Sovyetler Birliği’nin işçi sağlığı ve güvenliği sistemi; tıp tarihinde iyileştirici tıptan koruyucu tıbba geçişi temsil eden, dünyada pek çok açıdan ilk olma özelliği taşıyan devrimci bir modeldir. Bu sistem, tıbbı bir ticaret olmaktan çıkarıp ücretsiz ve herkes için ulaşılabilir bir kamu hizmeti hâline getirerek sağlık alanının örgütlenmesinde yeni bir dönem başlatmıştır.
Çarlık Rusyası’nda sağlık hizmetleri; sarayın ve soyluların erişebildiği görece ileri düzey tıbbi imkânlar ile geniş halk kesimlerinin maruz bırakıldığı ciddi yetersizlik ve ihmal arasındaki keskin eşitsizlikle karakterize ediliyordu. Uzun yüzyıllar boyunca halkın büyük çoğunluğu; bitkisel ilaçlar ile büyüsel ritüellerden oluşan geleneksel uygulamalara güvenmek dışında bir şansa sahip değildi.
1900'lü yılların başında Çarlık genelinde yaklaşık 25 bin kişiye, bazı bölgelerde ise 40 bin kişiye yalnızca bir doktor düşüyordu. Merkezi bir sağlık otoritesi bulunmuyordu; kamu sağlığı hizmetleri birbirinden kopuk 11 farklı devlet departmanı tarafından yönetiliyordu.İşçi sağlığı ve güvenliğine dair hizmetler de genel sağlık hizmetlerinden farklı değildi. 1866 tarihli bir yasa, fabrika sahiplerine her 100 işçi için bir yatak bulundurma zorunluluğu getirse de bu kural pratikte çoğunlukla görmezden geliniyordu. Duma tarafından 1912 yılında ilk kez işçilerin talepleri ve mücadelesi neticesinde Sigorta Yasası kabul edilse de bu sigorta ücretli çalışanların yalnızca beşte birini kapsıyordu. Kaza durumunda ödenen yardımlar çok düşüktü ve hastalık yardımı sadece sınırlı bir süre için veriliyordu.
Sovyet Sağlık sisteminde işçi sağlığı ve güvenliği
Sovyet sağlık sisteminin en özgün yönü; sağlık hizmetini ticari bir faaliyet olarak değil, bir kamu hizmeti olarak konumlandırması ve odağını hastalıkların tedavisinden çok hastalıkların önlenmesine kaydırmasıdır. İnsan sağlığının doğumdan ölüme kadar kesintisiz olarak izlenmesi hedeflenmiştir; tıbbi hizmetler tüm vatandaşlar için tamamen ücretsiz olarak sunulmuştu.
Sovyetler Birliği’nde büyük kent ve sanayi merkezlerinde işçi sağlığı ve güvenliği alanında araştırma enstitüleri kurulmuş; bu yapı, devlet bünyesindeki enstitülere ek olarak Sendikalar Konseyi tarafından yönetilen ve her biri belirli bir sanayi kolu ya da sağlık sorununa odaklanan altı Emek Koruma Enstitüsü ile tamamlanmıştır. Emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, işçi sağlığının gözetilmesi, anne ve çocuk sağlığına özel dikkat gösterilmesi ve beslenmeden barınmaya, eğitimden istihdama kadar uzanan geniş bir yelpazede önleyici ve tedavi edici hizmetlerin bütüncül biçimde planlanması, halk sağlığındaki belirgin iyileşmeye katkı sunmuştu.
Ekim Devrimi sonrası çalışma hayatında 8 saatlik iş günü uygulaması hayata geçirilmiş, istisnasız tüm emekçiler ile kent ve köy yoksullarını kapsayan sosyal sigorta uygulaması başlatılmıştır. Bu sigorta; hastalık, yaralanma, engellilik, yaşlılık, gebelik, dulluk, yetimlik ve işsizlik gibi tüm engel durumlarını kapsamıştır. 1920’de yayımlanan kararname ile sanayi bölgelerinin yerleşim yerleri dışına kurulması zorunlu hâle getirilmiş ancak işçiler sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmamıştır. Sağlık hizmetleri işçilerin ayağına, yani fabrikalara götürülmüştür. Fabrikalardaki tıbbi yapılanma, işletmenin büyüklüğüne ve işçi sayısına göre şekillenmişti.
Bu sistemin en temel ve ilk basamağını, atölye düzeyinde konumlanan Sağlık İstasyonları oluşturuyordu. İşçi sayısı 300 ile 800 arasında olan işletmelerde bir sağlık memuru tarafından yönetilen birimler, 800'den fazla işçinin bulunduğu yerlerde tam zamanlı bir doktorun denetimine girmişti. Sağlık istasyonları ilk yardımın uygulanması, işçinin sağlık nedeniyle izin belgelerinin düzenlenmesi ve çalışma ortamındaki hijyenin günlük denetimi gibi görevleri yerine getiriyordu.
