Marksist düşünür Georgi Dimitrov, faşizmi “finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü” olarak tanımlıyordu. 1929 Büyük Bunalımı sonrasında Almanya ve İtalya’da büyüyen işçi hareketleri, grevler ve sosyalist örgütlenmeler ve SSCB, egemen sınıflar açısından ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Faşizm bu tehdidi bastırırken yalnızca işçi örgütlerini değil, kadınların kazanılmış haklarını da hedef aldı. Çünkü kadınların toplumsal özgürlüğü ve kamusal yaşama katılımı, faşistlerin savunduğu toplum modeline aykırıydı.
Faşist rejimler yalnızca muhalefeti ezmek, sendikaları dağıtmak ya da siyasal özgürlükleri ortadan kaldırmakla kalmadı. Aynı zamanda kadınların bedenlerini, emeklerini ve yaşamlarını da devlet politikalarının merkezine yerleştirdi. Doğum, evlilik, annelik ve cinsellik faşist ideolojinin en önemli müdahale alanlarından biri haline geldi. Çünkü faşizm için kadın yalnızca bir birey değil; ulusun, devletin ve “ırkın” yeniden üretiminin aracıydı. Faşist ideoloji kadını öncelikle anne, eş ve ev kadını olarak tanımladı. İtalya’da Mussolini rejimi “örnek eş ve anne” modelini yüceltirken, Nazi Almanya’sında kadınlar için kullanılan meşhur slogan “Kinder, Küche, Kirche” (Çocuklar, Mutfak, Kilise) oldu. Kadının yurttaşlık görevi çocuk doğurmak ve aileyi sürdürmek olarak sunuldu. Bu anlayışta kadın ulusun geleceğini taşıyan bir araçtı. Kadınların çalışma yaşamından çekilmesi teşvik edilirken, siyasal yaşamdan dışlanmaları ve ev içine kapatılmaları hedeflendi. Nazi ideologlarına göre erkeğin görevi savaşmak, kadının görevi ise geleceğin askerlerini doğurmaktı.
Aile: Toplumun en sıkı denetlenen birimi
Peki doğum neden devlet meselesi oldu? Faşist rejimlerin nüfus politikaları tesadüfi değildi. Hem İtalya hem de Almanya emperyal yayılma ve savaş hedefleri doğrultusunda daha fazla askere, daha fazla işgücüne ve daha büyük nüfusa ihtiyaç duyuyordu. Mussolini 1927’de “Doğumlar Savaşı” (Battle for Births) adı verilen kampanyayı başlattı. Amaç nüfusu birkaç on yıl içinde milyonlarca kişi artırmaktı. Çok çocuklu ailelere teşvikler verildi, bekârlara ek vergiler getirildi, evlilik kredileri sağlandı ve annelik propaganda yoluyla yüceltildi. Faşist İtalya’da çok çocuklu annelere madalyalar veriliyor, devlet kadrolarında evli ve çocuklu erkeklere öncelik tanınıyor, kadınların bazı işlerde çalışması sınırlandırılıyordu. Rejim anneliği ulusal bir görev olarak sunuyordu.
Nazi Almanya’sında annelik yalnızca ailevi bir rol değil, devlet hizmeti olarak görülüyordu. Rejim özellikle “Aryan” kabul edilen kadınların daha fazla çocuk doğurmasını teşvik etti. Dört çocuk doğuran annelere bronz, altı çocuk doğuranlara gümüş, sekiz ve üzeri çocuk doğuranlara altın “Alman Anneliği Onur Haçı” veriliyordu. Büyük ailelere mali destekler sağlanıyordu. Ancak bu ödüller bütün kadınlar için geçerli değildi. Nazi rejimi kadınları “istenen” ve “istenmeyen” olarak ayırıyordu. Yahudi kadınlar, Roman kadınlar, engelli kadınlar ve rejimin “uygunsuz” gördüğü gruplar zorla kısırlaştırma, ayrımcılık ve şiddet politikalarının hedefi oldu. Dolayısıyla Nazi annelik politikası kadınları özgürleştirmeyi değil, ırkçı devlet projesine hizmet edecek nüfus üretimini amaçlıyordu. Kadın bedeninin denetlenmesi faşist nüfus politikalarının temel unsurlarından biriydi. Kürtaj ve doğum kontrol yöntemleri birçok durumda yasaklandı ya da ağır biçimde sınırlandırıldı. Rejimler kadınların doğurganlığı üzerinde doğrudan söz sahibi olmak istiyordu. Çünkü kadın bedeni ulusal çıkarların bir parçası olarak görülüyordu. Faşist ideolojide cinsellik de sıkı biçimde düzenleniyordu. Kadının cinselliği yalnızca evlilik ve çocuk doğurma çerçevesinde meşru kabul edilirken, çeşitli cinsel yönelimler de “ahlaki bozulma” olarak damgalanıyordu. Böylece aile, devletin en küçük ama en sıkı denetlenen birimi haline getiriliyordu.
Faşizmin bıraktığı tarihsel miras
Faşizmin annelik ve aile propagandası; ev içi angaryayı, çocuk yetiştirme, yaşlı bakımı gibi faaliyetleri “doğal kadınlık görevi” olarak sundu. Faşist rejimler, emek gücünün yeniden üretimi sorununu kamusal hizmetlerle çözmek yerine bunun yükünü kadınların omuzlarına yükledi. Bu durum hem sermayenin maliyetlerini düşürdü hem de militarist devlet projelerine insan kaynağı sağladı. Faşizmin kadın politikaları yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir deneyim değildir. Kadınların toplumsal rolünü yalnızca annelikle tanımlayan, doğum oranlarını ulusal güç meselesi olarak gören, kürtaj hakkını hedef alan ve kadınların yaşamlarını aile içine sıkıştırmaya çalışan her yaklaşım bu tarihsel mirastan izler taşır.
Faşist rejimler kadınları yüceltirken aslında özgürleştirmediler. “Makbul kadın” ideali, kadınların haklarını genişleten değil, onları ulusun ve sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılan bir siyasal projeydi. Bu nedenle kadınların bedenleri, emekleri ve yaşamları üzerindeki söz hakkı mücadelesi yalnızca bir kadın hakları meselesi değil; aynı zamanda özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinin ayrılmaz bir parçası oldu.
Fotoğraf: Wikimedia commons_ public domain
İlgili haberler
Dosya: Faşizm, yayılan karanlık ve kadınlar
Bu dosyada faşizmin kadınları nasıl konumlandırdığını, onları rejimin yeniden üretiminin parçası haline getirmek için hangi araçları kullandığını tartışıyoruz.
Güvenlik ve güvencesizlik kimin için?
‘Giderek büyüyen ve büyüyecek olan yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı örgütlenmek, kamusal kreş ve bakım hizmetleri için mücadele etmek zorundayız.’
‘Ailem Güvende’: Güvencesizliğin ortasında koca bir yalan
İşçi bir kadın boşanmak için iki yıldır uğraşıyor, kanser tedavisi gören bir annenin kızı yoksulluk nedeniyle MESEM’e gitmek istiyor. İşte iktidarın ‘güvende’ dediği ailelerin gerçek tablosu.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















