Faşizm tarih sahnesine hiçbir zaman soyut bir ideolojik sapma olarak çıkmaz, kapitalist krizlerin, savaş yıkımlarının ve kitleleri saran derin geleceksizliğin içinden doğar. Rejim inşa edilirken ilk ve en sert saldırı her zaman kadınların yaşamına yönelir. Kadınların kazanılmış hakları budanır, örgütlü güçleri dağıtılmaya çalışılır, kadınlar bir yandan sermaye için en ucuz ve güvencesiz yedek iş gücü haline getirilirken, diğer yandan "kutsal aile" sınırlarına hapsedilir.
Türkiye’de son yıllarda tanık olduklarımız, bu inşa sürecinin güncel bir örneği. Bu tablo yalnızca Türkiye’ye de özgü değil. İtalya’da Giorgia Meloni "Tanrı, vatan, aile" sloganıyla kadınları ulusun nüfusunu kurtaracak birer taşıyıcı olarak kodluyor ve kürtaja erişimi zorlaştırıyor. Polonya’da neredeyse tamamen yasaklanan kürtajın ardından kurulan hamilelik kayıt sistemleriyle kadınların bedeni doğrudan polis gözetimine alınıyor. Macaristan, çok çocuk doğuran kadınlara vergi muafiyeti getirerek kadını açıkça rejimin kuluçka makinesine dönüştürmeyi hedefliyor.
Kadın haklarının bu şekilde açık bir hedef haline getirilmesi tesadüf ya da kör bir muhafazakarlık değil. Faşizm, toplumu bütünüyle hizaya sokup denetleyebilmek için aileyi mutlak bir itaat ve disiplin merkezine dönüştürmek zorunda. Kadınların hakları gasbedilip, eve bağımlı kılındıkça hem sermayenin ihtiyaç duyduğu bakım yükü güvenceye alınır hem de itaatkar, sorgulamayan yeni nesillerin yetiştirmesi garantiye alınmış olur. Kısacası hak gaspları faşist rejimlerin kendi siyasal ve ekonomik varlığını kurabilmesi ve sürdürebilmesi için en başta örmek zorunda olduğu temel kolonlarından biridir. Ne var ki faşizm kadınlara sadece tepeden inen yasaklarla ve baskıyla saldırmaz. Faşizmin asıl tehlikesi, kadınların güvenlik ve sığınak arayışını kullanarak, haklarını gasbettiği kadınları kendi düzeninin en sadık taşıyıcıları haline getirebilmesidir.
Faşizmin hedefi olarak kadınlar
Kapitalizmin yarattığı güvencesizlik, düşük ücretler, ağır sömürü ve yaşamın her anında hissedilen şiddet sarmalı kadınları derin bir tükenmişliğe ve yalnızlığa itiyor. Faşizm ise kadınların karşısına yalnızca yasaklarla çıkmıyor, onlara kapitalizm koşullarından kaçıp sığınabilecekleri "güvenli, düzenli ve korunaklı bir aile limanı" illüzyonu pazarlıyor. Esnek çalışmayı "aileden kopmadan evden para kazanma" özgürlüğü gibi sunuyor, Türkiye’de tek adam iktidarı bu güvencesizliği kadınlara "müjde" manşetleriyle servis ediyor.
Bugün özellikle genç kadınlar arasında yükselen milliyetçilik ya da sosyal medyada parlatılan tradwife gibi akımlara duyulan heves, sistem tarafından inşa ediliyor. Sosyal medya videolarında ekmek pişiren, "çalışma hayatından çekilip huzur bulduğunu" anlatan kadın figürleri; günde 12 saat sömürülen, kirasını ödeyemeyen ve geleceksizlikten boğulan kadınların tükenmişliğine seslenerek onda sahte bir kurtuluş ve dinlenme arzusu uyandırıyor. Faşizm bu yorgunluğu alıp, kadının önüne tek çıkış yolu olarak bir erkeğin ve geleneksel ailenin himayesine girmeyi koyuyor. Böylece kadını kendi haklarından feragat etmeye razı etmeye çalışıyor.
Benzer bir mekanizma kadınların güvenlik talebi istismar edilirken de karşımıza çıkıyor. İktidar cezasızlıkla ödüllendirdiği şiddetin asıl sorumlusunu gizliyor, hedef tahtasına haklarını arayanları ve "kutsal aile" tanımına tehdit olarak gösterdiği kesimleri koyuyor. Bununla beraber milliyetçiliği bizzat körükleyerek asıl sorumlunun göçmenler, Kürtler ve hak arayan muhalifler olduğuna ikna etmeye çalışıyor.
