Çocuklar için eğitim, sanat ve spor: Ayrıcalık değil temel ihtiyaç
İşçi kadınlar, sanatın ve sporun zengin çocukları için bir ayrıcalık olmaktan çıkarılması ve devletin bütçe önceliklerini sermayeden değil, çocukların gelişiminden yana kullanmasını talep ediyor.

İşçi ve emekçilerin yoğunluklu yaşadığı mahallelerde yan yana geldiğimiz kadınlar, kendileri ve çocukları için evlerine yakın spor salonları, kültür-sanat merkezleri talep ettiklerini dile getiriyorlar. 

Çocukları için kültürel etkinlikler ve spor sadece "hobi" değil; zihinsel, bedensel ve sosyal gelişimin önemli bir kısmını oluşturur. Spor; disiplin, ekip ruhu ve hedef belirleme becerisi kazandırarak öz güveni inşa ederken, sanat ve kültürel faaliyetler hayal gücünü genişletir, eleştirel düşünme yetisini geliştirir ve çocuğun dünyayı farklı açılardan anlamlandırmasını sağlar. Özellikle dış dünyanın risklerine karşı savunmasız kalan çocuklar için bu alanlar, sokağın tekinsizliğinden, dijital yalnızlıktan ve risklerden korunmayı sağlayan güvenli alanlardır. Bu faaliyetlerle birlikte çocuk, yalnızca yeteneklerini keşfetmekle kalmaz; aynı zamanda aidiyet hissi kazanır, şiddetten uzaklaşır ve kendi potansiyelinin farkına vararak sağlıklı bir şekilde toplumsal yaşamın içinde yer alır.

Spor, sanat, kültür etkinlikleri her mahallede olsa ne olur? Öncelikle bu hizmetlerin bir lütuf değil; devletin anayasal bir sorumluluğu olarak ücretsiz sunulması, kültürel ve bedensel gelişimi sınıfa dayalı bir ayrıcalık olmaktan çıkarır. Patron çocuklarının özel kurslarla edindiği imkanların işçi çocuklarına, "kamusal bir hak" olarak sunulması, fırsat eşitliğini kağıt üzerindeki bir cümleden çıkarıp yaşamdaki gerçeğe dönüştürür; ailenin bütçesini sarsmadan her çocuğun yeteneklerini keşfedebileceği adil bir yaşam alanı inşa eder.

Oysa bugün çocuk bakımı, kamusal bir sorumluluk olmaktan bilinçli bir şekilde uzaklaştırılıyor ve tamamen geleneksel ailenin, özellikle de kadının omuzlarına yıkılan bir iç mesele olarak kurgulanıyor. Devletin çocuk bakım hizmetlerini piyasalaştırdığı veya bu alandan el çektiği her noktada, bakım yükü "doğallaştırılmış" bir görevmiş gibi annelere devrediliyor. Bu durum, işçi kadınları ev ve iş yeri arasına hapsederken; çocukların nitelikli ve güvenli bir gelişim hakkını da ailenin ekonomik gücüne veya annenin fiziksel ve psikolojik dayanıklılığına bağlar. Oysa çocuk büyütmek bireysel bir yükümlülük değil; toplumun tüm mekanizmalarıyla, kreşlerle ve mahalle merkezleriyle üstlenmesi gereken kolektif ve kamusal bir haktır.

Her mahalleye kültür ve spor merkezi 

İşçi kadınlar için çocuk bakımı ve gelişimi, ağır çalışma koşulları ve kamusal hizmetlerin eksikliğiyle doğrudan bağlantılı bir varlık mücadelesidir. Günde 10 ila 12 saati bulan ağır vardiyalarında bant başında veya hizmet sektöründe ter döken, eve döndüğünde ise bitkin bir halde ev işleri ile boğuşan kadınlar için "zaman yoksulluğu", çocukla kurulan bağın önündeki en büyük engeldir; zira sistem, anneyi çocuğunun karnını doyurabilmek için onu evde yalnız bırakmaya veya denetimsiz alanlara terk etmeye mecbur bırakıyor. Bu zorunlu kopuşun yarattığı boşlukta çocuklar, kontrolsüz bir dijital dünyaya veya her türlü riske açık sokaklara salınırken, toplumun yaşanan her olumsuzluğu "aile ilgisizliği" diyerek anneye fatura etmesi, mevcut eşitsizliği daha da derinleştiriyor.

Oysa çocukların sosyal, sanatsal ve bedensel gelişimi ailenin bütçesine veya annenin fiziksel ve psikolojik dayanıklılığına bağlanamayacak hayati bir kamusal hak olduğu halde, devletin bu sorumluluğu üzerinden atarak bakımı dört duvar arasına hapsetmesi, işçi çocuklarını sınıf çelişkisinin sert gerçekliğine yaşamlarının başında mahkum ediyor. Bu nedenle, mahallelerde ve semtlerde kurulan, ücretsiz, sosyal hizmet uzmanları denetimindeki ve çalışma saatlerine uyumlu kültür-spor merkezleri sadece birer "etkinlik alanı" değil; ebeveynlerin, gözü arkada kalmadan çalışabildiği, çocuğun ise bilimle ve sanatla birlikte olduğu güvenli alanlar olacaktır. İçerisinde tiyatro sahnelerinden müzik atölyelerine, spor salonlarından teknoloji laboratuvarlarına kadar geniş imkanlar barındıran kültür evlerinin inşa edilmesi geçmiş deneyimlere bakıldığında ölçülebilen ve ölçülemeyen pek çok fayda sağlamıştır. Eğitimin, sanatın ve sporun sınıfa dayalı bir ayrıcalık olmaktan çıkarılması; ancak devletin bütçe önceliklerini sermayeden yana değil, çocukların tüm yaşamını kuşatan bütüncül ve kolektif bir sosyal politika ağından yana kullanmasıyla mümkündür.

Fotoğraf: Freepik


Editörden