Yeniden yazılmak istenen bir hikaye
‘Bu kocaman sesin yankısı içinde kalmasına rağmen solmamış rengarenk bir kadın var karşımda. Kendi sesini duymak isteyen, duyurmaya çalışan.’

“Daha kendi hikayemi yazmaya başlamamışken, bir anda kendi hikaye kitabımı kapattım ve çocuğumun hikaye kitabını açtım.”

Bu cümleleri duyduğumda, zihnim ister istemez annelerimize, babaannelerimize gitti. Onların sessizce söylenmiş sözleri, yarıda kalan hayalleri geldi aklıma. Ama bu kez cümlelerin sahibi, İstanbul’un göbeğinde, özel bir üniversitede okuyan 25 yaşında bir genç kadındı. Alışık olduğum bir bağlamda değildik ama çok iyi bildiğim hikayenin bambaşka bir zamanda, bambaşka bir bedende nasıl yeniden canlandığını gördüm. Bu hikayeler bu sistemin ördükleriyle ilişkili.

Şimdi başa alıyorum.

Bir özel üniversitede ders vermeye başladım. İlk günüm. Verdiğim dersle ilgili sınıfın algısını anlamak için sorular soruyorum. En önde ama köşede oturan bir öğrenci, “Hiç ilgim yok bu derse” dedi. Tamam, olabilir. Her öğrenciyle tek tek tanıştım. Mesleğimin temeli ilişki kurmak üzerine kurulu çünkü. Önce ilişki, sonra öğrenme. İlk dersin de amacı buydu zaten. İkinci hafta gözüm yine bu öğrenciyi aradı, ilgisini oluşturmak adına bir çabam vardı. Fakat derste değildi.

Aradan iki hafta geçti. Bu öğrenci benimle kahve içmek istedi. Önce denk getiremedik, dersin 15 dakikalık arasında ayak üstü kahvaltımı yaparken yanıma geldi. Genç bir akademisyen olarak nasıl yollardan geçtiğimi merak ediyordu. Yol ayrımlarımdan ve kararlarımdan kendisine bir yol çizmek istiyordu. “Ben de yapabilir miyim” diye sorduğunda elbette yapabileceğini zaten yirmili yaşların bunlar için çok uygun olduğunu söyleyiverdim. “Yirmili yaşlarda başka ne yapacaksın ki, kariyerine odaklanabilirsin” dedim. O anki gülüşünden ve gözlerinden geçen şeyi şimdi anlamlandırabiliyorum. Bu konuşmalar ona yetmemişti ve daha uzun oturmak istedi. Bir iki hafta daha geçtikten sonra bir kahve sohbeti ayarlayabildik. Ders arasında okulun kantininde kahve içerken bana benimle nasıl bağ kurduğunu anlattı. Kurduğu bağ ile bir el uzatma çağrısı olarak anlatmak istediği başka şeyler de vardı. Küçük yaşta kaybettiği annesi, onu babaannesine bırakıp evlenen babası, imam hatip lisesinde okurken “evlen” diye akıl veren öğretmenleri… Tüm bunların karşısında “O yaşta bunun en doğrusu olduğunu düşünmüştüm” diyen ama şimdi o haline yabancılaşmış bir kadın. Dört yaşında oğlu olan bir anne. Üniversite sınavına hazırlanırken eşinin “yapamazsın” söylemlerine karşı burs kazanan, bölümünde ilk üçe giren bir öğrenci. Dahası; renkli çorapları, rengarenk kiraz küpeleri ile cıvıl cıvıl bir genç kadın. Anlattıklarını duymadan önce o benim için özel okulda okuyan, ailesi tarafından destek gören, renkli kıyafet ve takılarıyla cıvıl cıvıl bir üniversite öğrencisiydi. “Yirmili yaşlarında başka ne yapacaksın ki” dediğim o an aklıma geldi. Üniversite öğrencisi görüntüsü parçalanıp dört yaşında bir oğlu olan bir kadın görüntüsüne geçerken çok zorlandım.

Aklındaki sorular şunlardı: “Nasıl bir an önce para kazanırım ve nasıl boşanırım? Boşanmalı mıyım? Boşandıktan sonra çocuğumla birlikte hayata tutunmam mümkün mü?” Bunların zor olacağını söyleyenlere karşı bir ses oluşturuyordu ve bu sesi çoğaltacak desteğe ihtiyacı vardı. İstediği şey açıktı: Boşanmak, ayrı bir evde çocuğuyla yaşamını sürdürebilmek ve tüm bunları yaparken kendi hikaye kitabını yeniden açmak. Kapatmak zorunda kaldığı o kitabı.

Sorunun cevabını bağırarak söylemek isterdim: Çık git o evden! Bir an önce para kazan! Etrafında seni destekleyici kişileri bulundur! Söylemesi bir çırpıda, yapması devasa bir mücadele. Bunu yapabilmek için nereden, nasıl destek alacağını bilmeyen bir kadın var karşımda. Sığınma evleri mi? Türkiye’deki sığınma evlerinin hali ortada. Yoksullukla baş etmeye çalışan, nereden nasıl yardım alacağını bilemeyen ve en temelde destek alma mekanizmalarının işlemediği bir sistemde, kadın yapayalnız bırakılıyor. Psikolojik şiddet öyle sessiz sedasız işliyor ki, çoğu zaman adını koymak mümkün bile olmuyor.

“Lisedeki öğretmenlerim keşke bana ‘yaparsın, okursun, eline mesleğini alırsın’’ deselerdi, keşke yalnız hissettirmeselerdi” diyen bu kadını dinlerken maruz kaldığı ses bana çok daha büyük bir sesin yankısını getiriyor. Kadının yerini yuvası gören, kadını ancak anne ve eş olarak tanımlayan, iş yaşamına girmesini destekliyormuş gibi yapıp arka planda güvencesizlikle, eşitsizlikle ayağına çelme takan o ses. Kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin kökenindeki yalnızlığı ve yoksulluğu körükleyen o ses.

Fakat asıl mesele şu: Bu kocaman sesin yankısı içinde kalmasına rağmen solmamış rengarenk bir kadın var karşımda. Kendi sesini duymak isteyen, duyurmaya çalışan. Büyütmek istediğim şey, onun umudu ve mücadele etme gücü. Ekmek ve Gül dergi toplantımızda bu kadını gündeme getirdiğimde, hemen onun umudunu ve mücadelesini büyütecek yolları konuşuyoruz. Hikayesini yazmak bunlardan biri. Ona ve benzer hikayelerde kesiştiğimiz tüm kadınlara sesleniyorum: Yalnız değiliz! “Seslerimiz birleştiğinde mücadele başlar’’ cümlesinin anlam bulduğu o yerdeyiz.

Görsel: Canva Pro yapay zeka


Editörden