Yarattığı sefalet koşullarını örtbas etmek için "iç cepheyi sağlamlaştırma" söylemlerini ve sürekli bir savaş tehdidi algısını diri tutuyor, böylece derin bir tükenmişlik yaşayan kadınları devletin baskıcı gölgesine sığınmaya itiyor. Genç kadınlar arasında yükseltilen milliyetçilik, sermayenin ve faşist inşanın en çok ihtiyaç duyduğu "annelik" tanımına tam olarak oturuyor.
O meşhur "hem kariyer yaparız hem çocuk" aldatmacası, sermayenin ihtiyaçlarına göre dönem dönem değişir. Faşist inşada ise bu düşüncenin yerini hızla "Milletimiz için doğuracağız, cepheye asker yetiştireceğiz, millete liyakatli evlatlar büyüteceğiz" dayatmasına dönüşür. Kadın bedeni ve doğurganlığı milli bir vazife ve beka meselesi haline getirilir. Bu durum kadın hareketinin ortak mücadele zeminini de parçalar. Göç yollarında ezilen, Ortadoğu’daki savaşlarda katledilen ya da tarikat ve cemaat karanlığında hayatı çalınan kadınlara bakan diğer kadınlara, "makbul milletin parçası" oldukları için sahte bir üstünlük ve korunma hissi verilir. Oysa dünyanın bir ucundaki kadını cihatçı çetelerin cenderesine iten aynı gerici ittifaklar, diğer ucunda kadının nafakasını ve 6284 sayılı koruma kalkanını gasbeder. Sınırın ötesini yıkan savaş politikaları, içerideki kadını yoksulluğa ve şiddete mahkum eder. Kadınlar kendilerini "ayrıcalıklı" sanırken aslında aynı ateşte yandıklarını göremez hale getirilir, böylece kadınların ortak kaderi dağıtılarak en meşru hak arayışları dahi "milli birliği bozan tehditler" olarak damgalanır.
Faşizmin karanlığını kadın mücadelesi yıkacak
Her şeyden önce hatırlamak gerekir ki faşizm bu dünyada daha önce de inşa edildi, kitleleri arkasına taktı ama işçi sınıfının mücadelesinin karşısında yenilmeye mahkum oldu. Kadınlar bu mücadelenin, grevlerin ve antifaşist cephenin bizzat kurucu bir parçasıydı. Dominik’te Trujillo diktatörlüğüne boyun eğmeyen Mirabal Kardeşler'in direnişinden İtalya’da Po Ovası'nda faşist baskıya rağmen greve çıkan pirinç işçisi kadınlara, Nazi Almanya’sında hayatları pahasına gizli bildiriler dağıtıp yoldaşlarını ölümden kaçıran kadınlara kadar tarih bunun örnekleriyle dolu.
Türkiye’de ise iktidar kitleleri peşinden sürükleyecek meşruiyeti kalmadığı için de çareyi doğrudan zorda ve baskıda arıyor. Her gün yeni bir yasakla, yeni bir saldırıyla üstümüze gelmeleri o koltuğun fena halde titrediğinin de kanıtı. Karşılarında yükselen her sesten bu kadar korkmaları, onları neyin alaşağı edeceğini çok iyi bilmelerinden kaynaklanıyor. Özellikle kadın hareketine yönelik saldırılar, kadınlara bu süreçte düşen görevi daha net hatırlatıyor. İşçi ve emekçi kadınların mücadelesi, geçmişte faşizmin yıkılmasının fitilini yaktı, çok önemli kazanımlar elde etti. Şimdi bu mücadele mirası, bize ışık tutmaya devam ediyor. Yoksulluktan, sefaletten, baskılardan ve savaşlardan bizi faşist iktidarların vadettiği yalancı sığınaklar değil; üniversitelerde, iş yerlerinde ve sokaklarda omuz omuza verdiğimiz mücadele kurtaracak. Faşizmin kadınları susturmadan ve emeğine el koymadan var olamadığı ne kadar gerçekse; kadınların bunun karşısında ördüğü duvarı yıkamayacağı, hatta o duvarın altında ezileceği de bir o kadar gerçek.
Fotoğraf: oksana fedorchuk
İlgili haberler
Dosya: Faşizm, yayılan karanlık ve kadınlar
Bu dosyada faşizmin kadınları nasıl konumlandırdığını, onları rejimin yeniden üretiminin parçası haline getirmek için hangi araçları kullandığını tartışıyoruz.
Faşizmin ‘makbul’ kadını
‘Faşist rejimler kadınları yüceltirken aslında özgürleştirmediler. “Makbul kadın” ideali, kadınların haklarını genişleten değil, onları ulusun ve sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılan siyasal projeydi.’
Güvenlik ve güvencesizlik kimin için?
‘Giderek büyüyen ve büyüyecek olan yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı örgütlenmek, kamusal kreş ve bakım hizmetleri için mücadele etmek zorundayız.’
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN























