Faşizm bir eve nasıl girer? Kapıyı çalarak mı, yoksa çoktan sofraya oturmuş, evin diline, anne ile kızın arasındaki tartışmaya, gelecek kaygısına, yoksulluğa ve öfkeye karışmış halde mi buluruz onu? Hermynia Zur Mühlen’in Nazi Kızları romanını okurken insanın aklına en çok bu soru geliyor. Çünkü Zur Mühlen bize Nazizmin yükselişini büyük meydanlardan, Hitler’in konuşmalarından ya da devlet kurumlarından anlatmıyor. Bakışını çok daha küçük, çok daha gündelik bir yere çeviriyor: Eve ve annelerle kızları arasındaki ilişkiye.
Romanın merkezinde üç anne ve onların kızları var. İşçi sınıfından Kati Gruber ve kızı Toni, küçük burjuva bir aileden Martha Feldhüter ve kızı Lieselotte, aristokrat Agnes Saldern ve kızı Claudia aynı kasabada, fakat birbirlerinden oldukça farklı hayatlar yaşıyorlar. Kızlarını ise ortaklaştıran bir şey var: Nazi hareketinin giderek daha fazla etkisi altına girmeleri.
Zur Mühlen, faşizmin farklı sınıfsal konumlardaki kadınlara farklı yerlerden ulaşabildiğini bu üç genç kadın üzerinden gösteriyor. Toni’nin işsizliği ve geleceksizliği, Claudia’nın kendisine bir yer ve amaç arayışı, Lieselotte’nin ise rahatını ve toplumsal konumunu koruma isteği birbirinden farklı. Nazizm ise bu farklı hayatların her birinde kendisine bir kapı bulabiliyor.
Bir sabah uyanıp Nazi olunmuyor
Toni, işçi sınıfından sosyal demokrat Kati Gruber’in kızı. Babasını kaybetmiş, uzun süredir işsiz ve geleceğine dair güvenini yitirmiş bir genç kadın. Üstelik politikadan tamamen uzak da değil; önce ailesinin sosyal demokrat dünyasından uzaklaşıyor, bir dönem komünizme yaklaşıyor, ardından Nazi hareketinin etkisine giriyor. Toni’nin politik savruluşu, onun yaşadığı maddi koşullardan ayrı düşünülemiyor. İşsizliği yalnızca cebinde para olmaması anlamına gelmiyor; kendisine bir gelecek kuramaması, toplumsal hayatta bir yer bulamaması anlamına da geliyor. İnsanların yaşadığı dünyadan duyduğu hoşnutsuzluk, geleceksizlik, ekonomik güvencesizlik, sınıfsal konumunu kaybetme korkusu, bir yere ait olma isteği, kendisini güçlü hissetme arzusu…
Aristokrat Agnes Saldern’in kızı Claudia kendi hayatının içinde bir boşluk ve aidiyet sorunu yaşıyor. Nazi hareketinin sunduğu birlik, hareketlilik ve “yeni Almanya” fikri onun için bu boşluğu doldurabilecek bir şey haline geliyor. Böylece Toni’nin geleceksizliğiyle Claudia’nın aidiyet arayışı birbirinden tamamen farklı toplumsal koşullardan doğsa da aynı siyasal hareket tarafından kullanılabiliyor.
Lieselotte’de ise başka bir durum görüyoruz. Küçük burjuva Feldhüter ailesinin kızı olan Lieselotte’nin dünyasında rahat yaşamak, toplumsal konumunu korumak ve güçlü olanın yanında bulunmak çok daha belirleyici. Nazi düzeni güçlendikçe ona uyum sağlamak, hatta bu düzenin içindeki insanlarla ilişki kurmak Lieselotte için kabul edilebilir hale geliyor.
Fakat burada önemli bir çelişki var. Genç kadınlara hareketin bir parçası oldukları hissini veren Nazi ideolojisi, aynı zamanda kadınlara son derece dar bir yaşam alanı biçiyor. Kadını bağımsız bir birey olmaktan çok ulusun, ailenin ve anneliğin hizmetine yerleştiren bir siyasal düzen, genç kadınların değişim arzusunu kendi amaçları için kullanabiliyor.
Claudia’nın yaşadığı çelişki tam da burada önemli hale geliyor. İçinde yaşadığı eski dünyadan uzaklaşmak, başka bir hayatın parçası olmak istiyor; fakat kendisine “yeni” olarak sunulan şey kadınlar açısından daha özgür bir gelecek değil.
