Bir ton direnişin öğrettikleri
‘Biz birlik olmayı, dayanışmayı öğrendik. Kendimizi kazandık, öz güvenimizi kazandık, haklarımızı öğrendik.’

Bu sürece girene kadar haklarımın ne olduğunu bilmiyordum. Çalışırız, verilen işi yaparız, maaşımız yatarsa sorun yok sanırdım. İşçinin hakkı nedir, haksızlık karşısında ne yapılır, bir işçi nasıl ses çıkarır; bunların hiçbirini bilmiyordum. Direniş dediğimiz şeyin ne demek olduğunu da...

Dardanel büyük bir firma. Üretimi durdurmamak için pandemide kapalı devre çalışmaya geçen ilk firmalardan biri hatta. Kapalı devre derken, işçilerin eve gitmesine izin verilmemiş Çanakkale’de. Yıllar sonra İstanbul Dudullu’daki fabrikada çalışan bizler için de durumun çok farklı olmadığını yaşayarak öğrendik.

‘Susarsak hiçbir şey değişmeyecek’

Sushi bölümünde çalışan yaklaşık 150 işçiydik. Soğuk ve zorlu koşullarda çalışacağımız söylenerek girdik fabrikaya. Sözde, mesai de zorunlu değildi ama sipariş geldikçe sürekli mesaiye kalıyorduk. Zamanla mesailer fiilen zorunlu hale geldi. Gelmeyenlere mobbing uygulanıyor, “İlk sizi işten çıkarırız” deniyordu. Temizlikte kullanılan kimyasalları solumak zorunda kalıyorduk. Ama o zaman bunların yanlış olduğunu bilmiyorduk. İşimizi kaybetmemek için hep idare ettik, ses çıkarmadık.

Kasım ayında baget bölümünde başlayan işten çıkarmaları duyduk önce. Sonra her ay yeni bir haber geldi. Ekim, kasım, aralık, ocak derken... Şubat ayında “Sushi bölümüne makineler arızalı” denilerek işe gelmememiz söylendi. Üç vardiya bire düşürüldü. İki hafta sonra da “Sushi bölümünü Çanakkale’ye taşıyoruz” denilerek çıkışımız verildi.

Çıkış yapılırken bize tazminatların taksit taksit yatırılacağı söylendi, daha önce işten çıkarılanlara söylendiği gibi. Ama kasım ayında çıkarılan işçilerin bile tazminatlarının tamamlanmadığını biliyorduk. Üstelik bu süreçte yıllık izinlerimizin kullandırıldığını öğrendik, oysa hiçbirimiz izin kağıdına imza atmamıştık.

Aramızda konuşmaya başladık. Altı arkadaş sözleşip fabrikaya gittik ve yıllık izinlere itiraz ettik. İtirazımız sonuç verdi; yıllık izinlerimizi kesmeden yatıracaklarını söylediler. Bir araya gelip bunu yapabiliyorsak tazminatlarımızı da tek seferde yatırtabilirdik, öyle değil mi?

Asıl mücadele işimizi kaybettiğimizde başladı. Çoğumuz hayatında ilk kez böyle bir şey yaşıyordu. Ne eylem deneyimimiz vardı ne de hak arama bilgimiz. Açıkçası korkuyorduk. Ses çıkarırsak iş bulamayız diye düşünen çoktu, kimse adını duyurmak istemiyordu. Ama içimizden bir avuç kişi “Susarsak hiçbir şey değişmeyecek” dedi. Biz sadece emeğimizin karşılığını istiyorduk.

‘Gurur sadece çalışmak değil, hakkını aramak’

Dardanel 8 Mart’ta “Bir ton gurur” sloganını kullanmıştı. Biz de direnişte sloganımızı böyle belirledik: “Bir ton gurur, bir ton direniş.” Çünkü artık gururun sadece çalışmak değil, hakkını aramak olduğunu öğreniyorduk.

Direnişe başladığımızda şunu fark ettim: Biz sadece iş yerinde değil, hayatın her yerinde direniyormuşuz. Kadın olarak evde, sokakta, işte sürekli kendimizi ispatlamak zorunda kalıyoruz ama çoğu zaman emeğimiz görülmüyor. Bu süreç bana yalnızca işçi kimliğimi değil, kadın olarak yaşadığım eşitsizlikleri de yeniden düşündürdü. Evde de işte de kolayca gözden çıkarılabiliyoruz, hatta çoğu zaman hakkımız olanı bile talep etmek zorunda bırakılıyoruz.

Günler geçtikçe yalnız olmadığımızı gördük. Ses çıkardıkça insanlar yanımıza geldi, destek verdi. Bir gün sesimizin Mecliste duyulduğunu öğrendim. Meclise kadar gidebileceğimizi tahmin bile edemezdim, Sevda Karaca gibi bizi duyan vekillerimiz oldu. Soru önergeleri verildi, basın açıklamaları yapıldı. Sosyal medyadan gören akrabalarım arayıp tebrik etti. Başta direnişe gitmemi istemeyen eşim bile, “Seninle gurur duyuyorum, yürü be” dedi. O an anladım; sadece hakkımızı değil, kendimize olan güvenimizi de kazanıyorduk.

‘Birlik olmanın ne demek olduğunu direnişte öğrendik’

Daha önce adını bile bilmediğim şeyleri öğrendim: Hak nedir, sendika nedir, birlikte hareket etmek neden önemlidir… İçeride sendikalı bir abimiz vardı. Sendikalı olduğunu bilirdik ama patron duymasın diye açık etmezdi. Hep şunu söylerdi: “Tek başınıza hareket etmeyin. Bir şey talep edecekseniz yan yana gelin, birlikte konuşun. Yoksa sizi tek tek ezerler.” O zaman tam ne demek istediğini kavrayamamıştık. Bu süreçte ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anladık. Biz içeride yan yana gelebilseydik, bugün belki bambaşka çalışma koşullarını konuşuyor olurduk. Ama birlik olmanın ne demek olduğunu işten çıkarıldıktan sonra, direnişte öğrendik.

İki hafta sonra tazminatlarımız yatırıldı. 14 gün direndik. Azaldık, çoğaldık ama sesimiz hiç kısılmadı. O gün şunu hissettim: Hak verilmedi, biz aldık. Patronun ezmekten çekinmediği bu kadınların, küçük görülen bir avuç insanın sesi duyulmuştu.

Bu süreç beni değiştirdi. Hakkımı aramaktan, ses çıkarmaktan artık nasıl korkmuyorsam başkaları da benim gibi susmasın diye onlara cesaret vereceğim. Yaşadıklarımızı, direnişimizi anlatacağım. “Biz kazandık, siz de susmayın” diyeceğim. Çünkü bizim kazandığımız sadece tazminat değildi; biz birlik olmayı, dayanışmayı öğrendik. Kendimizi kazandık, öz güvenimizi kazandık, haklarımızı öğrendik. Kadın olarak yalnız değiliz, yan yanayız. Şimdi öğrendiklerimizle yolumuza devam ediyoruz.

Artık çalıştığım yerde huzurlu olmak istiyorum. Emeğimin karşılığını almak istiyorum. Biz işimizi aksatmadan yapıyorsak karşılığını istemek de hakkımız. Kadın ya da erkek fark etmeden, çalışan herkesin emeğinin değer görmesini istiyorum.

Fotoğraf: Evrensel


Editörden