Yasemin ablamın gidişiyle bir kişi daha eksildik. Bir insanın artık aramızda olmayışını kabul etmenin zorluğu, ölümü bilmemekten gelmiyor. Onunla birlikte kurduğumuz bir hayatın ve birlikte yapacaklarınıza dair onlarca planın onsuz devam etmesini anlamlandırmanın zorluğundan geliyor. Onunla daha uzun zamanlar birlikte mücadele edecek; onun direncinden, azminden güç alacaktık.
“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi..”*
Her insan ölür ancak her insan kendi çevresinin, biriktirdiklerinin içerisinde ölür; yani her insan ölümü başka yaşar.
Yasemin ablanın hayatı çoğumuza rehberlik ediyor. 17 yaşında tekstil fabrikasında çalışmaya başladı. Kendi emeğiyle ayakta kalan, hayatını mücadeleyle geçiren bir insandı. Hayata tutunacak her şeyini tırnaklarıyla kazıyarak kurdu. Çevresindekiler, en yakınları işçi sınıfının iktidarı için birlikte mücadele ettiği yoldaşlarıydı. İnsanlara, dostlarına emek vermekten bir adım geri durmazdı. Bir kahve içmenin, birlikte çay yapıp sofra kurmanın kıymetini belki de hepimizden daha iyi bildiği içindir ki her işimizin peşine bir sofra kurardık. Kahveye öylesine düşkündü ki koca bir bardak Türk kahvesi içer ve “Bu olmadan ayakta duramıyorum” derdi.
Onunla son görüşmemizde de birlikte kahve içeceğiz diye planlarımı aksatmıştım. Yasemin ablamın oturduğu sitede bir kadın etkinliği düzenleyecektik ve etkinliği haber vermek için komşularını gezdik. İşimiz bitince Yasemin ablamın evinde oturduk, soframızı kurduk, kahvemizi içtik.
“Paranın zehirlediği ölümden sadece öfke doğar. Tabutların üzerinde dövüşülür.”** Oysa emeğin kurduğu bir hayatta, tabutlar da ölene yakışacak şekilde görkemli taşınır. Şimdi biz de ona ve işçi sınıfı mücadelesine en yakışan şekilde onu anlatmak, en yakışan şekilde onu uğurlamak istiyoruz. Herkes onu anarken kendisine yaptığı yardımlarla, ince düşüncesiyle, yorgun olsa da direncini kaybetmeyişiyle bahsediyor. Emeğin neferi Yasemin, herkesin kafasında insanlığa dair verdiği mücadeleyle yer ediyor. Zorluklara rağmen kaybetmediği neşesi, kavgasına bağlılığı dillerde dolanıyor. Beyin kanaması geçirdiği gün de her pazar günü gazete götürdüğü abonesinin yanındaydı biliyoruz.
Kendisinden küçük olmama rağmen yoldaşlığı en iyi anladığım kişilerden biriydi. Komünist bir kadın olarak toplumun ve hayatının pek çok zorluğunu sırtlanmıştı. Mücadelesini hayatının her alanında cesaretle sahiplenir, politik kimliğini kendi hayatına yansıtırdı. Kadınların bu toplumda yaşadığı sorunları bizzat kendi hayatında, pek çok kez deneyimlemişti. Kadınların daha özgür, daha güçlü olduğu bir toplumu kurmak için kadın mücadelesinde her daim vardı. Çalışma yükü fazla olan bir büro işçisiydi, bu nedenle bazı planları istediği gibi yapmakta zorlanıyordu. Ama her koşulda devam ederdi mücadeleye.
Duygusal ve naif bir kadındı, insanların acısını gözünden tanırdı. Yan yana mücadele edene cesaret ve güven verirdi. Onunla dertleşmek çok kolay gelirdi, ona ne anlatsam rahatlardım. Dert anlatılınca çoğu zaman akıllı olanı konuşmak yerine anlamayı tercih ederdi. Bilirdi ki insan kendi koşullarına göre davranır ve bu koşulları kendisi belirleyemez çoğu zaman. İnsan her zaman doğru şeyler hissedemez, doğru şeyler yapamaz. Yanlışlar yapmak da hayatın bir parçasıdır. Buna karşın kendi yaptığı yanlışları çok ağır eleştirirdi. Bize gösterdiği anlayışı kendisine gösterdiğine çok az rastladım.
Çanlar hepimiz için çalıyor
Biz zor olan, bize zor gelen şeyleri yaşasak da birlikte direnebiliriz bilirdim. Ekmek ve Gül dağıtımlarımızda bizi yarı yolda bırakan bir arabası vardı. Yolda kalınca “Yine bozuldu” derdi, bir güzel of çekerdi. Birimizin direksiyona geçip birimizin arabayı ittiği, sonra yer değiştirdiğimiz, ardından ikimizin itmeyi denediği dakikalar yaşardık. Yorulurduk ama durumumuza gülmeden de edemezdik. “Arabayı satıp yenisini alsana abla” derdim. “Bu arabadan ülkede üç tane var. Onu da biz almışız. Satsak alan da olmuyor.” Gülerdik tabi, nereden bulunup alındı bu araba diye.
İyi bir şofördü. Bense çok sayılı kez araba kullanmışımdır. Pek çok kişi özellikle yolları bilmediğim yerlerde bana pek güvenmez. Birlikte bir yolculuk yapacaktık. Arabayı aldım, ardından onu almaya gittim. Hayatımda yaptığım en sakin, en güzel yolculuk olmuştu. Bana yapabileceğime dair güven verirdi ancak benim yapabileceğimi bildiğini hissettirirdi de.
-Ben araba sürerken biraz korkuyorlar abla.
-Sen yaparsın, ne var!
Yan koltukta o oturacaksa yine en iyi öyle kullanırım arabayı.
Yan yana yaptığımız yolculuklarda başımı koyacağım bir omuzdu her zaman. Şimdi onunla paylaştığımız en ufak an bile gözlerimizi dolduruyor. Onun insanlığının, dostluğunun, yoldaşlığının güzelliği onlarca kalbi kazandı.
Bizim için asıl olan uzun yaşamaktan çok, doğru ve yoğun yaşamaktır. Her günümüzü sömürü altında karartan bir dünyada bugünü yaşayabilmek için verdiğimiz mücadele yan yana getirmişti bizi. Ne yapmalı ki bugünü ve yarını daha güzel inşa etmeli? Daha güzelini inşa etmeyi başardığımız bir toplum görmek isterdim seninle. Yine de senin diktiğin tohumlar büyüyecek ve yeşertecek başka tohumları da. Sen mücadelemizin her parçasında olmaya devam edeceksin. Senin yoldaşlığını, dostluğunu yaşamak çok kıymetliydi. Bunun için kendimi ve seni yakından tanıyan herkesi çok şanslı buluyorum. Seni çok özleyeceğiz.
“…ölünce bir insan eksiklerim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.”*
Şimdi çanlar hepimiz için çalıyor güzel ablacım.
*Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor
** Emile Zola, Nasıl Ölünür
Fotoğraf: Yasemin Köktaş
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