İkinci basamakta, genellikle 5 bin ile 10 bin arasında işçisi olan fabrikalarda kurulan Ambulatuvarlar yer alıyordu. Bu birimler; 14 doktora kadar genişleyebilen kadrolarıyla dahiliye, cerrahi, kadın hastalıkları ve dişçilik gibi temel branşlarda hizmet sunarak işçilerin hastaneye gitmesine gerek kalmadan yerinde tedavi edilmesini sağlıyordu.
Sistemin en kapsamlı ve en üst fabrika birimi ise 10 bin’den fazla (ağır sanayi kollarında 4 bin ve üzeri) işçinin bulunduğu devasa komplekslerde kurulan Tıbbi Sıhhi Bölümlerdi. Bu yapılar sadece bir poliklinik değil; bünyesinde hastaneler, uzmanlaşmış klinikler, eczaneler, kreşler ve hatta işçilerin vardiya dışı rehabilite edildiği gece-gündüz sanatoryumlarını barındırabilen kendi kendine yeten dev tıp merkezleriydi.
Tüm bu fabrika içi birimler, bir üst aşamada şehir veya bölge hastaneleri ve uzmanlaşmış dispanserler (verem, onkoloji vb.) ile entegre bir şekilde çalışıyordu. İş yerindeki tıbbi birimler tarafından çözülemeyen vakalar bu ileri merkezlere sevk edilmiş; tüm süreç ise en tepede planlama, bütçeleme ve denetim yetkisine sahip olan Sağlık Bakanlığı tarafından koordine ediliyordu. Böylece işçinin sağlığı, atölyedeki ilk yardım çantasından devletin en üst planlama dairesine kadar kesintisiz bir koruma kalkanı altına alınıyordu.
İşçi sağlığı ve güvenliği denetimleri
Sovyetler Birliği'nde işçi sağlığı denetimleri; devlet, sendikalar ve gönüllü işçi örgütlenmelerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı aracılığıyla yürütülüyordu. Fabrika düzeyinde, iş sağlığı hizmetlerinin denetimini öncelikle fabrika komitesinin (yerel sendikanın yürütme organı) iş güvenliği komisyonu üstleniyordu. Komisyonlar; soyunma odaları, duş odaları ve havalandırma sistemleri gibi tesisleri denetlemek, makinelerde koruyucuların bulunup bulunmadığını, koruyucu ekipmanların temin edilip edilmediğini ve kanunla öngörülen diğer güvenlik önlemlerini kontrol etmek için gönüllü olarak zaman ayıran işçilerden oluşuyordu. Ayrıca Sağlık Bakanlığı'na bağlı çalışan sıhhi müfettişler de mevcuttu. Kadınlar, bu denetim ve uygulama sürecinin hem uzman kadrolarında hem de gönüllü birimlerinde aktif olarak yer alıyordu.
Bilimsel araştırma enstitülerinden fabrikalara…
Sovyet Anayasası, kadınlara ekonomik, siyasi ve sosyal hayatın her alanında erkeklerle tam eşitlik tanıyordu. Bu çerçevede şekillenen sistem; anayasal haklar, bilimsel araştırmalar ve iş yerindeki pratik koruma önlemleriyle dünyadaki ilk kapsamlı devlet destekli kadın sağlığı programlarından birini oluşturmuştu.
Kadın bedeninin özellikleri gözetilerek dönemin teknolojik ve bilimsel koşulları ekseninde; kadınların belli işlerde (örneğin kömür ocakları, metal döküm işleri) ve belli kimyasal maddelerle (örneğin kurşun, benzen, krom, nikel, zifir) çalışmaları yasaklanmıştı. Gebeliği tespit edilen kadın işçiler, fabrikanın toksik maddelere maruz kalmayacağı daha güvenli bölümlerine aktarılıyordu. Kadınlara doğumdan önce ve sonra toplamda 77 günlük ücretli izin veriliyor, emziren anneler için her 3,5 saatte bir yarım saatlik ücretli emzirme molaları zorunlu kılınmıştı. Zorlu doğumlarda veya ikiz bebek durumunda doğum sonrası izin 56 güne çıkarılmıştı. Gebelik nedeniyle işe alımın reddedilmesi veya maaşın düşürülmesi yasalarla yasaklanmış; hamile kadınlar daha hafif işlere nakledilirken eski maaşlarını koruma hakkına sahip olmuştu.
