2025’in sonbaharında Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, Almanya için Alternatif Partisi (AfD) lideri Alice Weidel ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin yan yana olduğu bir kolaj sosyal medyada dolaşıma girdi. Kolaj, “The boys are back in town” (Bizimkiler geri döndü/yine iş başında), “The gang is getting back together” (Tayfa yeniden toplanıyor), “I’ve seen this, this is a classic” (Bunu daha önce görmüştüm, bu bir klasik) gibi ifadelerle politik bir espri malzemesine dönüştü.
Kolajın gönderme yaptığı dönem, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan; Almanya ve İtalya’da faşist rejimlerin hüküm sürdüğü, Japonya’da ise militarist ve otoriter devlet yapılanmasının güçlendiği dönemdi. Bu kolajın çağrıştırdığı ve esprilerin konusu olması da aslında dünya çapında faşist arka plana sahip ya da işçi ve emekçilerin haklarında gerileten uygulamalar yapma potansiyeli olan hükümetlerin yükselişiydi.
Kadınların kazanımları, sistemin kalkanına dönüşüyor
Uzun bir süredir dünya genelinde “sağın yükselmesi” gibi tartışmalar sürüyordu. Aslında bu “yükselen sağdan” şunları anlayabiliriz: işçi ve emekçilerin sosyal, ekonomik ve siyasi haklarının hızla gaspı, göçmen karşıtlığı, kadın ve LGBTİ haklarında gerileme, devletin sermaye sınıfının kurtuluşu için her türlü kamu kaynaklarını geri basmaksızın sermayenin önüne sermesi ve uğurda savaş ve çatışmaların gün geçtikçe şiddetlenmesi ve hatta burjuva yasalarının doğrudan burjuvazi tarafından bu uğurda ezilip geçilmesi ya da arkasından dolaşılması…
Bu dönüşümün dikkat çekici yönlerinden biri de kadınların bu tarz bir siyasette ön plana çıkması. Giorgia Meloni bunun en bilinen örneklerinden biri. Almanya’da Alice Weidel, Japonya’da Sanae Takaichi ise farklı siyasal geleneklerden gelse de “kadın lider” söylemleriyle neşe ile karşılananlar arasında yer aldı. Şimdi sağın yükselmesinden ziyade, dünya genelinde hem kendi haklarına hem de dünya halklarına yönelik daha da saldırganlaşan rejimlerin örgütlendiği bir süreçten geçiyoruz. Böyle bir süreç, bu üç kadının yan yana olduğu kolajı önemli kılıyor.
İşçi ve emekçi kadınların yüz yılllardır süren mücadelelerle kazandığı siyasal ve toplumsal görünürlüğünün sınıf mücadelesinden koparılması, kadınların siyasette “temsil” edilmesinin tek başına yeterli olmasının kabulünü sağladı bazı çevrelerce. Sistem, kadınların bu mücadelesinin sınıf mücadelesinden koparılmasını kendisine hızlıca yedekleyerek işçi ve emekçi kadınların en saldırgan düşmanı rejimlerin/partilerin örgütlenmesinde dahi kadın figürleri öne çıkartmayı başarabildi. Bu sayede bir kadın başbakan işçi kadınların grev hakkını sınırlayabildi, göçmen kadınların ölümle burun buruna bir hayat yaşayabilmesini propaganda edebildi, kadınların bedenlerine ilişkin en temel haklara dahi göz dikebildi. Peki ne uğruna? Sömürü sisteminin ve onun gün geçtikçe saldırganlaşan rejimlerinin korunması ve güçlendirilmesi uğruna.
İtalya’da Meloni iktidarı
2022’den beri İtalya’da başbakanlık görevini yürüten Meloni’nin lideri olduğu İtalya’nın Kardeşleri Partisi, Mussolini’nin mirasçısı olarak kendisini konumlandıran bir yerde duruyor. İktidara geldiğinde özellikle göçmen karşıtlığı ve “aile” üzerinden politikaları dikkat çeken Meloni’nin son birkaç yıllık karnesi, İtalya’daki işçi ve emekçi kadınlar açısından oldukça tehlikeli görünüyor.
Meloni’nin liderliğindeki hükümetin 2025’te yürürlüğe soktuğu güvenlik düzenlemeleri, protesto ve eylem biçimlerine yönelik cezaları ağırlaştırdı; yol blokajını suç kapsamına aldı ve hapishaneler ile göçmen gözaltı merkezlerindeki protestolar ceza kapsamına alındı. Bunlar yasama yoluyla değil, “kararname” yoluyla gerçekleştirildi. Örgütlenme ve grev hakkının, protesto hakkının ve toplumsal muhalefetin baskı altına alındığı bir ortamda kadın işçilerin mücadele olanakları da doğrudan etkilendi.
Bunların yanı sıra hükümeti eleştiren muhalif gazetecilerin ve kişilerin casus yazılımlarla takip edildiği ve devletin de buna göz yumduğu ortaya çıktı.
Aynı dönemde “aile” adı altında kadınların haklarına yönelik saldırılar genişletildi. İtalya’da kürtaj yasal. Ancak Meloni hükümeti kamuya ait aile danışma merkezlerine kürtaj karşıtı örgütlerin girmesine olanak sağlayan bir düzenlemeyi getirdi. Aynı zamanda Sicilya’da vicdani retçi olmayan sağlık çalışanlarının sağlık merkezlerinde istihdamını zorunlu kılan düzenlemeyi yargıya taşıdı.
