e-Nabız’dan kontrol edince öğreniyor. Bütün yükü sırtlanıp yanına aldığı hemşireler ve sakinleştirici iğneler ile haberi annesine vermeye gidiyor. Ondan sonra kopuyor kıyamet. Biz bunları konuşurken Dilek geliyor eve. Kendisi gibi güzel kızı Duru ile birlikte.

Dilek doğduktan yedi yıl sonra İbrahim dünyaya geliyor. Şimdi harıl harıl iş bulmaya çalışıyor. Nursel’in fabrika önerisine ise her seferinde “Ben hayatta fabrikada işe girmem” yanıtını veriyor. Babasının başına gelenlerin etkisinden hâlâ çıkamadığını söylüyor.

Birkaç yıl sonra ise Alperen doğuyor. Babasıyla doyasıya gezemeyen, babasının yüzünü doğru dürüst hatırlamayan en küçük çocuk. Sohbet boyunca bize çay getirip götürüyor. Ev işlerinde de annesine sürekli yardım ettiğini anlatıyor.

İşçilerin birlik olması gerektiğini vurguluyor her fırsatta. Yoksa bu düzenin değişmeyeceğini anlatıyor. “Patrona göre ne var? Bir işçi gider, diğeri gelir. Ahmet gider, Mehmet gelir” diye aktarıyor işçinin canını hiçe sayan, işçileri katleden patronları. Son sözü ise “Bu dünyada da diğer dünyada da iki elim yakalarında. Benim çocuklarımın geleceğini çaldılar, ışığımızı söndürdüler. Gün yüzü görmesinler” oluyor.

‘Hakkımız olanı almak için yıllarca uğraştık’

Diğer durağım ise 2016 yılında iş kazası geçirerek sol elini kaybeden işçi Mustafa’nın evi oluyor. Eşi Cennet ile selamlaşıyoruz uzun uzun. Yüzündeki gülümsemenin ardında bir hüzün seziyorum istemsiz. Belki beni görünce o günleri hatırlamış olduğundandır.

Eşinin hastanede kaldığı 67 gün boyunca, çoğu zaman yürüyerek hastaneye gidip geldiğini aktarıyor Cennet. Eşi kendi ihtiyaçlarını göremediği için o süreçte sürekli bir refakatçi olması gerekiyor yanında. Bu süre zarfında bir yanının hastanede bir yanının evde çocuklarda olduğunu söylüyor. “En büyük çocuğum 10 yaşındaydı. Kendine bakabilecek durumda değillerdi” sözleriyle anlatıyor yaşadığı çaresizliği. En son komşulardan ricacı olmuş da komşular bir süre ilgilenmiş çocuklarla.

Bir hafta yoğun bakımda kalmış eşi. Cennet ise “Üzülerek söylüyorum ama biraz sevinmiştim. Yoğun bakımda yanına kimseyi almadıkları için bir hafta çocuklarımla ilgilenebilecektim” sözlerinin ardından gözlerinden damla damla yaşlar süzülüyor.

Kazadan sonraki üç yıl boyunca hiçbir maddi gelirleri olmadan yaşamışlar. Komşu, eş, dost, akraba desteği ile geçinmişler. Onlardan gelen fitreleri Cennet, biriktirip her ay belli bir miktar kullanılacak şekilde bölermiş. Aylık giderlerinin en azından bir kısmını karşılayabilmek için böyle bir yöntem bulmuş.

Eşinin hastanede kaldığı dönem kızları Sıla henüz 10 yaşında. Evin yakınındaki bir bakkala gidip birkaç gün çalışmış. Evdekilere de bir şey söylememiş. Sıla o günleri hatırlamadığını söylüyor. Cennet ise gururla bahsediyor kızının yaptığı işten.

Unutamadıkları bir diğer olay ise hastaneden çıktıktan bir süre sonra kontrol amaçlı gittikleri hastaneden dönerken otobüs kartında sadece bir kişilik para olduğunu fark ediyorlar. Uzun süre ikisi arasında “Sen bin” tartışmaları dönüyor. Bir sonuca varamayınca da 15 kilometrelik yolu yürüyerek dönüyorlar kışın ortasında. Grip olup dört gün boyunca evde yatıyorlar.

“Bu devlet patronun devleti, benim devletim değil” diyor Cennet. Kazandıkları davadaki tazminatı bile tahsil edemezken üç yıl boyunca emekli olmak için defalarca heyete girip çıktıklarını belirtiyor. “Hakkımız olanı almak için bile yıllarca uğraştık” diyor.

Fotoğraf: Pexels


Editörden