Üç kadın, üç sınıf, aynı Almanya
Kitapta üç farklı sınıftan aile seçilerek faşizmin yükselişi, sınıf temelli ideolojik bir durum olarak anlatılıyor. İşçi sınıfından Kati ile orta sınıftan Martha ya da aristokrat Agnes aynı Almanya’da yaşıyor olabilir; ama aynı Almanya’yı yaşamıyorlar. Kati’nin dünyasında geçim sıkıntısı, işsizlik ve işçi sınıfının siyasal mücadelesi belirleyiciyken Martha’nın dünyasında toplumsal statü ve yükselme isteği öne çıkıyor. Agnes ise aristokrat bir çevreden geliyor. Dolayısıyla aynı siyasal gelişmeler üç kadının evinde aynı anlamı taşımıyor.
Özellikle Feldhüter ailesi, sınıfsal çıkar ile Nazizme uyum arasındaki ilişkiyi görünür hale getiriyor. Martha’nın doktor olan kocası Dr. Feldhüter için Nazi düzeninin yarattığı dönüşüm aynı zamanda mesleki bir fırsata dönüşebiliyor. Kasabadaki Yahudi bir doktorun dışlanması Feldhüter gibi onunla rekabet eden biri açısından önündeki rakibin ortadan kalkması anlamına da geliyor. İşte romanın küçük burjuvaziye yönelik eleştirisinin en somutlaştığı yerlerden biri burası. Bir insanın hakkının elinden alınması, başka birinin toplumsal olarak yükselmesinin aracına dönüşüyor.
Martha’nın yeni rejimle kurduğu ilişkiyi de bu çıkar ilişkisinden bağımsız düşünemiyoruz. Nazi iktidarı ailesine zarar vermek bir yana onlara yeni imkânlar sunduğunda, rejimin baskısı ve şiddeti görmezden gelinebilir hale geliyor.
Toni’nin evinde ise tablo tamamen farklı. İşçi Kati’nin kızı işsiz. Nazi hareketinin yükselişi Feldhüter ailesinin önüne yeni imkânlar çıkarırken Toni gibi genç bir işçi kadının yaşadığı geleceksizliğin içine başka türden bir vaat bırakıyor. Böylece yazar sınıfı arka planda duran bir ayrıntı olmaktan çıkarıyor. Aynı ideolojiyle karşılaşan insanların ona verecekleri tepkinin yaşadıkları maddi dünyadan bağımsız olmadığını gösteriyor.
Anneler kızlarına bakarken bir ülkenin değişimini görüyor
Romanın anlatısını kızlardan ziyade annelerin gözünden takip etmemiz özellikle anlamlı. Kati, Agnes ve Martha yalnızca üç farklı anne değil; kızlarının yaşadığı dönüşümü üç farklı toplumsal konumdan izleyen üç kadın.
Kati açısından Toni’nin Nazizme yönelmesi yalnızca kızının kendisinden uzaklaşması değildir. Toni’nin kullandığı dil, kurduğu ilişkiler ve politik tavrı değiştikçe anne ile kız arasındaki çatışma aynı zamanda işçi hareketinin kendi içindeki siyasal bölünmelerin de küçük bir yansımasına dönüşür.
Agnes de Claudia’nın değişimini izler. Kızının Nazi hareketine bağlanması, onun için yalnızca sıradan bir kuşak çatışması değildir. Claudia’nın yeni rejimin dilini benimsemesi, Agnes’i kendi toplumsal konumunu ve çevresinde olup bitenleri yeniden düşünmeye zorlar.
Martha’da ise anne-kız ilişkisi başka türlü işler. Çünkü Martha, Kati ve Agnes gibi kızının Nazizme yaklaşmasını yalnızca bir kayıp olarak görmez. Kendisi de yeni düzene uyum sağlamaya hazırdır. Dolayısıyla Lieselotte’nin yönelimi ile annesinin dünyası arasında Toni ile Kati’nin ilişkisinde gördüğümüz türden keskin bir siyasal karşıtlık oluşmaz. Üç anne kızlarının değişimini seyrederken aslında bir ülkenin dönüşümünü de kendi evlerinin içinde izlerler.
Fotoğraf: Wikimedia commons-public domain
İlgili haberler
Dosya: Faşizm, yayılan karanlık ve kadınlar
Bu dosyada faşizmin kadınları nasıl konumlandırdığını, onları rejimin yeniden üretiminin parçası haline getirmek için hangi araçları kullandığını tartışıyoruz.
Faşizmin ‘makbul’ kadını
‘Faşist rejimler kadınları yüceltirken aslında özgürleştirmediler. “Makbul kadın” ideali, kadınların haklarını genişleten değil, onları ulusun ve sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılan siyasal projeydi.’
Faşizmin hedefindeki kadınlar, faşizmin taşıyıcısı olmayacak
Kadınların haklarını budayan, bedenini ve emeğini denetleyen faşist siyaset aynı zamanda kadınların güvenlik ve aidiyet arayışını kendine bağlamaya çalışıyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN
