Almanya: Göçmen karşıtlığı ve kadınların güvenliği
Gelelim Alice Weidel’e. Weidel’in lideri olduğu AfD de Almanya’da Nazilerin mirasını devralmış bir parti. AfD’nin 2025 seçim kampanyasında göçün sınırlandırılması, reddedilen göçmenlerin hızla geri gönderilmesi ve sosyal yardımların göçmenlere yönelik kullanımının sınırlandırılması öne çıktı. Weidel de seçim öncesi ve sonrasında “göç politikasının düzeltilmesi” talebini partinin temel siyasal başlıklarından biri olarak savundu.
Burada özellikle dikkat çekici olan ise kadına yönelik şiddet ile göçmen karşıtlığının birbirine bağlanması. Weidel, kadınlara yönelik şiddeti göçmen karşıtı siyasetin gerekçelerinden biri olarak kullandı. Böylece şiddet; kadınların güçlendirilmesi ve şiddetten korunması için devletin mekanizmaların güçlendirilmesi yerine, göçmenlerin hedef gösterilmesinin aracına dönüştürüldü.
Kadınların kazanılmış haklarına yönelik ise yine Meloni hükümetine benzer bir tutum sergiledi AfD. Kürtajın bir insan hakkı olarak tanınmasına karşı çıktı, doktorların kürtajı reddetme hakkının olmasını istedi. Ve bunları yine aile üzerinden kurguladı.
Japonya: Kadın haklarına mı emperyalistlere mi alan sağlandı?
Sanae Takaichi'nin başında bulunduğu Liberal Demokrat Parti, 1955'te muhafazakâr partilerin birleşmesiyle kuruldu. Savaş sonrası Japon siyasetinin merkezindeki bu parti içinde, savaş döneminde hükümette görev yapmış ve savaş suçları kapsamında tutuklanmış Kishi Nobusuke de yer almıştı. Bugünkü uygulamaları ise özellikle emek mücadelesine yönelik müdahalelerle ve ABD emperyalizmine verdiği imtiyazlarla şekilleniyor.
Takaichi'nin döneminde eğitim alanında gerçekleşen dönüşümler dikkat çekiyor. Japonya'nın savaş dönemindeki sömürgecilik ve işgal politikalarının ders kitaplarında nasıl anlatıldığı uzun süredir tartışma konusuydu. Kore'nin sömürgeleştirilmesi sırasında zorla çalıştırılan insanların durumunun “seferberlik” gibi ifadelerle aktarılması ve “comfort women” olarak cinsel köleleştirilen kadınlara ilişkin anlatının daraltılması bu tartışmanın önemli başlıklarından oldu.
Bununla birlikte Takaichi’nin hükümete gelmeden önce kadın temsiliyeti üzerine yürüttüğü tartışmalar da havada kaldı ve hükümette kadın temsiliyetinin yüzde 30’a taşıma hedefi 2026 itibariyle yüzde 16 olarak kaldı. Mevzu yalnızca temsiliyetle elbette sınırlı değil. 9 Eylül’de ABD askerlerinin bir yıl içinde kadınlara karşı işlediği cinsel suçların yüzde 80’inden fazlasının soruşturmaya dahi tabi edilmediği ortaya çıktı.
Kapitalizm ‘kadınların görünürlüğünü’ kendine entegre etti
Bu üç ülkenin siyasi sistemlerini, tarihlerini ve üç kadının politik tutumlarını birbirinin aynısı gibi değerlendirmek elbette mümkün değil. Ancak ortaya konulan politikalar, bu üçünün de -hatta bu üç ülkeden daha fazlasının da- benzeri bir eğilimde olduğunu ortaya koyuyor. Burada önemli olan noktalardan biri şu: İşçi ve emekçi kadınların haklarına yönelik saldırıları örgütleyenler; kadın liderler oluyor. Ve bu kadın liderler özellikle liberal bağlamda kadınların siyasette yer alması üzerine yürütülen tartışmalar ve yine işçi ve emekçi kadınların siyasette yer alabilmek için verdikleri mücadeleler üzerinden yükseliyor. Bu noktada tartışmamız gereken en önemli şeylerden biri ise şu: Kadınların tarihsel mücadelelerle kazandığı siyasal haklar, sınıfsal içeriğinden koparıldığında kimin siyasetine hizmet ediyor?
Kapitalizm, kendi sınırları içinde kazanılmış kazanımları sınıfsal niteliğinden arındırıp kendine yedeklendirebilme yeteneğine sahip. Bugün ise bu yedeklendirme kapasitesi, yalnızca burjuva demokrasisinin yeniden üretimi açısından değil; faşizmin örgütlenmesi açısından da geçerli. O yüzden kapaktaki resmin geçmişi anan bir şaka olmaktan ziyade işçi ve emekçi kadınları tehdit eden gerçek bir tehditin işareti olması kuvvetle muhtemel.
İlgili haberler
Dosya: Faşizm, yayılan karanlık ve kadınlar
Bu dosyada faşizmin kadınları nasıl konumlandırdığını, onları rejimin yeniden üretiminin parçası haline getirmek için hangi araçları kullandığını tartışıyoruz.
Faşizmin ‘makbul’ kadını
‘Faşist rejimler kadınları yüceltirken aslında özgürleştirmediler. “Makbul kadın” ideali, kadınların haklarını genişleten değil, onları ulusun ve sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılan siyasal projeydi.’
Faşizmin hedefindeki kadınlar, faşizmin taşıyıcısı olmayacak
Kadınların haklarını budayan, bedenini ve emeğini denetleyen faşist siyaset aynı zamanda kadınların güvenlik ve aidiyet arayışını kendine bağlamaya çalışıyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN
