Kadınların toplumsal üretime katılabilmesi için fabrikaların bünyesinde veya yerleşim yerlerinde uzman pediatristlerin denetiminde devasa bir kreş ve anaokulu ağı kurulmuştu. 1941 yılına gelindiğinde, kreşlerdeki yer sayısı yaklaşık 854 bine ulaşmıştı. Ayrıca kadınların sağlık durumlarını takip eden, doğum kontrolü ve hijyen konularında tavsiyeler veren Kadın Danışma Büroları sistemin temel taşlarından biri olmuştu.
İşçi sağlığı uygulamaları rastgele değil, uzmanlaşmış araştırma enstitülerinin verilerine dayanarak yürütülmüştü. Merkezi Anne ve Çocuk Koruma Bilimsel Enstitüsü (Moskova), kadın ve çocuk sağlığına dair tüm sorunları inceleyerek normlar belirlemiş ve standartları oluşturmuştu. Dünyanın alanındaki öncü kurumlarından biri olan ve 1923 yılında kurulan Obukh Meslek Hastalıkları Araştırma Enstitüsü ise meslek hastalıklarının fizyolojik ve psikolojik etkilerini saha ve laboratuvar ortamında incelemiş ve iş yerindeki standartları bu verilere göre belirlenmişti. Örneğin Krasny Bogatyr fabrikasında yapılan araştırmalar, benzen buharının kadın işçilerde bellek kaybı gibi bilişsel sorunların yanı sıra kardiyovasküler hastalıklara yol açtığını ortaya koyuyordu. Bu araştırmalardan hareketle kadınların çalıştığı iş kolları düzenlenmiş, çalışma saatleri ve tatil süreleri yeniden planlanmış ve tehlikeli işlerde (kurşun, cıva, arsenik üretimi vb.) çalışan işçiler için iş koluna göre her 4 veya 6 ayda bir zorunlu sağlık taraması uygulaması getirilmişti. Sağlık durumu hassas olan veya kronik rahatsızlığı bulunan işçiler için üretim hızının daha yavaş olduğu özel koruyucu atölyelerde veya hafif iş kollarında çalışma imkânı sağlanmıştır.
Emek Koruma Enstitüsü’nden Ida Okuneva liderliğindeki ekip, 1.450 kadın üzerinde yaptığı araştırmalarla ağır yük taşımanın âdet düzensizliklerine ve düşüklere yol açtığını ortaya koymuştur. Bu veriler ışığında, 1932 yılında kadın işçilerin taşıyabileceği maksimum yük miktarı tek başına 20 kg, iki kişi hâlinde 50 kg ile sınırlandırılmıştır.
Kadın işçiler için ayrı tuvaletler kurulması, uzun süreli hareketsizlik nedeniyle pelvik bölgede kan birikmesini önlemek için molaların sayısının artırılması ve omuzda veya karında ağır yük taşımak yerine sedye kullanımının teşvik edilmesi de bu enstitülerde gerçekleştirilen araştırmalar neticesinde önerilmiştir. Tıp uzmanlarına göre ayrı tuvaletlerin olmaması kadınlarda ürolojik sorunlara yol açıyordu; çünkü kadınlar genellikle ortak tesisleri kullanmaktan utanıyor veya korkuyorlardı ve bu da çalışma günü boyunca idrarlarını tutmalarına neden oluyordu.
Sonuç olarak
Sovyetler Birliği’nde işçi sağlığı ve güvenliği sistemi; sağlığı bireysel bir mesele olmaktan çıkararak üretim süreci, yaşam koşulları ve toplumsal örgütlenme ile doğrudan ilişkili bütüncül bir alan olarak ele almış, bu yönüyle dünyada bir ilki başarmıştır. Önleyici tıbbın merkezde konumlandırılması, sağlık hizmetlerinin kamusal ve ücretsiz bir hak olarak örgütlenmesi ve iş yerine kadar uzanan mekanizmaların inşası, emek gücünün korunmasını sistematik bir devlet politikası hâline getirmiştir. Kadınlar açısından ise gebelik, doğum ve emzirme süreçlerine yönelik hakların tanınması ve kadın bedeninin özgünlüklerine odaklanan araştırmalarla çalışma hayatının yeniden düzenlenmesi, sağlık ve çalışma koşullarını doğrudan iyileştiren unsurlar olarak öne çıkmıştır. Hayata geçirilen bu uygulamalar; hem işçi sağlığının korunmasında hem de kadınların üretim ve toplumsal yaşam içindeki konumunun güçlendirilmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Fotoğraf: Public domain
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















